İZMİR:
Murat otelin lobisinde oturmuş kahvesini yudumluyordu. Gün boyu süren çevrimiçi toplantılar, görüşmeler, bir yandan uçakla buraya gelme telaşı, bir yandan holdingdeki çalışmalar yormuştu genç adamı. Üstelik aldığı kararı da sorgulayacak hale gelmişti. Babası emekli olmayı istemişti. Yıllardır çalışmak, işlerin peşinde koşmak yormuştu yaşlı adamı. Ege de güzel bir köy de toprak alıp bağ bahçe işleriyle uğraşmak, arada deniz kenarında yürümek, sakinliği ve huzuru bulmak istediğini söylemişti. Hep hayalini kurduğu bu hayatı en sonun da gerçekleştirmişti.
Murat babası ayrılmadan ona bu alana da girmek istediğini söylemişti. Ama doğal olarak yaşlı adam bu sektörün oldukça çetin ve zor şartları olduğunu piyasada da fazlasıyla kurt olduğunu söyleyerek çok dikkatli adım atması gerektiğini söylemişti. Şimdi babasının ne kadar haklı olduğunu bizzat görmüştü genç adam. Piyasa kurt değil resmen canavar doluydu.
Herkes para kazanmak isterdi ama bu insanlar hem bütün işi ve masrafı sana yüklemek hem de kâra ortak olmak derdindeydi. Böyle bir ortaklık dünyanın neresinde vardı? Üstelik daha bu insanlara ortaklık teklif etmemiş genelde yapılacak nakliye deposunun maliyetlerini kendileri mimarlık projelerini ise onların yapmasını istemişti. Hele ortaklık dese neler olacaktı kim bilir?
İnşaat işine girmek kârlıydı. Ama ya güvenilecek birini bulmak? Sonuçta Murat işi idare etmekte sorun yaşamazdı ama işin mutfağını da bilmiyordu. Bu konuda görüştüğü pek çok firma adeta kendisini yolunacak kaz gibi görme hevesindeydi. Zaten sırf bu yüzden gelmişti İstanbul’dan buraya. Artık işe girmekten vazgeçme aşamasına geldiği sırada sosyal medyada gezerken gördüğü adamla kafası karışmış, daha sonra hatırlamıştı.
Bundan 1 yıl önce bir davette tanıştığı bu yüksek mimar ve mühendis onda o zamanlar bile iyi bir izlenim bırakmıştı. Hatta o dönem işlerini artık İzmir’le sınırlamak istemediğini ve İstanbul’a taşımayı düşündüğünü hatırlamıştı. Aklına son anda gelen bu Emir Ali Karaduman ile yeniden heveslenmiş ve bu yüzden de İstanbul dan buraya bu görüşme için gelmişti. Buraya gelmeden önce de yaptığı işlere bakmış ve genç mimarın becerilerine hayran kalmıştı
Davette işlerini İstanbul’a taşımak istediğini söylemişti ama hala aynı düşünüp düşünmediğini de bilmiyordu. Buraya bu umutla gelmiş ve içinden ‘‘umarım hala aynı düşünüyordur’’ diye geçirdi Murat. Zira artık tüm ümidi bu görüşmedeydi ve eğer bu görüşme de başarılı olmazsa bu otaklık işinden vazgeçecekti.
Endişeyle buluşacakları otelin kapısına bakan Murat sıkıntıyla iç çekti. Acaba unutmuş ya da buluşmaktan vaz mı geçmişti? Daha buluşma saatine 15 dakika vardı ama sıkıntı, stres ve telaştan zamanda geçmiyordu. O sırada kapıdan içeri giren adamla gülümsedi. Nihayet gelmişti.
