3-GÖSTERİ

3990 Words
Yağmurlu günleri sevmezdim. Hatta yağmurdan nefret ediyorum desem yeridir. Bunun nedenini arkadaşlarım bir türlü çözemese de yağmuru sevmememin tek bir nedeni vardı: böyle günlerde birileri ölürdü. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilmiyordum ama ne zaman bardaktan boşanırcasına yağmur yağsa, ardından birinin ölüm haberi gelirdi. Tanıdıklarımdan bahsetmiyorum. Uzun zaman sonra ilk defa bir yakınımı kaybetmiştim. Dedem vefat edeli altı yıl oluyordu ve benim hayatımdan altı yıldır kimse eksilmemişti. Dünü ve öncesini hatırladıkça gözlerime dolan yaşları akıtmamak için kendimi zor tutuyordum. Annemler gece yarısı gelmişti ve odama gelip beni kontrol etmemeleri şanslı olduğumu gösterirdi. Sabah bileğime baktığımda hafifçe morardığını görmüştüm. Bana bu kadar kolay zarar vermesi sinirlerimi bozuyordu. Dalgın bir şekilde ayakkabılarımı giyerken babamın önümde beliren bedeni ile diklendim. Yorgun görünüyordu. "Nereye Eylül?" Doğrularak derin bir nefes aldım. "İfademi vermeye. Gecikmem." Yorgunlukla başını sallayarak onayladı. Çantamı boynumdan geçirerek çapraz bir şekilde yan tarafıma bıraktım. Evden çıktığımda kollarımı göğsümde birleştirerek yürümeye devam ettim. Polislere bildiğim her şeyi anlatacak mıydım? Batak'ı, Gölge'yi, Doruk'u bulduğum asıl yeri... İçim sıkışıyordu. Ama daha çok, özlüyordum. İçimi ısıtan gülüşünü, huzur veren bakışını, onu özlüyordum. Bir gün emniyete gidip de ifade vereceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Ama şimdi emniyetteydim ve karşımdaki komiser beni oldukça geriyordu. "Doruk Çelik'i en son ne zaman gördün?" Yutkunarak boğazımı temizledim. "Ölmeden üç gün önce." "Neredeydiniz?" "Hep birlikteydik. Her zaman gittiğimiz bir yer." "Adını sordum." dedi üzerine basa basa. Gerildiğimi hissettim, bir kez daha. "Mavi Kafe. Lisenin arkasındaki sokakta. Genelde öğle araları oraya giderdik." Yanımdaki sekreterin bakışlarını ekrandan ayırmadan yazmaya devam etmesi, klavyenin çıkardığı sesten daha sinir bozucuydu. Tekrar komisere döndüm. "Pekala... Önce her zaman yaptığımız sıradan sohbetlerle başladık. Daha sonra Doruk'un sürekli sözünü ettiği iş konularını açtık. Doruk daha önce bir iki kez sokak dövüşlerine katılmıştı. Sanırım birini kazanmıştı ama iyi sayılmazdı. Bize bir daha yapmayacağına söz vermişti." Duraksadım. Gözlerim acımaya başlamıştı. Ağlamak istemiyordum ama hatırlamak acı veriyordu. "Devam et." "En son bir pizzacıda çalışmıştı. İki hafta kadar sonra başka bir işe daha ihtiyacı olduğunu söyledi." "Durumları kötü müydü?" "Kötü değildi. Yalnızca Doruk'un hedefleri farklıydı." "Nasıl yani?" Bıraksa anlatacaktım ama ikide bir araya girip soru sorması beni deli etmişti. "Yeterli parayı bulana kadar çalışmaya devam edecekti. Annesini o evden çıkarmak istiyordu. Babasıyla arası pek iyi değildi. Dördüncü sınıfın son dört ayı sürekli çalışıp durdu. Garsonluk, kasiyerlik, dövüşçülük...Sanırım aklına en çok yatan da bu oldu ki oraya gitti." "Işıklı Mahallesi?" dedi sorarcasına. Gözlerimi kırpıştırdım. Başımı onaylarcasına salladım. "Yine bir sokak dövüşüne mi katıldı?" "Aslında tam olarak öyle değil. Yani... Dövüş sokakta yapılmadı." "Açıklayın." Açtığım ağzımı kapattım. Aptal Eylül! Dövüş Batak Caddesi'nde yapıldı. İçindeki bir klüpte desene! "Ben iyi hissetmiyorum." "İyi misiniz?" "Astımım var, ben..." diyerek sustum. "Tamam, biraz ara verelim." dedi isteksizce. "Lavaboya gidebilir miyim?" "Tabi. Beş dakika içinde burada olun lütfen." Başımı sallayarak çantamı aldım ve kendimi dışarı attım. Bu iş düşündüğümden de zordu. Etrafa bakınarak ilerlemeye