Işıklı Mahallesi'nden çıktıktan sonra birkaç dakika daha yürüdüm ve ıssız denilebilecek sokaklardan birine saptım. İstanbul'da kaybolmaktan pek korkmazdım. Evet, insanları güvenilir değildi. En azından bazıları. Ama sokaklarını iyi bildiğimi düşünüyordum. Şu anda bu ıssız yerde olmamın nedeni düşünecek olmamdı. Normalde odamdaki pencerenin pervazına çıkıp etrafı seyrederken düşünmeye fırsatım olurdu. Odam arka tarafta kaldığı için caddelere veya insanların yoğun oldukları yerlere bakmıyordu. Patika gibi küçük bir yürüyüş yolu vardı ve iki yanını ilkbaharda açan papatyalar süslerdi. Ondan sonrası ormana açılıyordu zaten.
Sırtımı düne göre sıcak sayılan duvara yasladım. Nem bugün gerçekten fazlaydı ve elimi saç diplerime götürdüğümde hissettiğim ıslaklık iki gün önce aldığım duşu aratıyordu.
Bana ait ne var?
"Odam..." Dudaklarımın arasından dökülen bu kelimenin mantığını kendi kendime sorguladım. Odamla bir işi olmazdı ama sonuçta bana aitti.
"Arkadaşlarım... Ailem..." diye mırıldandım. Batu ve Nehir bu durumda tekrar tehlikeye giriyordu. Aileme vereceği zararları düşündüm. Hayır! Bunu göze alamazdım. Başımı iki elimin arasına alarak hafifçe baskı uyguladım. Şu anda o adamın pençesine takılmıştım. Atacağım adım ona iyi ya da kötü dokunacaktı. Polise gitme fikri daha cazip geliyordu ama hiçbir şeyin garantisini veremezdim. Gözümden akan yaşı silerek doğruldum ve yürümeye başladım. Sanırım ne yapacağıma karar vermiştim.
"Selam." İrkilerek arkama döndüğümde gözlerimi şaşkınlıkla açtım. Şu anda karşımda saçları sarının en açık tonuna sahip bir erkek duruyordu. Gözlerinin maviliği buradan belli oluyordu. Yüzünde tehlikeli olmadığına inandığım bir sırıtış vardı.
"Selam." dedim gülümsemeye çalışarak. Ama pek başarılı olduğum söylenemezdi.
"Burada ne yapıyorsun?"
Hadi ama Eylül! Çocuğu tanımıyorsun bile.
"Ben, düşünmek için gelmiştim." diyerek dürüst olmayı seçtim. Sonuçta onu bir daha göreceğimi sanmıyordum.
Elini kot pantolonunun cebine soktuğunda ne kadar zayıf olduğunu fark ettim. Güzel bir giyimi vardı ve bacaklarının zayıflığını gizliyordu.
"Düşünmek için daha iyi bir yer biliyorum." Sesinde muzip bir tını vardı.
"Sağol ben düşündüm bile."
Omuzlarını silkti. "Sadece bir tavsiyeydi. Kız kardeşim ve ben çoğunlukla oraya gideriz."
Gülümsedim. Bu sefer başarabildiğimi sanıyordum. "Gitsem iyi olur. Hoşçakal." diyerek arkama döndüğümde yüzümdeki sırıtış silinmişti. Arkamdan bir şey söylemişti ama duymamıştım. Zaten duyabileceğim kadar yüksek bir sesle de söylememişti. Çantamdaki telefonumun titrediğini hissettiğimde yürümeyi bırakarak çantamı önüme aldım ve ön cebimdeki telefonumu çıkardım. Tanıdık numarayı görmemle gösterimin yerine ulaştığını anladım. Mesajı açarken omzumun üzerinden arkaya baktım. Çocuk orada değildi. Umursamayarak ekrana döndüm. Kaşlarımın önce havalanması, ardından ise çatılması beklemediğim bir şeydi.
"Davetini göz ardı etmeyeceğimden emin olabilirsin, Kelebek. Pencereni açık bırakma."
Sağıma doğru oflayarak döndüm. Masamın üzerindeki telefonumun kilidini açarak saate baktım. 02.15. Gözlerimi sımsıkı kapatmak bir işe yaramıyordu. Saatlerdir zihnimi meşgul eden bu iki cümle uyumamı engelliyordu. Bana neden kelebek demişti? Kelebekler narin ve kırılgan hayvanlardı. Onlarla beni nasıl kıyaslayabilirdi, daha tanımadan.