Lobiden içeri giren Emir Ali, ilerideki koltuklarda oturan Murat beyin yanına giderken bir yandan da bunca zaman sonra bu adamın kendisiyle neden bağlantı kurduğunu düşünüyordu. Aslında bunu dünden beridir düşünüyordu desek daha doğruydu. Dün asistanı arayıp genç adama bağladığında başta kim olduğunu bile hatırlamamıştı. Sonrasında ise bir yandan Murat’ın kendisini tanıtması, bir yandan önündeki ekranda arama motorundan onun sosyal medya ve basında çıkan görüntülerine ve haberlerine bakması kimliğini hatırlamasını sağlamıştı.
Ardından da geçen yıl katıldığı o davette yaptıkları konuşmayı anımsadı. Murat da telefonda bu konuşmayı kast ederek bugün için görüşme istemişti. Emir Ali görüşmeyi kabul ederek bugün buraya gelmişti ama hala içinde bir kuşku vardı. Ama yine de gülümseyerek genç adamın yanına gitti ve elini uzatarak Murat’ın elini sıkıp;
“Çok bekletmemişimdir umarım. İnşaat alanından geliyorum merkeze biraz uzak olunca maalesef geciktim kusura bakmayın.” Diye açıklama yaptı. Aslında geç kalmamıştı ancak adamın gergin halinden biraz beklediği belli oluyordu. Murat karşısındaki adama gülümseyerek
“Fazla beklemedim merak etmeyin. Gelmenize de ayrıca sevindim. Sizin de vaktinizi almak istemem, isterseniz önce oturup bir şeyler yiyelim, sonrada iş konuşalım ne dersiniz?” diyerek Emir Ali ye eliyle önden buyurmasını rica ederken otelin yemek salonuna geçip kendileri için özel olarak ayırttığı en dipteki masaya geçerek siparişlerini verdiler.
Rahatsız edilmek istemedikleri her hallerinden belliydi. Zaten Murat’ta şef garsona bir iş yemeği olduğunu ve misafirinin en iyi şekilde ağırlanmasını istediğini söylemişti. Bu yüzden gelişi güzel kimse masalarına yaklaşmamış sadece şef garson servis yapmıştı. Murat başta diğerleri gibi ona da sadece depodan bahsedecekti ancak genç adamın kendisine dürüstçe cevaplar verdiğini görünce gerçek niyetini açıklayarak konuşmaya başladı. Murat’ın bu açık sözlülüğü Emir Ali için de bir ilk olmuştu. Anlaşılan yalan dolandan nefret eden bu adam dürüst ve güvenilir bir ortak arıyordu. Zaten kendisi de İstanbul konusunda bu kadar yavaş olmasının sebebi de bu değil miydi? O yüzden Emir Ali de bu ortaklığın olmasını gerçekten istiyordu. Hem Murat’ın iş ahlakı ve dürüstlüğünden hoşlanmıştı hem de ortaklık şartları her ikisi içinde gayet makuldü. Ayrıntılı olarak ortaklık şartlarını konuşmuşlar, iş bölümlerini yapmışlardı. İki adam da bu anlaşmadan ve masadan memnun ayrılmıştı.
Murat yeni ortağını aracına kadar uğurlamış ve yarın resmi işlemler için avukatlarının geleceğini söyleyerek şimdilik vedalaşmıştı.
Emir Ali için İstanbul her şey demekti. İş sahası olarak en büyük merkezlerden biriydi. O artık Türkiye’yle yetinmek istemiyor yurt dışına da açılmak istiyordu. Ve bunun için en iyi yol, iyi ve güvenilir bir ortaklık ve İstanbul’ a yerleşmekti. İzmir’den her şeye yetişemeyeceğini Türkiye’nin dört bir yanına yaptığı işlerle anlamıştı ulaşım büyük bir sorundu. Ticaretin merkezinde olmak her daim yeni bir fırsat ve yeni iş sahalarına ulaşım demekti.
