Çocukluğumdan beri astım hastasıydım. İlkokul üçüncü sınıftayken arkadaşım Merve ile birlikte okul çıkışı onların evine gitmiştik. Amacımız evleri boşken biraz oyun oynamaktı. Bir dahakine ben onu evime davet edecektim. Pencerenin dış pervazında duran saksının altındaki anahtar sayesinde eve girmiştik. Çantalarımızı kapının dibine fırlatarak Merve'nin bahsettiği barbie bebek setine doğru sevinçle koştuğumuzu dün gibi hatırlıyordum.
Daha sonra Merve'nin anne ve babası alışverişten gelmiş, annesi bize meyve suyu ve kurabiye ikram etmişti. Kesik kesik hatırlıyordum. Babasının salonda içtiği sigara beni rahatsız etmişti. Belli etmemek için elimle arada ağzımı kapatıp nefes alıyordum. Ondan sonra her şey bir anda gelişmişti. Hızlı hızlı almaya başladığım nefesler sigara dumanına karışıp beni tüketiyordu sanki. Hastaneye götürüldüğümde annem ve babam da gelmişti. Doktorun Kızınızın astımı var dediğini zar zor hatırlıyordum. Annem şaşkın bir şekilde doktora bakarken uzanıp küçük elimle elini tutmuş "Anne astım ne?" diye sormuştum. Bana bakıp yüzündeki ifadeyi silmişti. Başarılı olduğu söylenemezdi ama gülümsemeye çalışarak alnımı öpmüş ve elini saçlarımda gezdirirken fısıldamıştı.
"Sigara ve dumanından uzak durman gerek." demişti. Büyüdükçe anlamıştım. Astım nefes demekti. İhtiyacım olan tek şey ise bir astım spreyiydi. Neredeyse dokuz yıldır yanımdan ayırmadığım saç tokam haline gelmişti.
Ellerim perdeden kayarken odadaki tek ışık yok olmuştu. En son Ulaş'ın arabasındaydım. Bana söz verdiği gibi Doruk'un kendi isteğiyle bedenini sattığını ispatlayacaktı. Beni oyuna getirmiş olamazdı değil mi? Ne kadar süredir uyuduğumu bilmiyordum. Dün gece uyuyamamıştım. Ama şu an iyi hissediyordum. Kapının arkasından gelen ayak sesleri beni tedirgin ederken kapının açıldığını duydum. Gözlerimi kısarak içeriye giren bedene baktığımda karaltıdan başka bir şey görememiştim. Odanın birden aydınlanması ile gözlerimi kırpıştırdım.
"Sonunda." diyen tanıdık sese baktığımda onu gördüm. Üzerini değiştirmişti. Altında koyu lacivert bir pantolon vardı. Beyaz tişörtü ile uyum içindeydi. Saçları ıslaktı. Dışarıda en son yağmur yağmadığına göre duş almıştı. Sağ elmacık kemiğinin üzeri hafifçe kızarmıştı. Merak etsem de tabi ki de bir şey sormadım. Terslemesi olasıydı. Onu incelemeyi bırakarak bakışlarımı alaylı yüzüne diktim.
"Niye buradayım?"
Kaşlarını kaldırdı. "Hatırlamadığını söyleme."
"Neyi?" diye sordum merakla. Ne olmuş olabilirdi ki?
"Böyle olacağı belliydi ama. Sana içme demiştim."
Kaşlarımı çatarak korkuyla ona baktım. İçki mi içtin diyordu bana?
"Saçmalama! Daha canıma susamadım."
Sırıttı. Sinir bozucu bir şekilde. "Dokuz saattir aralıksız uyuyorsun. Biraz daha uyanmasaydın seni uyandırmak için farklı yöntemler deneyecektim."
"Ne? Dokuz mu? Saat kaç?" Ona doğru birkaç adım attım. Dokuz saattir uyuyorsam şu anda akşam olmuş olması gerekiyordu.
"Çoktan akşam oldu. Telefonun birkaç kez sinir bozucu bir şekilde çaldı ben de kapattım." dedi rahat bir şekilde. Umursamayarak karşısına dikildim.
"Bana ispatlayacaktın."
"Evet ve sen uyudun."
"Şimdi uyandım. Hadi artık eve gitmeliyim." dedim. Gerçekten saatlerdir buradaysam annemlere bir açıklama yapmam gerekiyordu. Mantıklı bir açıklama. Yeşil gözleri bir süre yüzümde oyalandı. Ademelması yavaşça hareket ederken bakışlarım oraya kaydı.