Başımın tepesinde yanan ampul hızla yerimden doğrulmamı sağladı.Kelebeklerin ömrü bir gündü. Taş çatlasa bir hafta yaşarlardı. Verdiği mesaj gayet açıktı. En kısa zamanda ölecektim. Sabah tekrar Batak'a gitme düşüncesini beynimden uzaklaştırdım. Siktiğimin ayakları demişti. Pislik herif! Ondan korkuyor değildim. Yani artık korkmuyordum. Zaten oraya gitmek gibi bir saçmalığı tekrarlamayacaktım.
Polise gitmeyi ise şimdilik ertelemiştim. Açık bir şekilde yapılan bir uyarıya rağmen ailemi tehlikeye atamazdım. O adamın ne kadar acımasız olabileceğini kestiremiyordum çünkü. Yalnızca kerpetenle diş sökmekle koca bir caddeyi avucunda tutuyor olamazdı. Yataktan çıkarak duvarımın üzerinde asılan takvimin yanına gittim. Yaprağı yavaşça kopartırken derin bir nefes aldım.
"24 Haziran." diye mırıldandım. Günler ne hızlı geçiyordu. Ne çabuk unutuluyordu gidenler. Acı nasıl geçici bir kesik yarası gibi hemen geçiyordu. Kopardığım yaprağı masanın üzerine bıraktım ve pencereye yöneldim. Hava sıcaktı. Nem oranının fazla olması beni kötü etkiliyordu. Pencereyi ardına kadar açarak temiz havayı içime çektim.
Pencereni açık bırakma.
Gözlerim bir an kocaman açılsa da hemen toparlandım. Başımı hafifçe dışarı çıkartarak etrafa bakındım. Uzaktan gelen köpek ulumaları, muhtemelen birbirini tırmalayan kedilerin sinir bozucu sesleri dışında etraf sessizdi. Zaten gecenin bir yarısı evimin çevresinde olduğu düşüncesi oldukça saçmaydı. Normalde benim etrafımda olması da saçmaydı zaten. Yalnızca beni ürkütmek için atılan bir mesajdı.
Uyumaya çalışırken yatakta kendimle verdiğim mücadele pek eğlenceli sayılmazdı. Bu yüzden alışkın olduğum ve içime çekerken rahatladığım havaya biraz daha yakın olmaya karar vererek çalışma masamın önündeki sandalyeyi pencerenin dibine getirdim. Kollarımı pencerenin pervazına yaslayarak dışarıyı izlemeye devam ettim. Eve geldiğimde Batu'dan iki cevapsız çağrı vardı. Nehir'den ise ses seda yoktu. Aramızdaki arkadaşlık bağlarının bu kadar ince bir iple birbirine tutunduğunu yeni fark etmiştim.
Bu kadar mıydı yani? Doruk gidince ben bittim mi onlar için? Nehir benim lise birden beri arkadaşımdı. Sanki tüm olanların suçlusu benmişim gibi nasıl benimle hiç konuşmazdı? Telefonumun titreyen sesi ile aniden omzumun üzerinden arkaya baktım. Sandalyeyi hafifçe geriye çekerek ayaklandım. Masadaki telefonuma uzandığımda mesajın sosyal medyadan geldiğini gördüm. Tuttuğum nefesimi dışarı verirken hangi ara bu kadar gerildiğimi düşündüm. Beni bu kadar korkutmamalıydı. Ne sözleri ne de hareketleri üzerimde böyle bir etki bırakmamalıydı. Pencereyi açık bırakarak kendimi yatağa attım. Bugün ne yapacağımı bilmiyordum. Ablama birlikte biraz dolaşma fikrini sunabilirdim. Geleli iki gün olmuştu ama doğru dürüst oturup konuşmamıştık bile. Gözlerim yavaşça kapanırken, zihnimde beliren yeşil gözler vardı.
Yatakta hissettiğim çöküntüyle uykusuz ve muhtemelen kızarmış gözlerimi arkama çevirdim. Benimkilerin aksine neşeli bir çift hazel rengi göz beni karşıladığında istemsizce gülümsedim.
"Günaydın."
Bahar gözlerini kısarak bana baktı. "Uyumamış gibisin?"
"Biraz öyle oldu."
"Doruk'u mu görüyorsun yoksa?" diye sordu. Sesinde endişe gizliydi.
"Hayır. Annemler evde mi?" diye sorarak farklı bir konuya geçiş yaptım. Doruk hakkında konuşmak istemiyordum. En azından şimdilik. 20 bini kaybettiği için eğer kendini gerçekten 30 bine satmışsa ona olan tüm iyi niyetimi kaybederdi. Zaten bunu en kısa zamanda öğrenecektim.
