Babamın ofisinden çıktıktan sonra koridorun soğuk zemininde yankılanan ayak seslerim, zihnimde çığlık çığlığa yankılanıyordu. Bütün dünya üzerime geliyormuş gibi bir ağırlık hissettim. Bacaklarım titriyordu ama güçlü görünmeye çalışıyordum. Nefes almak zorlaşıyor, göğsümde koca bir taş varmış gibi hissediyordum. Ama o taş, babamın verdiği kararı değiştiremeyecekti.
Kafamı kaldırıp geniş, ferah camdan kapıya baktım. Dışarıda insanlar hayatlarına devam ediyordu. Gülüşler, telaşlar, kornalar... Her şey o kadar normaldi ki. Sanki benim dünyamda fırtınalar kopmuyormuş gibi.
İçimde yankılanan o öfkeyi ve çaresizliği susturmak için gözlerimi sımsıkı kapattım. Dudaklarım titredi ama kendimi toparladım.
“Pes etmek yok, Güneş,” diye fısıldadım kendi kendime. “Bu senin hayatın.”
Bir plan yapmalıydım. Ama nasıl? O kadar çaresizdim ki, sanki camdan bir kafesin içinde sıkışmış gibiydim. Beni dışarıdan görenler, kusursuz, mükemmel Güneş Aras’ı görüyordu. Ama o camın ardında nefes almak için çırpınan, korkmuş bir kız vardı.
Adımlarımı hızlandırarak asansöre bindim. Kattaki sessizliğe rağmen kalbimin sesi kulaklarımı sağır ediyordu. Katlar ağır ağır inerken, içimde yükselen panikle ne yapacağımı düşünüyordum. Emre'yle tanışmak istemiyordum. O hayatın bir parçası olmak istemiyordum. Ama kaçabilecek bir yerim de yoktu.
Asansör kapısı açıldığında, derin bir nefes alıp kendimi dışarı attım. Şirketin lobisindeki çalışanlar başlarını kaldırıp bana baktılar. Yüzümde donuk bir ifade vardı. Kimse anlamasın diye güçlü görünmeye çalışıyordum ama içimde kopan fırtınalar her an yüzüme yansıyacak gibiydi.
Kapıya yaklaştığımda telefonum titredi. Ekranda annemin adı belirdi.
Derin bir nefes alıp açtım. “Efendim, anne?”
“Güneş, babanla konuştun mu?” diye sordu annem, sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama içinde bir o kadar da baskıcı bir ton vardı.
“Evet...” Sesim neredeyse fısıltı gibiydi.
“Güzel. Emre’yle tanışmak için akşam yemeği ayarladım. Bugün hazırlanırsın.”
Telefonu kapattı. Yine bir emir, yine bir karar. Sanki ben yokmuşum gibi. Sanki benim hislerim, düşüncelerim bu oyunda hiç yokmuş gibi.
Başımı kaldırdım ve şirketin döner kapısından çıktım. Dışarıdaki rüzgâr saçlarımı savurdu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Belki de bu yemeğe gitmeliydim. Savaşmadan kazanamayacaktım. Onlara boyun eğmediğimi göstermek için ilk adımı atmalıydım.
Bu, benim hikâyem. Kimsenin onu benim adıma yazmasına izin vermeyeceğim.
Düşüncelerim karma karışıkken bir kafeye attım kendimi. Soğuk rüzgâr içimdeki yangını bir nebze olsun hafifletmişti ama zihnim hâlâ savaş alanı gibiydi. Bir köşeye oturup kahve sipariş ettim. Ellerim titriyordu.
Telefonum masada duruyordu; bir bomba gibi, patlamaya hazır. Babamın kararı, annemin baskısı, Emre’yle yapılacak o buluşma... Hepsi birer zincir gibi boynuma dolanıyordu.
Telefonuma bakarken bir mesaj geldi. En yakın arkadaşlarımdan biri olan Deren’di.
Deren: “Hey, neredesin? Bunu konuşmamız lazım. Birkaç planım var.”
Deren… Her zaman cesur, her zaman plan yapmaya hazır olan o deli kız. Tam şu anda ona ihtiyacım vardı. Birkaç saniye sonra bir mesaj daha geldi.
Deren: “Şu an neredeysen söylersen, hemen gelirim. Kimse seni üzemez Güneş!”
Gözlerim doldu. Onun bu saf desteği, içimdeki korkuları bir nebze olsun hafifletmişti. Hızlıca cevap yazdım.
“Köşe başındaki Noir Café’deyim. Hemen gel.”
Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve Deren içeri girdi. Uzun dalgalı siyah saçları, koyu kırmızı rujuyla her zamanki gibi göz kamaştırıyordu. Dik ve kendinden emin adımlarla masama yaklaştı.
“Bu ne surat, Güneş?” diye sordu kaşlarını çatarak.
“Annem… Emre’yle tanışmam için akşam yemeği ayarlamış,” dedim boğazımdaki düğümü çözmeye çalışarak.