"Beni izle."
Arkasına dönerek yürümeye başladığında hızla peşine takıldım.
"Nereye gidiyoruz?"
"Yukarı çıkıyoruz."
Bir şey söylemeden arkasından yürümeye devam ettim. Duvarlar betondu ve gri bir boyayla boyanmıştı. Burayı hatırlamıştım. O gece Ulaş'ı ilk gördüğüm yerdi burası. Dövüşün yapıldığı yer. Etrafta tek tük insan vardı ve onlar da izleyicilerin çöplerini temizliyordu. Nabzım hızlanırken o geceyi düşünmemeye çalıştım. Daha önce iki kez bindiğim asansöre adım attığımda bu sefer yalnız olmadığımı fark ettim. Ulaş bir tuşa basarak asansörün hareket etmesini sağladı. Ellerimle kollarımı sararken ne kadar kendinden emin ve rahat göründüğünü düşündüm. Bu beni korkutuyordu. Çünkü Doruk'un böyle bir şey yaptığını bana açıklayacak gibiydi ve ben bunu istemiyordum.
Asansör durduğunda ilk o indi ve bana bakmadan yürümeye başladı. Ellerim hala kollarımın üzerinde mıknatıs gibi yapışmış dururken onu takip ettim. Siyah duvarlar fazla boğucuydu. Üzerindeki birbirine girmiş şekiller bordo yerine daha iç açıcı bir renk olsaydı daha az gerilirdim. Uzun bir koridora girdiğimizde burayı otele benzettim. Sıralanmış kapılar uzadıkça uzuyordu ve beni rahatsız eden şey bu kadar odanın ona ait olması ihtimaliydi.
"Nasıl bir yer burası?" diye kendi kendime mırıldandım. Bana omzunun üzerinden yandan bir bakış attığında cesaret alarak hızlandım ve yanında yürümeye başladım. "Pain Place'te miyiz?"
Cevap vermedi. Gözlerimi devirerek tekrar yavaşladım ve gerisinden yürümeye başladım. En sondaki odanın karşısına gelince durdu ve cebinden çıkardığı kart sayesinde kapıyı açtı. Gittikçe daha fazla heyecanlanıyordum. İçeriye girerek kapıyı benim için açık bıraktığında derin bir nefes aldım ve içeri geçerek kapıyı kapattım. Gözlerim büyük odada onu ararken köşedeki masanın yanında olduğunu gördüm. Elinde bir şişe vardı. Buraya içki içmeye mi gelmişti?
"İşini daha sonra halletsen?"
Beni tabi ki de takmadı. Kehribar rengi içeceği masanın üzerindeki bardağa boşaltarak yanındaki sandalyeye kendini bıraktı. İlk yudumunu alarak kare bardağın içindeki içkiye baktı.
"Rom."
"Efendim?"
Bakışlarını bana çevirdi. Gözlerini kıstığında sorarcasına ona baktım.
"İçindekinin adı." diyerek başıyla bardağı gösterdi. "Sert bir içkidir. Denemek ister misin?" Bardağı bana doğru uzattığında kaşlarımı çattım.
"Astımım ben."
Aklına yeni gelmiş gibi kaşlarını kaldırdı ve omuz silkerek bir yudum daha aldı. Tadı iğrenç olmalıydı. Nasıl hiçbir tepki vermeden içmeye devam edebiliyordu?
"Yatağın yanına git."
Bana bakmadan kurduğu cümleyi zihnimde bir kez daha tekrarladım. Yatağın yanına git.
"Anlamadım?"
Bıkkınlıkla nefesini verdiğinde kollarımı biraz daha sıkarak başımı eğdim. Zaten onunla yalnız bir şekilde aynı odada olmak yeterince zorken böyle yaparak beni daha da geriyordu.
"Yatağın yanındaki komodinin ilk çekmecesini aç. Katlı bir kağıt olacak. Al ve bana getir." diyerek tekrar içkisiyle ilgilenmeye başladığında ona hayretle baktım. Tek nefeste kurduğu üç emir cümlesi dişlerimi sıkmama neden olurken neden bunu başta söylemediğini sorguluyordum. Tabi kendi içimde. Söylediğini yaparak komodinin yanına gittim. İlk çekmecesini açtığımda içinde sadece ikiye katlanmış bir kağıt vardı. Uzanarak aldım ve hızlı adımlarla yanına giderek ona uzattım. Gerçekten sıkılmaya başlamıştım. Bardağı masanın üzerine bırakarak kağıdı elimden aldı. Bu kadar ağır hareket etmek zorunda mıydı? Sanki tek amacı beni sinir etmek gibiydi.