"Babam çıktı çoktan. Annem de pazara gidecekmiş. Biz de gidelim mi?"
Omuz silktim. "Olur." Hem benim için de bir değişiklik olurdu.
"Çabuk kahvaltıya o zaman." diyerek burnumu sıktı ve yataktan kalktı. Aslında ona anlatabilirdim. Benim ondan başka sırdaşım yoktu. Belki kızardı ama bir yol gösterirdi bana. Hızla yorganı üzerimden attım ve banyoya koştum. Evet, ona bugün kesinlikle Batak'ı ve Gölge denen adamı anlatacaktım.
Havanın sıcak olması beni biraz rahatsız etse de Bahar halinden gayet memnun görünüyordu. Üzerimde bol, bisiklet yaka bir tişört ve tişörtümün eteklerini içine sıkıştırdığım kot bir şort vardı. Bahar'ın kolumdan çıkması ile gömlek ve tuniklerden bakışlarımı uzaklaştırdım. Aslında pazar gezmelerini hiç sevmezdim. Kendime bir şey almayı da. Hele de Beşiktaş pazarını gezmekten hiç hoşlanmazdım. Zaten annem de bir iki bakınır sonra eve dönerdik.
Bahar'ın peşinden takıların olduğu yere gittim. Bilekliklere ilgisi vardı. Ben ise koluma saç lastiğim ve saatim dışında bir şey takmayı sevmezdim. Kulaklarımı bile Bahar'a özendiğim için deldirmiş, sonra pişman olmuştum.
"Alacak mısın?" diye sordum.
"Bakıyorum sadece." Eline aldığı iki bilekliğe öyle bir bakıyordu ki kesin birini alacağına adım gibi emindim. Sırıtarak onu izlerken telefonumun zil sesini duydum. Pazar yeri oldukça kalabalıktı. Cebimden çıkardığım telefonumun ekranında gördüğüm isimle hızla açıp kulağıma götürdüm.
"Batu?" Onu duymak için işaret parmağımla diğer kulağımı kapattım.
"Neredesin sen? O sesler ne?"
"Pazar yerindeyiz. Sen ne yapıyorsun?"
"Yürüyorum öyle. Meydana gelsene."
Gözlerim hala bilekliklerle ilgilenen Bahar'a kaydı. "Bilmiyorum ki. Bahar'layım."
"O da gelsin. Ama sen kesin gel lütfen."
Nehir yanında değildi. Kendini son dört gündür öyle soyutlamıştı ki, yanında olmaya çalışan Batu'ya yaptığı koca bir haksızlıktı.
"Geliyorum."
Ve daha bu sabah beni aramadıkları için hayıflanan ben, bana ihtiyacı olan arkadaşımın yanındaydım. Her zaman da olmuştum. Yaklaşık yirmi dakikadır bu bankta oturuyorduk. Onun başı omzumdaydı, benim iki elim de kucağımda. Anlatmasını bekliyordum. Bahar'a gelmesini teklif etmiştim ama bizim konuşacaklarımızın olduğunu söyleyerek remen başından savmıştı.
"O çok değişti." Artık hazırdı. Sesi yorgunluğunu açıkça belli ediyordu. Sorgulamaya gerek yoktu. Nehir onu yoruyordu.
"Hala etkisinden çıkamamış demek ki."
Aniden omzumdaki ağırlık yok oldu. "Hangimiz çıktık ki? Onu gömdük diye unutulmadı. Sadece acı hafifledi. Ama hiçbirimiz onun gibi yapmadık Eylül. Senin sevgilin sayılırdı."
"Bir yerden sonra toparlanmayı bilmeliyiz."
"O bilmiyor işte." Bakışlarını denize çevirdi. "Beni ne kadar üzdüğünün farkında bile değil. Onu böyle görmek istemiyorum. Hayallerimiz vardı ya bizim." diyerek tekrar bana bakmaya başldı. Bakışları birçok şeyi ifade ediyordu. Ama en çok da kırgınlığı. "Üniversiteyi okumak istemediğini söyledi."
Şaşkınlıkla ona bakmayı sürdürdüm. Ne yapmaya çalışıyordu bu kız? "Sen bile ikna edemediysen benim elimden bir şey gelmez." Öyleydi de.
"Buraya gelmeden önce tartıştık. Toparlanana kadar onunla konuşmayacağım. Gerçekten bir çocuk gibi."