Emir Ali evine geldiğinde yüzü gülüyordu. Evet, her şey istediği gibi gitmişti. Zaten Murat’la sorun yaşamayacağına da nerdeyse emindi. Sonuçta ikisi de ne istediğini biliyordu. Emir Ali işin mutfağıyla ilgilenecek pazarlama ve diğer hukuki işlerle Murat ilgilenecekti tabi bu birlikte yaptıkları işler için geçerliydi. Bunun haricinde Emir Ali şahsi projelerde yapabilecekti. Tabi Emir Ali’nin bu kadar İstanbul diye tutturmasının başka sebepleri de vardı. Kapanmamış gönül yarası, bitmemiş bir aşk hikayesi, ayrılamayan kalp, sindirilemeyen sözler, unutulmayan ateş gibi gözler. Genç adam huzurla yeni güne başlayabilirdi artık. Hatta yepyeni günlere …
*Bir hafta sonra İstanbul
Esra şirkete girdiği andan itibaren bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştı. Zaten insanlar son birkaç haftadır ona bakıp bir şeyler fısıldaşıyor, tuhaf bakışlar atıyordu. Nasılsa yakında kokusu çıkar diye umursamadı ama içten içtende neler olduğunu merak etmiyor da değildi.
Asansörden inip odasına geçti ve sekreteri Arzu’dan bir kahve istedi. Sekreteri kapıyı tıklatarak içeri girdi ve kahveyi Esra’nın masasına bıraktı. Esra başını kaldırıp sekreterini görünce şaşırmıştı, kahveyi çaycı Selma Hanım değil bizzat kendisi getirmişti ve gitmiyordu. Arzu sıkıntıyla,
“Esra Hanım, şirkette konuşurlarken duydum daha önce evliymişsiniz, doğru mu?” Sekreteri an sonunda ağzındaki baklayı çıkarmıştı. Aslında niyeti kötü değildi ama müdürünü de savunamaya kalkmadan önce bunu bilmesi gerekiyordu. Belki iftira idi belki gerçek? Genç kız bunu bilmeden bir şey diyemezdi ki?
Esra kahvesinden bir yudum almıştı ki Arzu’nun sözüyle kalakaldı. Günlerdir bütün holding bunu mu konuşuyordu yani. İyide nerden nasıl duymuşlardı? Düz bir sesle
“Evet.” Dedi. Cevabı kısa ve tereddütsüzdü. Fakat genç kadının suratı adeta taş kesilmişti. Sekreteri dışarı çıkınca da yerinden kalkıp odasından çıktı ve lavaboya girdi. Elini yüzünü yıkadı. Bir şekilde kendini rahatlatması lazımdı. Aksi takdirde gözyaşlarına boğulması an meselesiydi
Kapıdan sesler gelince kimseyle yüz yüze gelmemek adına tuvalet kabinlerinden birine girdi. Acaba bunu nereden ve nasıl duymuşlardı. Kimseden özel olarak gizlememişti ama bas bas bağırarak da söylememişti.
İçeri giren Şule ve Sevim’den başkası değildi. Zaten ne zaman bir araya gelseler şirkette dedikodu kazanı kaynardı ve baş rolleri genelde Esra olurdu.
“İnanabiliyor musun, boşanmış hem de tam 10 yıl önce! Ne zaman evlendi de boşandı. Bizde ona kız kurusu diyorduk meğer ne hızlıymış!” Sözleriyle Şule ilk bombasını patlattı. Sözleri şaşkın inançsızlık değil karşısındakine dikte etme gibi söylemişti.
“Aman Şule sende! Adam ona ancak 1 yıl dayanabilmiş işte. Düşün yani nasıl bir çirkefse artık! Yazık genç yaşta yakmış elin çocuğunu.” Sevim’in dudak bükerek ve birazda hayıflanarak söylediği sözlere Şule hemen karşı çıktı.
Aslında amacı korumak değil daha çok hakaret etmekti ama merakına da belli ki engel olamamıştı. “Ne çocuğu be! Çocuk olsa evlenmeyi akıl eder miydi? Acaba yakışıklı mıydı? Yani Esra gibi bir suratsızla evlendiğine göre oda en az onun kadar suratsızdır kesin.” Çamur atmaktan da geri kalmamıştı. Bu kadına hiç tahammülü yoktu.