"Artık istediğimi alabilecek miyim? Buraya ayak işlerini yapmaya gelmedim."
Yüzümde dolanan rahatsız edici bakışları ifadesizdi.
"Sana ayak işi mi yaptırdım?"
"Rica etmedin." Ses tonum meydan okur gibiydi.
Hafifçe güldü. Duygudan yoksun bir gülüştü bu.
"Haklısın. Bu yüzden kâğıtta yazanları okumana gerek yok."
Kaşlarım çatılırken elindeki kağıda baktım. Kâğıtta beni ilgilendiren ne yazıyor olabilirdi ki?
"Ne yazıyor o kâğıtta?" Evet, saçma bir soruydu ama kağıdı elinden çekip alamayacağıma göre en azından sorarak şansımı denemiş oldum. Sonucun olumsuz olacağı tahminlerimin arasındaydı elbette.
"Komik bir kız." Dedi bana bakmadan ve masanın üzerindeki içkisine uzandı.
"Ciddiyim. Ne yazıyor?"
Cevap vermedi. Yüzüme bakmadan içtiği her yudumda, ben burada değilmişim gibi sergilediği her tavırda masanın üzerindeki şişeyi kafasında parçalamamak için kendimi zor tutuyordum.
"Ulaş!" Dedim tıslarcasına. Sert bakışları aniden yüzümü esir alırken yanlış bir şey söyleyip söylemediğimi düşündüm. Alt tarafı adını söylemiştim. Bu arada adını ilk defa kullandığımı fark ettim.
"Adımı kullanma." Dişlerini sıkarak konuşmuştu. Beni bu denli germeyi bir bakışıyla nasıl başarıyordu?
"İyi. Artık şu sözünü tut da birbirimizden kurtulalım."
Elindeki bardağı sertçe masaya bıraktığında birkaç damlanın etrafa sıçradığını göz ucuyla gördüm. Ağır bir şekilde yerinden kalkarken bakışlarını bir an olsun bile benden ayırmamıştı.
"Anlaşmayı unut."
Anlaşmayı unut mu? Bu da ne demekti?
"Ne demek anlaşmayı unut?"
Koyulaşan yeşillerini benimkilere dikti.
"Sana neden bir şey ispatlamaya çalışıyorum ki? İnanıp inanmaman umurumda bile değil. İstediğim zaman ablanı rahat bırakırım. Sen de biraz olsun akıllıysan yoluma çıkmazsın."
Ona şaşkınca bakarken elindeki kağıdı buluşturdu ve yere fırlattı.
"Döndüğümde seni burada görmeyeyim." Bana çarpmamak için omzunu geriye çekti ve paytak adımlarla arkamdaki banyo olduğunu tahmin ettiğim yere doğru ilerledi. Bana verdiği sözü tutmasını ummuştum. Buraya kadar onun alaylı laflarını dinlemeye gelmemiştim. Buruşturup yete attığı kağıdı o gittiğinde yerden aldım. Onu okuduğum o an aklımda yalnızca Doruk'a olan öfkem vardı.
"30 bine karşılık Taner Aksoy'un bir gece misafiri olacağım, Hapishanede..."
Zaman durmuştu sanki. Doruk, hoşlandığım çocuk kendini para uğruna satmış mıydı yani? Ben onun masum ve suçsuz olduğunu düşünürken, bunu ispatlamak için birçok kez zarar gördüğüm halde Batak'a gelmişken elime geçen şey bu kağıt parçası olmamalıydı. Belki de hala inkar etme şansım vardı.
"Bu yazı Doruk'a ait değil! Bana yalan söylüyorsun!" diyebilirdim. Ama bu boşa kürek çekmek olurdu çünkü bu el yazısı Doruk'a aitti. Zaten onun artık bana bir şeyler ispatlamaya çalışacağını düşünmüyordum. Ablamla görüşecekti. Buna izin veremezdim. Banyodan çıktığında beni bulan bakışları sertleşti. Saçları hala nemliydi. Ben de hala elimdeki buruşmuş kağıtla odanın ortasında dikiliyordum.