Değişmiştik. Büyüdüğümüz bir gerçekti. Duygularımızın da bizler gibi olgunlaşmasını beklerdim ama hala bazı davranışlarımız çocuk gibiydi. Doruk'un o gece yaşadıklarını hala merak ediyordum. Ama aklımı daha fazla kurcalayan bir şey daha vardı. Gerçekten 30 bine kendisini, bedenini bir paçavra gibi kullanmalarına izin mi vermişti? Bunu öğrenmek için Batak'a gitmem gerekiyordu.
Siktiğimin ayakları.., Ah, evet. Unutmuşum. Oraya tekrar gidersem Hapishaneyle tanışma şerefine ulaşacaktım.
"Neyle geldin sen buraya?"
"Ha?" diyerek ona döndüm. Neyden bahsedeceğini çok iyi biliyordum.
"Yürüdün mü taksiyle mi geldin?"
"Hangisi seni rahatlatacak?"
Kaşlarını pek de ciddi olmayan bir sekilde çattığında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Şu durumda mı? İkisi de değil."
"Buradan evine mi gideceksin?"
"Ciddiyim Eylül. Bir karış şortla dışarıda ne işin var?"
Elimle yelpaze yaparak yüzüme bunalmış bir ifade yerleştirdim. "Çok sıcak değil mi?"
"Kalk hadi kalk. Seni evine bırakayım. Uslanmayacaksın sen."
Onu umursamadan ayağa kalktım ve sinir bozucu bir şekilde sırıtarak koluna girdim. "Sen çok iyi bir arkadaşsın."
"Yağcılar bir sonraki durakta canım." Ona yüzümü buruşturarak bakarken bu sefer o sırıtmaya başladı. Bir şey söylemeden yürümeye devam ettim. Nehir'le konuşmaya çalışacaktım. En azından dört gün öncesine kadar güzel giden arkadaşlığımızın hatırı için. Bana konuşmanın pek de olumlu sonuçlanacağı gelmiyordu. Ama deneyecektim. Öte yandan Batu ile arkadaşlığımızın zedelenmemesi iyi bir şeydi. Günlerdir Nehir'in yanında olduğu için beni arayamamıştı. Ama artık birbirimize daha fazla sahip çıkmalıydık. Yaklaşık üç ay sonra gideceğimiz üniversite hala ikimizin de hayaliydi.
Ve Batak... Ona, korkumun en aza indiği bir zaman kesinlikle olanları anlatacaktım. O bana güvenirken, benim ondan böyle bir şeyi saklamam haksızlık olurdu.
Vestiyere bıraktığım ayakkabılarımın yanında Bahar'ınkileri aradım ama görünürde yoklardı. Terliklerimi ayağıma geçirerek salona yöneldim.
"Anne?" diye seslendim.
"Gel kızım. Meyve ye biraz." Elimi kapının pervazına dayayarak elma soyan anneme baktım. Dilimlediği elmaları maç izleyen babama uzatıyordu.
"Canım istemiyor. Yemek yediniz mi?"
"Evet kızım. Ocakta yemek, soğumamıştır hala."
Gülümseyerek başımı salladım. Tam mutfağa geçecekken aklıma gelen şeyle duraksadım ve tekrar anneme döndüm. "Bahar nerede?"
"Liseden bir arkadaşıyla mı ne buluşacakmış."
Bir şey söylemeden mutfağa gittim. Kesin geç gelirdi. Halbuki onunla konuşmak için kendimi hazırlamıştım. Bir gün daha beklemekten bir şey olmazdı. Şu an çok acıkmıştım. Ocaktaki tencerenin kapağını kaldırdığımda burnuma dolan dolma kokusu ile parmaklarım anında tencerenin içinde bitmişti. Bu kadın böyle lezzetli sarma yapmasını neren öğrenmişti? Diğer tencerede mercimek çorbası vardı ama şu an canım çekmiyordu. Bir tabağa doldurduğum yaprak sarmalarını tezgahın üzerine koyarak dolaptan ayranı çıkardım.
Dirseğimle açtığım kapıyı ayağımla ileriye doğru ittim. Elimdekileri açık olan pencerenin pervazına koyarak kapıyı sert bir şekilde kapattım.
"Eylül? Ne oluyor orada kızım?"