“Adamı bilmem ama kabul etmek lazım Esra suratsız, gestapo falan ama hakikaten hoş hatun geçende lavaboda saçlarını toplarken gördüm gözlüğünü çıkarmış saçları açıktı. Bir an tanıyamadım Allah’tan öyle bir görüntü altına gizliyor kendini yoksa şirkette peşinden koşturmayacak erkek yok bence.” Sevim ‘in sözleri sadece Şule’yi değil kabinde duran Esra’yı da şaşırtmıştı. Ondan böyle bir iltifat beklemiyordu.
“Bakıyorum Esra hayranlığın oluşmuş. Sen yakında onunla kanka da olursun!” Diyerek Şule tepkisini ve kıskançlığını dile getirmekten çekinmedi de. Ona göre dünyada güzel bir kadın tanımı varsa bu asla Esra olamazdı. Hatta hiç kimse olamazdı zira güzel kadın yoktu! kendisinden başka. Bu özgüven değil çekememezlikti. Esra bunu yılların tecrübesiyle öğrenmişti.
“Saçmalama ya! Ne kankası sadece uyuyan devi uyandırmamak lazım diyorum, anlasana!” Sevim’in son sözleri ikiliyi güldürmüş ve neşeyle lavaboyu terk etmelerine neden olmuştu. Arkalarında şaşkın bir Esra bırakarak…
Esra duyduklarına inanamaz halde kabinde kalakalmıştı. Dedikodu kazanı hep kaynardı da bunlar dedikodu değil kendince katılmış yorumlardı. Hatta nasıl da çirkin yorumlardı böyle? Geçmişinde utanılacak yüzünü yere düşürecek hiçbir şey yapmamıştı ama şimdi hakkında sanki kötü bir kadınmış gibi aşağılayıcı sözler ve saçma sapan yorumlar duyuyordu.
Esra tuvaletten çıkıp aynanın karşısına geçip omuzlarını dikleştirdi. Evet! O hiçbir yanlış yapmamıştı. Utanılacak bir şeyde yapmamıştı boşanmak ayıp ya da rezilce bir şey değildi. Asıl rezillik insanlar hakkında hiçbir şey bilmeden arkasından konuşmak, iftira atmaktı. O sırada çalan telefonuna baktı arayan üst yönetim katından Zeynep’ti
“Esra canım neredesin ofisindeyim ama sen yoksun.” Arkadaşı telaşla konuştu. Zeynep, önceden Mehmet beyin asistanıydı. Fakat Mehmet Bey emekli olduktan sonra yerine geçen ve aynı zaman da oğlu ve yönetim kurulu başkanı olan Murat Bey, babasının da tavsiyesini dinleyerek Zeynep’i asistanı olarak tutmaya karar vermişti.
“Lavabodayım Zeynep abla, hemen geliyorum bekle!” Hızla çıktı lavabodan. Zeynep’le konuşmak iyi gelecekti ona, hem 3 haftadır yoktu Zeynep. Özlemişti genç kadını. Annesinin ameliyatı iyileşmesi derken epey izin kullanmıştı. Umarım bu olayları duymamıştır dedi içinden genç kadın. Duyduysa da en azından ona anlatıp biraz ağlar ve rahatlayabilirdi.
Zeynep içeri giren Esra’ya sımsıkı sarıldı. Oldukça telaşlı görünüyordu. Esra duyduğunu anlamıştı ama bu telaşını da anlayamamıştı. Sonuçta dedikodusu yapılan oydu bu kadına ne olmuştu böyle?
“Özür dilerim canım! Hepsi benim hatam, Daha dikkatli olmalıydım.” Diye af dilemeye başlamıştı. Esra ise şaşkınlıkla Zeynep’e bakıyor ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu! Zeynep ise üzgün gözlerle genç kadına bakıyor ve adeta af diliyordu. Sabah şirkete girince çay getiren kadından duymuştu. Kadını biraz sıkıştırınca da olanları öğrenmişti.