"Bir daha buraya gelmeyeceğimden emin olabilirsin."
Kaşlarını kaldırarak bana baktı. İnanıyormuş gibi durmuyordu. Hoş, ablamın etrafında olmaya devam edecekse inanmaması onun için iyi olurdu.
"Ablamı rahat bırak."
Kollarını göğsünde birleştirdi ve sırtını arkasındaki duvara yasladı.
"Bana emir verme. Bu son olsun ufaklık. Ablana gelince, ne zaman sıkılırsam o zaman bırakırım. Ama merak etme kızlarla uzun süreli ilişkilerim olmaz. Yatakta son bulur."
Gözlerimi kocaman açtım. Ona doğru birkaç adım atarak karşısına geçtim.
"Sakın!" Bağırmamıştım. Ama tıslayışım bile onu bir nebze etkilememişti. "Onun olanlarla hiçbir ilgisi yok."
"Senin de yoktu."
"Doruk benim..." diyerek sustum. Neyimdi? İki dakika öncesine kadar hoşlandığım ve canım pahasına masum olduğunu ispatlamaya çalıştığım çocuk mu? "Arkadaşımdı."
"Ablanın değil miydi?"
"Ablam onu görmüyordu bile. Bir senedir şehir dışında okuyor kız."
"Bu anlattıklarının beni gerçekten ilgilendirdiğini düşünüyor musun? Ya da benim umursadığımı?"
Gözlerini kısmış vereceğim cevabı beklerken yutkundum. Umursamadığı ortadaydı zaten ama ne olursa olsun ablamla yakınlaşıp onu kandırmasına izin veremezdim.
"Ablam senin tanıdığın kızlara benzemez. Onu harcamaya kalkma. Gerçekten bir aptal gibi güvenir sana. Yapma. " Vurgulayarak söylediğim kelimelerin hiçbirini umursamıyordu. Kaşları çatılırken ona emir verdiğimi hatırladım. Umurumda bile değildi. Onun değilse benim hiç değildi.
"Çıkman için birini mi çağırayım?"
Ağzımdan 'hah'sesi çıkarken alaylı bakışlarımı ona diktim.
"Sorman büyük incelik."
Kapıya doğru yürümeye başladım. Elim kapının kulpundayken omzumun üzerinden arkaya baktım.
"Bu son olsun istiyorsan uzak dur. Ben öyle yapacağım."
Bir şey söylemedi. Dişlerimi birbirine bastırarak söyleyeceklerimi yuttum ve açtığım kapıdan hızla çıktım. Bahar'a yakın olamazdı. O çok saf bir insandı. Gidip Batak'ı ve Gölge'yi anlatırsam uzak durmasını sağlayabilirdim belki ama ne kadar zarar göreceğimi kestiremiyordum. Asansör yerine merdivenleri kullanarak alt kata indim. Buraya geçen geldiğimde karşımdaki geniş kapının önünde durmuş "Gölge bozuntusu!" diye bağırmıştım.
Yavaşça yaklaşarak yabancı gözlerle içeriyi inceledim. İçeride üç tane bilardo masası vardı. Bir köşede barmen içki servisi yapıyordu. İçerisi oldukça kalabalıktı. Arkamdan birisi beni öne doğru ittiğinde sendeledim. İten kişiye döndüğümde sarı saçlı bir kız olduğunu gördüm. Aslında sarı sayılmazdı. Oldukça açık bir tonuydu. Ara sokakta gördüğüm o çocuğu hatırladım. Saçları tıpkı ona benziyordu.
"Burada dikilme."
Yavaşça başımı salladığımda boş bir bakış attı ve salona girerek diğerlerinin arasına karıştı. İçerisi oldukça yoğun bir ter kokuyordu. Yüzümü buruşturarak birkaç adım ilerledim. Kızlı erkekli gruplar daha çok 20 ile 35 arasında gösteriyorlardı. Kulağımın arkasında hissettiğim nefesle irkildim ve hızla arkama döndüm.
Görüş açıma giren kahverengi gözler afallamama neden oldu. Bu o çocuktu. Batak'a ilk geldiğimde beni Pain Place'e bırakmıştı. Çatılan kaşları ile yüzü de gevşerken beni hatırladığını anlamıştım.
"Burada ne işin var?" diye sorduğunda omuz silktim. Onu ilgilendirmezdi.
"Sana ne?"