Kapıyı açarak anneme seslendim. "Cereyan yaptı anne!" Kapıyı daha yavaş bir şekilde kapatarak hala pencerenin dibinde olan sandalyeme oturdum. Tabağı elime alarak çatala geçirdiğim yaprak sarmalarını yemeye başladım. Hava çok güzeldi. Normalde piknik tarzı etkinlikleri hiç sevmezdim ama bu havada çok güzel mangal yapılırdı. Bu konuyu bir ara babamla konuşmaya karar vermiştim. Ayaklarımı çok kullanışlı pervaza dayayarak son olanları aklıma getirmeye çalıştım.
Doruk'un ölümünün üzerimde daha fazla etki bırakacağını düşünmüştüm. Son zamanlarda aramız iyiydi. Ona evet dememiştim ama demeyi düşünüyordum sanırım. Gerçekten iyi ve sempatik bir kişiliği vardı. Ölüsünü Batuhan ve benim görmeme rağmen Nehir daha fazla etkilenmişti. Bunun için onu suçlayamazdım.
Belki de tuttuğum yasın bu kadar çabuk bitmesinde Doruk'un rolü vardı. Ulaş'ın söyledikleri zihnimdeki yerini hala koruyordu. Bu bir cinayet değildi ufaklık. Bu bir intihardı. Hah! Bana ufaklık demesi sinirlerimi bozuyordu. Bebek gibi bir yüzü vardı. Benden çok da büyük olmadığına emindim. Doğum günüme bir ay kalmıştı. Kutlamayı düşünmüyordum. Sanki bir pastanın üzerine dikilmiş on sekiz mum olmasa ben o yaşıma giremeyecektim.
Batak'a gitmem yasaktı. Ama Doruk mesalesini çözmem gerekiyordu. Yarıladığım bardağı pervaza koyarak cebimdeki telefonumu çıkardım. Numarasını tadığım için son kayıtlarda kolaylıkla bulmuştum. Tereddütle parmağımı bastığımda çoktan çalmaya başlamıştı bile. Kulağıma götürmeden ekrana bakıyordum. Üç...dört... Açmasını beklemek saçmalıtı zaten.
"Aptal." diye tıslayarak aramayı sonlandıracakken ekranda beliren aramada yazısı ile şaşkın bir şekilde kaşlarımı kaldırdım. Açmış mıydı?
"Şey, merhaba."
Cevap vermedi. Arkadan gelen müziğin sesi yüzünden beni duymaması olasıydı.
"Ben..."
"Ne geveliyorsun, anlamıyorum!" Bağırması ile kaşlarımı çattım.
"Sessiz bir yere geç o zaman!" Evet, bağırmıştım. Üstelik de emir vermiştim. Ama umurumda değildi. Biraz saygılı olamaz mıydı?
"Bu kaç oldu? Bana kaçıncı emir verişin?" Şimdi daha rahat duyabiliyordum. Müziğin sesi azalmıştı. Ve sesi gerçekten sinirlendiğini kanıtlarcasına kulağıma yankı yapıyordu.
"Bilmem, saymadım."
Verdiğim ukala cevap onu daha da öfkelendirmiş olacak ki sinirle aldığı nefesi sanki hemen dibimdeymiş gibi hissettirmiş ve bir o kadar da ürkütmüştü.
"Ne var?"
"Bana mı soruyorsun?"
"Seninle uğraşamayacağım ufaklık."
"Bekle!" diyerek bağırdım. "Seninle konuşmamız lazım."
"Gerek yok."
"Lütfen. Eğer gerçekten Doruk'un böyle bir şey yaptığını bana ispatlarsan seni rahat bırakacağım. Polise de gitmeyeceğim."
"Sence polise gidip gitmemen umurumda mı?" Ses tonuna bakılırsa değildi.
Kaşlarımı kaldırdım. "Yani polise gidip her şeyi anlatırsam senin için sorun olmayacak öyle mi?"
Alaylı sırıtışı kulağımı doldurdu. "Ben seni ne zaman polise gitmemen için engelledim? Sen hep serbesttin. Ve polise gitmemeyi seçtin."
Doğru söylüyordu. Polise ifademi kendim isteyerek değiştirmiş, Batak'tan bahsetmemiştim. Ama bana anlattığı anısını unutuyordu herhalde.
"Senin saçma anın ve ardından yaptığın tehdit olmasaydı şu anda hepiniz hapsi boylamıştınız. Ve emin ol bahsettiğim gerçek bir hapishane olurdu."
"Sen şuna korktum desene." Sesinde gizlenmiş alay sinirlerimi bozuyordu.
"Korkmadım. En azından kendim için korkmadım."
"Güzel, kapatıyorum."