Deren’in gözleri alev aldı. “Sana bir kez bile sordular mı ne istediğini?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Derin bir nefes aldı ve yüzüme baktı. “O zaman onlara ne istediğini göstereceğiz. Seni tanımıyorlarsa, tanıyacaklar. Bu oyunu kendi kurallarına göre oynayacaksın. Gerekirse Emre’yi pes ettirirsin.”
Bir an durdum. Deren’in gözlerinde çakan o kıvılcımı gördüm. Belki de haklıydı. Savaşmaktan başka çarem yoktu.
“Nasıl yapacağız?” diye sordum.
Deren gülümsedi. “İlk kural: Asla boyun eğme. İkinci kural: Kendine güven. Üçüncü kural: Unutma, Güneş Aras istediğini elde eder.”
Bu cümleler içimde bir kıvılcım yaktı. Omuzlarımı dikleştirdim, derin bir nefes aldım ve başımı kaldırdım.
O yemeğe gideceğim. Ama babamın beklediği uysal kızı değil, kendi kararlarını verebilen Güneş’i göstereceğim.
Birkaç saat sonra, babamın önerdiği restorana doğru yola koyuldum. Adımlarım ağır ama kararlıydı. Bugün, hayatımın dönüm noktalarından biri olacaktı. Ya her şeyi kabul edip ailemin bana dayattığı hayata teslim olacaktım, ya da cesurca durup, kendi yolumu çizecektim.
Restoranın kapısından girdiğimde, içeriye yayılan lüks atmosfer beni biraz rahatsız etti. Şıklık ve gösteriş arasında bir yabancı gibi hissediyordum. Babamın masasına doğru ilerledim ve bir an için derin bir nefes aldım.
Masada babam ve Emre vardı. Babam, her zamanki gibi sakindi. Yüzünde sert ama kontrollü bir ifade vardı. Emre ise… Emre, karşımda oturan, ellerini masanın üzerine yerleştiren, ama bir şekilde bana yaklaşmayan adam, bana göre bir bilmeceden farksızdı. Üzerindeki takım elbise, ona yakışmıştı ama yüzündeki hafif gülümseme beni huzursuz ediyordu. Hiç tanımadığım biriyle oturmak, hiç istemediğim bir geleceği daha yakın görmek gibiydi.
“Güneş, hoş geldin,” dedi babam, gözleri rahat ve soğukkanlıydı. “Emre ile tanıştın mı?”
“Henüz,” dedim, sesimi sarsılmadan kontrol ederek. “Ama sanırım tanıyacağız.”
Babamın gözleri, sanki her şeyin kontrolü altındaymış gibi parlıyordu. Bu durum beni daha da geriyordu. Emre’nin gözleri ise sabırlı ve dikkatliydi, ama arkasında bir şeyler gizlediği belliydi.
“Benim için çok değerli biri, Güneş,” dedi babam, Emre’yi işaret ederek. “Emre, iş dünyasında çok başarılı bir genç adam. Bizim için de önemli bir fırsat olabilir.”
Emre, soğukkanlı bir şekilde başını salladı, ancak gözlerinde bir parıltı vardı. O parıltıyı inceledim, bir tuhaflık vardı. “Güneş Hanım, tanıştığımıza memnun oldum,” dedi, sesindeki o ince alaycı tınıyı fark ettim.
Yanıt vermek için derin bir nefes aldım. “Ben de tanıştığımıza memnun oldum,” dedim, cümlemle hiçbir duygumu dışarıya yansıtmadan. İçimden bu kadar soğukkanlı kalabilmek, inanılmaz zor bir şeydi ama yapacak başka bir şeyim yoktu.
Masada bir sessizlik oldu. Babam, her şeyin normal olduğunu düşündüğü halde, bana da baskı yapmayı unutmuyordu. Emre ile tanışıp yemek yemek, evlenmem için bir adım daha atmak gibi bir şeydi. Oysa ben, bu masanın içinde bir yabancıydım.
“Emre, benim sana güvenim tam,” dedi babam. “Ve eminim, sen de Güneş için en iyi seçim olacaksın.”
Benim içimden bir şeyler kırılmaya başladı. Babam, sanki her şeyi ne kadar doğru yaptığını düşünüyordu. Ama ben… Ben başka bir dünyada, başka bir hayatın içinde olmak istiyordum.
Yavaşça kafamı kaldırdım. “Benim hayatımı bana bırakın,” dedim, derin bir nefes alarak. “Ve ben kararımı kendim vereceğim.”
Babamın bakışları bir an değişti. Gözleri sertleşti, ama ben ona bakarak gözlerimdeki kararlılığı hissedeceğini bildim.
“Güneş, senin için en iyisini istiyorum,” dedi babam, ama sesi bu sefer geçmişteki gibi güven verici değildi.
“Ve ben de kendim için en iyisini istiyorum,” diye karşılık verdim.
Bu sözlerim, içimdeki fırtınayı durdurmamı sağlamıştı. O an, hiçbir şeyin bana dayatılamayacağını anlamıştım. Kimse, beni kendilerinin istediği gibi şekillendiremezdi. Ben kendi yolumu çizecek, kendi hayatımı yaşayacaktım. Ne olursa olsun.