Kaşları havalandı. "Sergilediğin gösteri cesaret isterdi. Ulaş yanına indiğinde söneceğini hepimiz biliyorduk ama Hapishane'ye yaptıkların..."
Alayla sırıttım. "Seni ilgilendirmez. Sahibine söylersin buraya son gelişim değil. O anlaşmayı bozuyorsa benim umurumda bile olmaz. Ve dua edin o şerefsiz arkadaşınıza burada rastlamayayım."
Sırıtarak başını salladı. Ona sert olduğunu düşündüğüm bir bakış atarak arkama döndüm ve uzaklaşmaya başladım. O çocukla konuşurken aklıma diğer arkadaşları gelmişti ve ben yüzünü hayal meyal hatırlıyordum. Batak'a ilk geldiğimde beni yere itişi, saçlarımı çekmesi... Ardından beni tutan astım krizi aklıma geldikçe ne zaman yumruk yaptığımı hatırlamadığım elime tırnaklarımı geçirmiştim.
Oldukça yavaş adımlarla bir alt kata indiğimde kulağımı dolduran müzik yüzümü buruşturmama neden oldu. Burada bir yerlerde onu görsem kesin üzerine atlardım. Hele de şu an Ulaş'a olan sinirimin üzerine Taner denen herifi görürsem tüm hıncımı ondan çıkarırdım.
Fazla oyalanmayarak dışarıya çıktığımda kapıda yine o adam vardı. Ne demişti Ulaş ona? Stef?
"Selam." Dediğimde bakışları beni buldu. Yüzünü anında bir sırıtış kaplamıştı. Ama hata bendeydi. Ona neden selam vermiştim ki?
"Sabahtan beri içeride ne yapıyorsun?"diye sorduğunda ona kaşlarımı çatarak baktım. "Burası otel değil."
"Ne demek istiyorsun?"
Sırıtışı tekrar kendini gösterdi. "Seni içeriye ben taşıdım. Gölge dışarı çıktıktan sonra bir daha akşam geldi. O zamana kadar uyumuş olamazsın."
Ne söyleyeceğimi bilememiştim. Hafifçe öksürerek boğazımı temizledim. Ağzımın içi kupkuruydu.
"Teşekkürler. Yani taşıdığını için. Ben sahibin halletti sanmıştım."
"Gölge ölse bile bir kıza yatak ve ring dışında dokunmaz."
Aklıma gelen şeyle kaşlarımı kaldırdım.
"Ama beni buradan sürükleyerek çıkarmıştı."
Bu sefer içten bir şekilde gülümsedi.
"Ring demiştim ya zaten."
"Kızlarla da mı dövüşüyor?"
Gülümsemesi kayboldu. Ciddi haline geri dönerken yanlış bir şey mi sordum diye düşündüm.
"Onlarla sadece Hapishanede görüşüyor."
Hapishane... Bu kelimeyi önceden de duyardım.Ama hiç bu kadar gerildiğimi hissetmemiştim. Kızlara işkence mi yapıyordu?
"Kızları mı dövüyor orada?"
Ellerini belinin altında bağlayarak gözlerini bana dikti.
"Bunların cevabını kendisine sorarak alırsın. Ben yetkili değilim."
"Hah!" Kollarımı göğsümde birleştirerek meydan okurcasına ona doğru eğildim. "Yetkisi yokmuş! Gerçekten o adamlıktan yoksun olan erkeğin her istediğini yapıyor musunuz?"
Gözleriyle arkamı işaret ettiğinde kollarımı çözerek omzumun üzerinden arkama baktım. Bakışlarımı kaçırırken Stef denen adam bıyık altından gülüyordu. O parlak kel başını dişlerimin arasında parçalamak istedim.
"Sen benim sabrımı mı sınıyorsun?"
Derin bir nefes alarak tamamen ona döndüğümde kaşlarını çatmış bir cevap vermemi bekliyordu. Yutkundum.
"Gidiyordum."
"Defol." dedi hemen. Bir şey söylemeden yanından geçtim ve caddenin çıkışına doğru yürümeye başladım. Sokaklar fazla dardı. İki yanımda uzayan binaların çoğu boştu. Bazıları ise oldukça iyi görünümlüydü. Ev olarak kullanıldıklarını düşündüm. Acaba Ulaş denen adam da burada mı kalıyordu? Yani Batak Caddesinde?