“Anlatınca anlayacaksın aslında biraz da benim dikkatsizliğim yüzünden bu dedikodu çıktı” diyerek konuşmaya başladı. Zeynep olayların başlangıcından itibaren her şeyi Esra’ya anlatmaya başladı. Muhasebe müdürü Erman Bey, Esra ile onu konuşurken duymuş laf arası Şule’ye söylemişti. Sonrasında da bire bin katarak dedikodu bu hale gelmişti.
Esra her şeyi artık öğrenmişti. Ve Zeynep’in kendisini suçlamasının ne kadar gereksiz olduğunun da farkındaydı. Bu sadece bir tesadüftü! Kötü bir tesadüf! Gün bu dedikodu ve çalkantılarla bitmişti. Esra gerçekten bugün çalışmaktan değil ama kötü bakışlardan, kem gözlerden ve iğneleyici laflardan yorulmuştu. Eve gidip ılık bir duş ve uzun bir uykudan başka hiçbir düşüncesi yoktu açlık bile hissetmiyordu artık! Ama asıl olay evde yaşanacaktı!
Genç kadın her zaman ki gibi otoparktan aracını almış ve yola koyulmuştu. Aklında işten çıkarken kurduğu planlar vardı. Ama son dakika da gördüğü büyük mağaza ile aracını park etti ve ünlü kişisel temizlik ve bakım mağazasına girerek kendini biraz şımartmaya karar verdi. Sonuçta her zaman yapmıyordu bunu değil mi ya! İçeri girerek en sevdiği duş jelini, parfümleri ve kokulu sabunları ve banyo tuzlarını aldı. Ardında da keyifle kasaya giderek ödemeyi yaptı. Nihayetinde aracına bindiğinde yüzünde hayallerine bir adım daha yaklaşmış olmanın mutluluğu vardı. Bol köpüklü banyo ve mis gibi bir uyku! Ah bir de jakuzisi olsaydı!
Esra apartmanın asansöründen inerken bu hayalleri kuruyordu kapıyı açmasıyla genzine dolan yoğun duman ve yanık kokusuyla kısa çaplı bir şok yaşamıştı. Evde yangın mı çıkmıştı? Neresi yanıyordu? Koku ve duman mutfaktan geliyordu ocağı açık mı bırakmıştı yoksa? Bir hışımla mutfağa girdiğinde gördüğü manzarayla olduğu yerde kalakaldı!
Melis’in öğleden sonra dersi yoktu ve eve gelip öğrendiği harika fırın makarna tarifini yaparak Esra'yı şaşırtmak istiyordu. Üzerini değiştirip mutfağa girdi. Saçlarını toplayıp yemeninin altında sıkıştırmıştı. Esra yemekten çıkacak tek tel saç için Melis’i balkondan atabilirdi. Ya da tencereyi kafasına geçirirdi. Ama bu saçlar niye hep Melis yemek yaparken çıkıyordu hiç anlamıyordu Melis! Kesin bu mutfağın lanetiydi!
Malzemeleri dolaptan tek tek çıkardı. Telefondan fırın makarna tarifini buldu ve telefonu bankonun üstüne tam karşısına koydu artık başlayabilirdi. Makarnayı haşlamak için tencereyi çıkardı suyu doldurup ocağa koydu. Peynirleri ezdi ve beşamel sosu tarifteki gibi hazırladı ne kadar zor olabilirdi ki zaten! Süt, yumurta, un, yağ! Ama bu ıspatula dönmüyordu bir türlü üstelik sütte bitmişti. Bekle, yumurta var mıydı? Aman fazladan proteinden bir şey olmazdı ya canım! Birazda su eklese bir şey olmazdı herhalde. Ama sanki biraz yanık mı kokmuştu ne! Yok, canım zaten bu tencerenin dibi hep böyle siyahtı değil mi? O halde sorun yok!