"Bekle! Konuşmamız gerek diyorum anlamıyor musun?"
Bana bildiklerini anlatsa ne kaybederdi ki?
"İçin gerçekten rahat mı edecek? O gece olanları öğrendiğinde?"
"Eğer Doruk gerçekten para için o eziyetlere göz yumduysa o gece olanları öğrenmek isteyeceğimi sanmıyorum."
Birkaç saniye yalnızca ikimizin nefesi konuştu. Kabul etmesini umuyordum. Sonrasında onu rahat bırakacağımı unutmaması gerekiyordu.
"Peki. Sana bunu ispatlayacağım. Ve gerçekten beni ve Batak'ı rahat bırakana kadar benim de seni rahat bırakmayacağımı unutma."
"Nasıl yani?"
"Verdiğin zararı unutmadım Kelebek."
"Bana neden 'kelebek' diyorsun?"
Cevap vermediği her saniye tahminlerimde haklı olduğumu anladım. Bana zarar verecekti. Belki de öldürecekti.
"Bu bir mesaj değil mi?" dedim boğuk çıkan sesimle.
Hafifçe güldüğünde daha da öfkelendim. Benimle resmen dalga geçiyordu.
"Birbirimizin hayatından aynı anda çıkacağız. O zamana kadar sana karşı yaptığım hiçbir hamleme karışmayacaksın."
"Ne yapacağına bağlı." diyerek diklendim.
"Ulus'tasın değil mi?"
"Nereden biliyorsun?"
Beni takip etmesi düşük bir ihtimaldi değil mi?
"Ablanı evine göndermiştim. Gelmedi mi hala?"
Nefes alış verişim hızlanırken evin kapısının üstüne vurulmasını duydum. Bahar'la tanışmış olmazdı. Hem, onu evine gönderdim de ne demekti?
"Onunla mı konuştun?"
"Görüştüm. Ama bu seni ilgilendirmez."
"Ondan uzak dur lütfen." Sesim yalvaran bir kurban gibi çıkmıştı. Bahar'a yakın olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.
"Ondan uzak dur." diye yineledim. Sesim bu sefer daha kararlıydı. "Onu kırarsın. Bak, o insanlara çok çabuk güvenir. İki gün sonra birbirimizin hayatından çıkacağımızı düşünürsek onu kendine alıştırman haksızlık olur. Anlıyor musun beni?"
"Sence onun kırılıp kırılmayacağını önemsiyor muyum?"
Elbette önemsemiyordu.
"Şu işi hemen halledelim ve birbirimizi unutalım."
"Aklımdan çıkmayacak kadar etkilemedin beni merak etme. Uyarımı da göz ardı etme."
"Ne uya-"
Duyduğum sesle ekrana baktım. Yüzüme kapatmıştı pislik! Ne uyarısından bahsediyordu? Hızla oturduğum sandalyeyi geri iterek ayağa kalktım ve koşar adımlarla odadan çıktım. Çaprazımdaki odaya ani bir giriş yaptığımda Bahar'ı yatağının üzerine oturmuş, ojelerini temizlerken gördüm. Beni gördüğünde gülümsedi.
"Odaya giriyorsun Eylül, ahıra değil."
Bir şey söylemeden öyle dikilmeye devam ettim. Gözlerini kısarak bana baktığında yüzündeki tebessüm gitmişti.
"Bir sorun mu var?"
"Neredeydin?" diye sordum hemen.
Sorumu garipsemiş gibi bana baktı. Elindeki asetonlu pamuğu masaya bıraktı. "Dışarıda."
"Kusura bakma. Birlikte film izlerdik diye düşünmüştüm."
"İzleriz. Sen iyi misin?"
Başımı salladım. "İyiyim." Sesim mırıldanır gibi çıkmıştı. Gülerek kollarını bana açtığında kapıyı kapattım ve hızla ona sarıldım.
"Seni çok seviyorum Bahar."
"Ben de öyle tatlım. Beni çok mu özledin sen bakayım?"
Bir şey söylemeden başımı salladım.
"Biliyor musun, bugün biriyle tanıştım."
Hayır! Sakın ondan hoşlandığını söyleme!
"Liseden bir arkadaşımla sahildeydik. Onun bir işi çıkınca ben de biraz yürümek istedim. Sonra-"
"Ondan hoşlandın mı?" diyerek cevabından korktuğum bir soru sordum. Birkaç saniye sustu.
"İyi biriydi. Sanırım şoförüydü"
"Kim?" diye sordum.
"Beni eve bırakan kişi."