Gözlerimi kırpıştırarak düşüncelerimi uzaklaştırdım. Doruk gerçekten böyle bir şeyi yapmıştı. Ağlamamıştım. Neden bilmiyordum ama sanki Doruk bendeki tüm itimadını kaybetmişti. Ben onu temize çıkarmaya çalışırken onun bu yaptığı hem annesine, hem de bize haksızlıktı. Nehir'i düşünüyorum da, Batu'yu kendinden uzaklaştırmasının mantıklı açıklaması bu olamazdı.
Şimdi gidip her şeyi onlara anlatsam, arkadaşımız kendini para için sattı desem, ondan nefret ederlerdi. Batu öfkeden deliye döner, Nehir ise hayal kırıklığıyla daha da içine kapanırdı. Doruk'un katilini bildiğim halde sustuğum için beni tanımazlardı bile orası ayrı. Geç kalmıştım. İlk başta söylemeliydim. Ama artık çok olmasa da geçti. Ablam bir kez gördüğü yalancı yeşil gözlere kapıldıysa işi vardı. O bir erkeğe bağlandığında yüzümüze bakmazdı. Liseden biliyordum. İkinci sınıftayken çıkmaya başladığı bir çocuk vardı. Babamı umursamadan her gece birlikte dışarı çıkar, geç saatlere kadar eğlenirlerdi. Ablam hiç sigara gibi şeylere bulaşmadığını söylemişti. Ama ona öyle bağlanmıştı ki, ayrıldıklarında kaç ay depresyonda kaldığını ben biliyordum. Üniversite için başka bir şehir düşündü ve sonuç olarak Bursa'da. Belki de böylesi onun için en iyisi.
Ne olursa olsun. Onu Ulaş'dan uzak tutmalıydım.
Hapishanenin önünden geçerken tellerin el verdiği kadarıyla girişe göz gezdirdim. Pencere Yenilenmişti. Gölgenin bu zararım için benden intikam almamasına şaşırmıştım. Zaten işime gelmişti. Onun bana vereceği zararı kaldıramazdım. Serin hava şortumun açıkta bıraktığı bacaklarımı yalarken adımlarımı hızlandırdım. Anneme en kötü ihtimalle babama söyleyecek bir yalan düşünürken adımlarım koşar gibi hızlanmıştı bile.
Gözlerimi araladığımda ağzımdaki iğrenç tat midemi bulandırdı. Yatakta doğrularak yeni aydınlanmaya başlayan odama göz gezdirdim. Pencere hala açıktı. Elimle ağrıyan başımı ovuşturdum. Ne kadar aptaldım! Saçlarım hala nemliydi. Burnumun aktığını hissettiğimde yüzümü buruşturdum. Yorganı üzerimden atarken dünkü kıyafetlerimin hala üzerimde olduğunu fark ettim. Gerçekten aptaldım. Ayağa kalkarak duvardaki takvimden bir yaprak daha kopardım. 26 haziran.
Aklıma dün gece gelirken elimi şortumun arka cebine attım. Kağıt hala bendeydi. Öfkem kendini göstermeye başlarken komodinin en alt çekmecesini açarak katlanmış kağıdı oraya bıraktım. Telefonumun sesiyle ekrana baktım. Batu'nun adını görmemle komodinin üzerindeki peçetelikten bir tane aldım. Telefonu açıp kulağıma götürürken burnumu siliyordum.
"Eylül? "
"Efendim?" Sesim yorgun çıkmıştı. Yazın ortasında hasta olmak da ne demekti?
"Günaydın. İyi misin sen? "
Sesimden nasıl olduğumu anlayan bir arkadaşımın olması güzeldi.
"Hasta oldum galiba. Evde misin?"
"Sen elim kadar şortla dolaşmaya devam et." dedi beni duymamış gibi.
"Boş ver Batu. Kolay hasta oluyorum biliyorsun."
Peçeteyi komodine bıraktım ve yatağa oturdum.
"Buluşalım mı? Nehir'i evden çıkaramıyorum. Deli olacağım." Ses tonu sinirliydi.
"Tamam. Sahil mi yine?"
"Hayır. Parka gel."
"Yarım saate oradayım."
Telefonu kapatarak odadan çıktım. Lavaboya girerken alt kattan gelen çatal seslerini duydum. Babam daha gitmemişti demek ki. Çünkü annem bu saatte kahvaltı yapmazdı. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra Bahar'ın odasının önünde durdum.