Masadaki sessizlik devam ederken, Emre’nin gözlerindeki değişik bakışları hissedebiliyordum. O anda bir şeylerin farkına vardım. Bu adamla daha fazla vakit geçirmek istemiyordum.
“Sanırım bu akşam biraz erken ayrılacağım,” dedim.
Babam şaşırmıştı. Emre ise hafifçe gülümsedi, ama içindeki gerginliği saklamayı başaramadı.
“Güneş, nereye gidiyorsun?” diye sordu babam, şaşkın ve biraz da endişeli.
“İçimdeki kararı aldım,” dedim, masadan kalkarken. “Ve şimdi, sadece kendimi dinlemem gerekiyor.”
Dışarı adım attım ve içimdeki hafif rahatlama hissini fark ettim. Bir kez daha kendi sesimi duyuyordum. Kendi kararımı alıyordum.
Baba, annem, ailem… Beni ne kadar sevseler de, artık onlara göre değil, kendi hayatımı yaşamak zorundaydım.
Kapıdan çıkıp sokağa adımımı attığımda, şehir biraz daha sessizleşmiş gibiydi. Kalbim, adımlarımın hızına ayak uydurmaya çalışıyordu. Bir yanda yaşadığım bu özgürleşme duygusu, diğer yanda ise bir boşluk vardı. Kafamda sürekli babamın sözleri dönüp duruyordu. Onun gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığı, içimdeki özgürlüğü biraz daha ağırlaştırıyordu.
Bir an durdum, derin bir nefes aldım. Bu kararımı verdikten sonra, bana hangi yollar açılacak, kimse bunun farkında değildi. Şu an sahip olduğum tek şey, kendi irademdi. Ve bunu kaybetmek istemiyordum.
Emre ile tanışmanın bana ne hissettireceğini henüz bilemiyordum. Ama şunu kesinkes biliyordum: Babamın “iyi adam” dediği kişi, benim için hiçbir anlam taşımıyordu. O adam, bir hayatı yönetmeye çalışan, benim üzerimdeki gücünü hissettirmeye çalışan biri gibiydi. O yüzden de bir daha onu görmek istemiyordum.
Bir süre daha yürüdüm, telefonumun ekranını inceledim. Arayan var mı diye bakarken, babamdan bir mesaj geldi. "Bunu yanlış yapıyorsun, Güneş. Bu seçim, senin geleceğini karartır."
Mesajı okumamla birlikte, içimdeki isyanı daha da derinleştiren bir tüy gibi bir şey yükseldi. Ne kadar doğruydu ki? Beni, bir adamla evlenmem için zorlayan, bana hayatımı şekillendirme hakkı vermeyen bir dünyada, ben kendi kararımı almanın haklı gururunu yaşıyordum. Bu dünyaya boyun eğmektense, kendi yolumu bulmak daha değerliydi.
Bir anda telefonum çaldı. Ekranda "Emre" ismini görünce, nefesim biraz daha hızlandı. Ne istediğini biliyordum. Ama bu kez, kalbimdeki kararlılık, onu dinlememe engel oluyordu.
İçimi çekerek telefonumu açtım.
“Güneş, biraz konuşmamız gerek,” dedi Emre, sesi daha ciddi ve sakin bir tonda.
“Emre, ben sana ne söylemem gerektiğini bilmiyorum,” dedim, sert bir şekilde. “Gerçekten çok geç oldu. Ve evet, belki seni tanımıyorum ama zaten bunun bir anlamı yok. Sen ve babam beni, kendi hayatımın dışına itiyorsunuz. Ama ben durduğum yerde iyiyim.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Emre’nin derin bir nefes aldığını duyabildim. “Güneş, beni belki doğru anlamadın ama sana şunu söyleyebilirim: Ben de kendi hayatımı yaşıyorum. Ama burada olan her şeyin temeli, birbirimize güvenmek. Bunu anlamanı istiyorum.”
“Yani?” dedim, her kelimeyi ince eleyip sık dokuyarak.
“Beni gerçekten tanımadın, bu yüzden istediğin gibi düşünebilirsin. Ama şu an yapman gereken şey, doğruyu görmek,” dedi. Sesi, o alaycı tınıdan uzak, daha yumuşak bir hâl almıştı. “Ben seni dinlemeye hazırım, Güneş.”
Ama o an, daha fazla duyacak hiçbir şeyim yoktu. Yavaşça telefonumu kapattım ve cebime koydum. Şehir, her zamanki gibi hızlı ve kalabalıktı. Ama ben, önümdeki yolda tek başımaydım. Sadece içimdeki kararlılıkla, nereye gittiğimi bilerek.
Bir kafeye oturmak, biraz zaman geçirmek istedim. Sonra, bir karar verdim. Yalnız kalmalıyım. Bu hayatı yönlendirecek tek kişi ben olmalıydım. Bütün duygularımı bir kenara bırakıp, her şeye bir adım daha yaklaşmak için bekleyecektim.
Ama bir şey vardı; içimde bir korku. Acaba doğru karar mı veriyordum?