"Ne yaptınız?" Sorularım bezdirici olabilirdi ama sormazsam rahatlamayacağımı ikimiz de biliyorduk.
"Az kalsın beni ezecekti." dediğinde çatık kaşlarımla ona baktım.
"Ve iyi biriydi öyle mi?"
"Sakin ol. Arabayı kendisi kullanmıyordu." diyerek güldü. "Acelesi vardı zaten. Eve bırakmak için çok ısrar etti ama kendisi bizimle gelmedi."
"Nasıl tanımadığın bir adamın arabasına binersin?"
"Kusura bakma annecim." dedi alayla. Umursamadım.
"Özür diledi mi bari?"
"Hayır." Ondan ayrılarak her şeyi normalmiş gibi anlatan yüzüne baktım.
"Neyse. Bir daha görüşmezsiniz nasılsa."
Omuz silkti. "Yani."
İyi dediği adamın kerpetenle insanlara neler yaptığını bilseydi ne düşünürdü acaba? Ayağa kalkarak masanın üzerindeki laptopunu şarjdan çıkardı ve tekrar yatağa oturdu. Bir de film izleyecektim bu kafayla.
"Ne izliyoruz?"
"Komedi." diye cevapladım. Diğer türleri bu akşam daha fazla kaldıramazdım. Zaten kotalarıma bakılırsa en müsait olanı da oydu.
Gece Bahar'la uyumuştum. Sabah odama geçip duş almak için hazırlanmıştım. İzlediğimiz filmin yarısında uyumuştum. Zaten pek de komik sayılmazdı. Banyodan çıkarken annemle göz göze geldim.
"Ben komşuya gidiyorum. Baban evde yok. Evde duracaksanız temizlik yapın."
Kaşlarımı çattım. "Ne bu ya her gün temizlik?" Tamam, evi fazla temizlemezdim ama onun her gün bu işi yaptığını biliyordum.
Bana alaylı bir şekilde baktıktan sonra merdivenlere yöneldi. "Her gün yemek niye yiyorsunuz o zaman?"
Ağzım şaşkınlıkla açılırken beni kapak edip etmediğini düşündüm. Bir şey söylemeden odama girdim. Anneme izlediği diziler hiç yaramıyordu. Kapıyı kapatarak üzerimdeki bornozun kuşağına uzandım.
"Tavsiye etmem."
Duyduğum -tanıdık- erkek sesiyle çığlık atmak için araladığım ağzımı kapatan el, sesimin boğuk çıkmasını saglamıştı. Odamda ne işi vardı?
"Uyarımı dikkate almanı söylemiştim." diye fısıldadı kulağıma doğru. Bakışlarım açık olan pencereye kaydığında gözlerimi irice açtım.
Pencereni açık bırakma.
Bunu yapmış olamazdı. Ellerim ağzımın üzerindeki ellerini kavrayarak uzaklaştırmaya çalıştığında zerre kadar faydası olmadığını anladım.
"Elimi çektiğimde burada olduğumu belirten bir açık verirsen ablanı ziyaret etmek zorunda kalırım. Eminim o da bunu bekliyordur."
Ellerimi çaresizce ellerinden çektim. Biraz sonra ağzımı sıkan elleri uzaklaşınca derin bir nefes aldım. Kapıyı kilitleyerek tekrar bana döndü. Nefesim hızlanmaya başladığında hızla masamın üzerinde duran spreyimi aldım ve içime çektim. Birkaç saniye içimde tuttuktan sonra nefesimi dışarıya verdim. Biraz olsun rahatlamıştım. Pencereye ilerleyerek önündeki sandalyeye rahatça oturdu.
"Güzel manzara."
"Burada ne işin var? Odamda?"
"Sana pencereni açık bırakmamanı söylemiştim." dedi umursamazca.
"Ciddiyim!"
Yavaşca gözlerini bana çevirdi. Bakışlarını benden ayırmadan cebinden bir şey çıkardı. Ağzına götürürken elindekinin küçük bir şeftali olduğunu gördüm. Tabi ya! Davete icabet!
"Git artık." diye tısladım. Konuşmak için daha uygun bir yer bulabilirdi!
"Konuşmak isteyen sen değil miydin?"
"Evet ama..."
"Hazırlan çabuk."
Kaşlarımı çattım. "Neden?"
Alaylı bakışlarını bana çevirdi. "Öncelikle çekici olmayan bacaklarını daha fazla görmek istemiyorum." Dizime kadar gelen bornozuma bakarak sinirli bakışlarımı tekrar ona çevirdim. "Ve ikinci olarak da Batak'a giceğiz. İstediğin şeyi öğrenmen için." Son kez ısırdığı şeftalinin küçük çekirdeğini pencereden dışarı fırlattı.