"Bahar evde değil."
Elim kapının kulpuna giderken annemin sesi ile irkildim ve arkama döndüm.
"Nerede?"
"Arkadaşıyla dışarıda kahvaltı edecekmiş."
Yüzüm asılırken başımı salladım ve odama girdim. Uyuduğum için beni davet etmemiş olabilirdi. Giysi dolabımın kapaklarını açıp içinden dar kotumla beyaz, yakası açık örgü kazağımı çıkardım. Üzerimdeki tişörtü çıkartırken içgüdüsel olarak arkama baktım. Bir saniye? Bahar'ın onunla kahvaltıya gitme olasılığı kaçtı? Ama numara konusu açılmamıştı ki. Oflayarak dolaptan çıkardığım giysileri giydim ve telefonumu alarak odadan çıktım. Çanta taşımayı sevmezdim. İçine koyacağım para ve telefonu üzerimde de taşıyabilirdim. Sadece arada sırada sırt çantamı alırdım yanıma o kadar. Alt kata inerek mutfağa girdim. Tahmin ettiğim gibi babam evdeydi. Çayını yudumlarken bana baktı.
"Sen de mi dışarı çıkıyorsun?"
"Evet." diyerek başımı salladım. Babamla pek sohbetimiz olmazdı. Aramız kötü değildi ama pek yakın bir baba-kız ilişkimiz olmamıştı. Bu yüzden ben dertleşmek için annemi ve Bahar'ı seçerdim. Zaten onun beni dinlemek isteyeceğini düşünmüyordum. Tabi bu evdeyken geçerliydi. Çünkü dışarıda Batu ve Nehir vardı. Yani umarım Nehir hala vardı. Onunla hala konuşmamıştım. Belki Batu ile konuşup Mavi Kafe'de üçümüzün buluşması için bir şeyler ayarlayabilirim.
Yürüyerek on dakikaya parka varmıştım. Batu bir bankta oturmuş karşıya bakıyordu. Gülümseyerek yanına oturduğumda dalgın bakışları beni buldu. O da gülümserken bir ayağımı altıma alarak rahatça oturdum.
"Eylül? " Ona baktım.
"Hm? "
"Yoruldum. Gerçekten Nehir'i geri döndürmeye çalışırken yaşlanıyormuş gibi hissediyorum."
"Yine tek bırakamadın değil mi? "
Başını iki yana salladı. "Bırakamadım."
"Yarın ya da bu akşam bizim kafede buluşalım. Üçümüz."
Bedenini bana döndürerek hafifçe gülümsedi.
"Tamam. Ben gerçekten eski bizi istiyorum."
"Ben de." dediğimde kolları bedenimi sarmıştı. Kollarımı sırtına dolarken burnumun kaşındığını hissettim. Aniden hapşırırken göğsü hareketlendi. Gülmesi sinirimi bozarken ard arda üç defa daha hapşırdım. Geri çekilerek bana baktığında yüzünü buruşturmuştu.
"Her zaman ki Eylül."
Başımı göğsüne yaslarken tekrar önüne döndü ve bir kolunu sırtıma sardı. Yanımda olması iyi hissettiriyordu. Başımı koyduğumda içimin huzurla dolduğu bir göğüs olması beni rahatlatıyordu. Eskiden Doruk'un kolları huzurlu gelirdi. Şimdi ise ona sarılışım her aklıma geldiğinde içimi kaplayan bir huzursuzluk oluyordu. Bedenindeki acının izleri gözlerimin önüne geliyordu. Canımı en çok yakan ise o kağıtta yazılı olan cümleydi.
"30 bine karşılık Taner Aksoy'un bir gece misafiri olacağım, Hapishanede."
"Batu? " diye mırıldandım. Belki de ona anlatmalıydım. Yanımda olup bana destek olabilirdi.
"Efendim sarı? "
Yüzüm düştü. Bana sadece Doruk sarı derdi. Elimi gözlerime götürerek ovuşturdum. Gerçekten bunu yapmak zorunda mıydın Doruk? Kendine ve bize bunu yapmak zorunda mıydın?
"Bir şey yok. Yanımda olduğun için teşekkür ederim."