Makarna suyu kaynamış makarnaları içine atmıştı 15 dakika çok değildi canım! Hem 7-8 dakikada makarnamı pişerdi! Eh birazda soğuk suda bekletirdi şöyle bir 10 dakika kadar! O sırada sosyal medya hesaplarını kontrol ederse zaman çok daha hızlı geçerdi. Evet, nihayet zaman dolmuştu. Ha 10 dakika ha 20 dakika ne fark ederdi canım! İşte nihayet olmuştu işte ama niye bunlar süzgeçten geçecek gibi duruyordu ya! ‘Keşke annemden biraz yemek yapmayı öğrenseydim’ dedi içten içe. Aslında öğrenmeye de çalışmıştı hakkını yememek lazımdı Melis’in tek sorun her defasında annesinin onu merdaneyle mutfaktan kovalamasıydı. Herkes hata yapabilirdi canım. Böyle ufak tefek meseleleri abartmamak lazımdı. Allah’tan Esra vardı yoksa açlıktan kesin ölürdü. Zaten Esra’nın olmadığı o 1 yıl boyunca hep hazır yiyeceklerle beslenmişti. Ama artık o acı dolu günler geride kalmış harika ev yemeklerine kavuşmuştu.
Bor cama makarnayı boşalttı peyniri serpiştirdi ve beşamel sosu üzerine döktü en azından dökmeyi denememişti tamam mı? Bir kısmının dışarı çıkması tamamen fizik kanunlarının hatasıydı! Kaşar da tamam oh miss! Esra bayılacak buna! Tepsiyi yağlaması gerekiyor muydu? Fırın! Hah tamam! 200 dereceye ayarlandı 30 dakika! Tamamdır! Şimdi harika bir Kore dizisi hak etmişti. Dizüstü bilgisayarını alıp salona geçti ve koltuğa kuruldu.
Bu bölümü çok heyecanlıydı. ‘Bende mekik çekmek istiyorum. Ama Hyun Bin karşımda olmalı, ya da en az onun kadar yakışıklı ve çekici biri!‘ Âşık olmak Melis’in de hakkıydı ama işte cesareti yoktu. Zaten ona âşık olacak kişide de bu cesaretten eminim ki yoktu. Hem bu cesaret herkes de olmazdı. Sonuçta Melis bu! Bir dakika bu kokuda ne? Of ne kadar süre geçmişti ki! Yuh nerdeyse 2 bölüm mü izlemişti bu kaç dakika eder? Makarna, hayır fırın! Melis mutfağa girmesi ve fırının içindekinin alev alması bir olmuştu. Fırının fişini çekmiş ve fırın eldiveniyle kapağını açmıştı bile!
Beceriksiz olabilirdi ama can güvenliğini asla tehlikeye atmazdı en azından bilerek! İçli içli yanan makarnanın üstüne daha doğrusu hala fırında olan makarnanın üstüne bir sürahi suyu boca etmişti! Tabi yerlere ve kısmen kendi üstüne de ama sorun çözülmüştü. İşte şimdi bir tek geriye delilleri ortadan kaldırmak kalmıştı tepsiyi fırından çıkardı temizlenir miydi acaba? Kim uğraşacak şimdi onunla at gitsin Melis!
Hemen çöp poşetini çıkardı önce fırın tepsini attı ama bir dakika fırında mahvolmuştu onu ne yapacaktı ki? Esra görmemeliydi! Alalı sadece 2 ay olmuştu hem bu poşete sığmazdı ki! Hemen daha büyük çöp poşeti çıkardı ve fırını içine tıkıştırmaya başladı.
Off gizli saklı iş yapmak ne zordu böyle sanki izleniyormuş gibi hissediyordu insan! Aaa fırın inledi mi ne? Oda elime düştüğü için üzgün herhalde diye düşündü Melis ama Esra görse inlemek değil resmen ona kükrerdi. Ve bir çığlık duyuldu apartmanda …
“MELİİİİSS!!!”
Ve insan yaşarken ölümü de tadardı!