"Dışarı çık." Onun yanında giyinmemi beklemiyordu değil mi?
Ona garip bir şey söylemişim gibi bana baktı. Sonra başını sallayarak ayağa kalktı. "Haklısın. Ben bir Bahar'a bakayım." Kapıya doğru giderken önüne geçtim.
"Saçmalama."
"Nerede beklememi umuyorsun?"
Başımın ucuyla sandalyeyi işaret ettim. "Git otur ve sakın arkana bakma."
Alayla bana baktı. "Bakmam zaten ama o cümledeki emir kipi gerçekten beni rahatsız etmeye başladı."
"Pardon tamam mı? Lütfen Bahar uyanmadan gidebilir miyiz?"
Cevap vermeden sandalyeye oturdu ve ayaklarını pervaza uzattı. Giysi dolabımın kapağını açarak bol bir tişört çıkardım. Bakışlarımı pencereye çevirerek havanın nasıl olduğuna baktım. Kot bir şort çıkartarak yatağa bıraktım. Allah'tan iç çamaşırlarımı banyoda giymiştim. Bakışlarımı ondan ayırmadan bornozun kuşağını çözdüm ve hızla yere attım.
Yatağın üzerindeki tişörtü hızla başımdan geçirdim. Şortu da aceleci hareketlerle bacaklarımdan geçirdim ve yerdeki bornozu yatağın üzerine bıraktım. Islak saçlarımı dağınık bir topuz yaptım. Masanın üzerindeki telefonumu da şortumun cebine koyduktan sonra çekmeceyi açarak bir miktar para alarak diğer cebime koydum. Gerçekten bu süre zarfında bir kere bile bana bakmamıştı.
"Hazırım." dedim ellerimi iki yanıma bırakarak. Bakışlarını bana çevirdiğinde gözleriyle beni süzdü. Elimle alnımı kaşıdım. Bakışları gerçekten rahatsız ediciydi.
Bir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü ve klidi açtı. Ne yaptığını anlamaya çalışırken rahat bir edayla odadan çıktı. Arkasından çıkarken merdivenlere yöneldiğini gördüm.
"Ne halt ediyorsun sen?" diye fısıldadım. Bana bakmadan oldukça sakin adımlarla merdivenlerden indi ve evin kapısını açtı.
"Seni evden çıkarken görürlerse nasıl bir açıklama yapacağım ben?" Beni dinlemiyordu bile! Hızla ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve peşinden gitmeye başladım.
"Sen ayakkabılarınla nasıl evimde dolaşırsın?"
"Girip tekrar mı çıkayım?" Alaylı tavırları o kadar sinir bozucuydu ki arkasından giderken sırtına yumruğumu geçirmemek için büyük bir çaba sarf ediyordum. Evin arka tarafına geldiğimizde kimsenin görmediğine şükrediyordum. Siyah arabasına binerek motoru çalıştırdığında tereddütle yanındaki koltuğa oturdum ve emniyet kemerimi bağladım.
"Kendim de gelebilirdim. Odamı görmek için mi geldin buraya kadar?" diye sordum sırıtarak. Dönüp bakmadı bile. Sinirle başımı cama çevirdim ve gözlerimi kapattım. Uykusuzdum ve yarım saat boyunca onun kaskatı duran yüzüne bakamazdım.
Gözlerimi kapatırken aklımda uyumak yoktu ama üzerimdeki yorgunluğun azalmasını başka bir şey açıklayamazdı. Gözkapaklarımı araladığımda gördüğüm şey yine karanlıktı. Gözlerimi ovuşturarak yattığım yerde doğruldum. Etraf aşırı karanlıktı. Ayağa kalktım ve dikkatli olmaya özen göstererek küçük adımlarla ilerlemeye başladım. Ellerim benden önde, bir şeye çarpmamak için muhafız görevi görüyordu. Yutkunarak birkaç adım daha attım. Ellerimin bir şeye değmesiyle irkildim. Dokunduğumda kolayca içeri batıyordu. Bunun jaluzer tarzı bir perde olduğunu düşünerek iki elimde uzun birbirine paralel çizgilerden birkaç tanesini birbirinden ayırdım. Yavaşça araladığım yerden içeri sızan ışığa tüm muhtaçlığımla sarıldım.
Buradaydım, Batak'ta.
***