"Her zaman Eylül. " diyerek saçlarımı öptü. "Her zaman. "
Yarım saat kadar daha orada öyle oturduk. Sabaha göre daha iyiydim. Batu babasının yanında bazen çalışıyordu. Para almadığını göz önünde bulundurursak yardımcı oluyordu da diyebilirdik. Benden sonra oraya gideceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bende yol üstünde bir fırına uğrayarak simit aldım ve yarısını kuşlara yarısını mideme bağışlayarak eve doğru yürümeye başladım. Arada sırada akan burnumu diğer elimde buruşturduğum peçeteye siliyordum.
Eve yaklaştığımda yanımdan geçen siyah araba gözlerimi kamaştırdı. Arabanın arkasından bakarken giderek çatılmaya başlayan kaşlarım düşündüğüm şeyi doğruluyor gibiydi. Buraya gelmiş olamazdı değil mi? Bunu yapmış olamazdı. Eğer o arabadan ablam inerse aramız büyük bozulacağa benziyordu. Adımlarımı hızlandırarak köşeyi döndüm ve bahçe kapısı açık olan evin bahçesine adımımı attım. Babam evin kapısında ayakkabılarını giyiyordu. Ve kahretsin siyah araba evin önündeydi. Annem elinde tuttuğu ceketi babama uzatırken ikisinin de meraklı bir şekilde arabaya baktıklarını gördüm. Yolcu kapısı açıldığında elimdeki simiti var gücümle sıktım. Kızıl kahveye dönük saçlarını gördüğümde ablama olan öfkem tarif edilemezdi. Bana yalan söylemişti. Çekingen bir şekilde babama ve anneme bakarken diğer kapı açıldı.
Hayır... Hayır... Sakın sen olma!
Ulaş'ın dimdik duran bedeni arabadan çıktığında gözlerimi kapattım. Nefes alış verişlerim hızlanırken Ulaş elini babama uzatarak bir şeyler söyledi.
"Pislik herif." diye mırıldandım. Babamın yüzü gevşemişti. Nasıl bu kadar düşüncesiz davranıyorsun Bahar? Ulaş bu sefer elini anneme uzattığında dişlerimi sıktım. Onunla konuşacak değildim. Ulaş'la onun veya babamın istediği gibi güzel konuşacak değildim. Adımlarımı hareket ettirerek onlara doğru yürümeye başladım. Annemin bakışları beni bulurken ben bakışlarımı kaçırdım ve diğerlerinin bana bakmasına fırsat bırakmadan hızla annemi kenara iterek içeriye girdim.
"Eylül? " Babamın sesini duymamazlıktan gelerek odama çıktım. "Eylül misafirimiz var! " İçten içe sinirlendiğini biliyordum. Ama yapacak bir şey yoktu. O adamla karşı karşıya gelip de sohbet etmek istemiyordum.
Odamın kapısını çarparak yarım simiti komodinin üzerine bıraktım. Evime kadar gelmişti. Çıldırmak üzereydim. Masanın üstünde duran astım spreyimi alarak içime çektim. Kısa bir öksürüğün ardından normale dönen nefesim beni biraz olsun rahatlatmıştı. Kendimi yatağa atarak gözlerimi kapattım. Sanırım bu şimdilik bana gelecek en iyi şeydi.
Gözlerimi tekrar açtığımda hala aynı pozisyonda yatağımda yatıyordum. Doğrulurken ensemin ağrıdığını hissettim. Elimle ovuştururken pencerenin ardındaki karanlık gözlerimi şaşkınlıkla açmama neden oldu. Son iki gündür gündüzleri fazla uyuyordum. Hasta olmama bağlıyordum çünkü normalde uyku düzenimin dışında pek uyuyan biri değildim.
Yine terlemiştim. Uyuşuk bir halde üzerimi değiştirdim ve pijamalarımı giydim. Telefonuma baktığımda Batu'dan bir haber yoktu. Nehir'le konuşmadığını ya da ikna edemediğini düşündüm. Karnım acıkmıştı. Terliklerimi ayağıma geçirerek odamın kapısını açtım ve paytak adımlarla aşağı doğru indim. Salonda kimse yoktu. Buzdolabının kapısını açıp içinden portakal suyu çıkardım. Acıkmıştım ama canım bir şey yemek istemiyordu. Bardağa doldurduğum portakal suyunu tekrar dolaba koydum ve bardağı ağzıma götürerek arkama döndüm. Gördüğüm yeşil gözler ağzımdaki içeceği piskürtmeme neden olurken arkasından gelen öksürük krizi elimdeki bardağı yere düşünmeme neden olmuştu. O hala burada mıydı?
***