başladığımda telefonum çaldı. Cebimden çıkarırken üzerimdeki bakışlardan uzaklaşmak amacıyla kimsenin olmadığı sessiz köşeye çekildim ve ekrana baktım. Numara kayıtlı değildi ama tanıdıktı. Dudağımı kemirirken kapanmak üzereyken açtım. Aptal ben! "Efendim." "Uzatmayacağım. Komiserin yanına dönmek için çok vaktin yok sanırım." Kaşlarım anında çatılırken yüzümü duvara döndüm. Şu an fazla aptal göründüğümün farkındaydım ama benim burada olduğumu nereden bilebilirdi ki? "Nereden biliyorsun sen bunu?" "Bunu sormadığını farz ediyorum." dedi kendinden emin bir sesle. "Burada mısın?" Bunu o ahmaktan beklerdim. Ama böyle bir şeyin olmasını istemezdim. "Bunu istemezsin." dedi alayla. Yüzünde bir sırıtış olduğuna emindim. "Ne yapmaya çalışıyorsun?" dedim sesimi yükselterek. "Ben de tam bu soruyu soracaktım. Orada ne halt ediyorsun?" "Seni ilgilendirmez." diye diklendim. "Bak ufaklık. Boyundan büyük işlere kalkışıyorsun. Polislerin bilmemesi gereken yerleri bilmemelerini sağla ve o lanet ifadeni verip oradan uzaklaş." Bu adam kendini ne sanıyordu? Onu dinleyeceğimi falan mı? "Hah! Doruk'u Batak'ta bulduğumu çoktan anlattım. Neydi o aptalın adı? Taner... Onun da adını verdim. Birazdan gidip ifademi imzalayacağım ve buradan çıkıp gideceğim. Bence sen onlar yola çıkmadan oradan uzaklaşmayı dene." "Hadi birlikte uzaklaşalım." Kulağımın dibinde duyduğum sesle irkilerek arkama döndüm. İçimden nasıl ya derken dışa doğru "Senin burada ne işin var ya?" diye sertçe tepki gösterdim. Yüz ifadesine bakılırsa etkilenmişe benzemiyordu. Şu anda karakoldaydık ve şüpheli bir şekilde duvar dibinde konuşuyorduk. Baştan aşağı giydiği siyahlarla ve başına taktığı beysbol şapkasıyla tam bir psikopata benziyordu. "Sana bir anımı anlatmamı ister misin?" Çatık kaşlarım havalandı. Ne anısından bahsediyordu? Konumuz benim ifademdi. "Gitmem gerek." dedim ama gitmek için bir harekette bulunmadım. Gitmeyeceğimden emin bir şekilde dudaklarının kenarını kıvırdı. Bir şey söylememi beklemeden anlatmaya başladı. "Anımın adı İlk. Neyin ilki olduğunu dinledikten sonra anlayacağını umuyorum." Kabul, merak etmiştim. "Üç yıl önceydi. Batak'a ilk gelişim. Amacım dövüşmekti. Dövüştüm de. Kazanarak ayrıldım oradan ve oraya son gidişimin olmadığına karar verdim. Öyle de oldu. İkinci dövüşümde bir ahmak bizi şikayet etti. Polisler orayı bastı ve ben 10 bini kaybettim. Paraya ihtiyacım falan yoktu. Sadece hırsım vardı. Bizi şikayet eden o iti buldum ve icabına baktım. Burası ilkim olan kısımdı. Gelelim acemi arkadaşına. Çelik'in o gece kaç bin için mücadele ettiğini biliyor musun?" Dolan gözlerime lanet ettim. Bana hafifçe yaklaşarak fısıldadı. "20 bin. Peki kaybettiğinde o ahmak dediğin adamın eziyetlerine kaça katlandı? 30 bin. Senin arkadaşın kendini 30 bine öldürttü. Bu bir cinayet değildi ufaklık. Bu bir intihardı. Şimdi ifadeni imzalayabilirsin." diyerek beni orada bıraktı ve uzaklaşmaya başladı. Yanağım ıslanırken duvardan ayrıldım. Komiserin odasına doğru ilerlerken söylediklerini düşündüm. Hayır! Benim hoşlandığım çocuk kendine bunu yapamazdı. Para için bunu yapamazdı. Elimle gözlerimin altını sertçe silerken derin bir nefes aldım. Elim kapının kolundayken öylece kalakaldım. Polislere bir şey anlatmayacağımdan o kadar emindi ki, arkasına dönüp giderken hiç bakmadı bile. Belki de haklıydı. Sırf korkumdan polislere ifademi değiştirerek anlatacaktım. Ama korkum bana bir şey olması değildi. Batu, Nehir... Onları bu işe bulaştıramazdım. Kararımı verdiğimde avucumun sıcaklığını almış kapı kolunu yavaşça indirdim. Yaklaşık yarım saat sonra karakoldaki işimi bitirmiştim. İçimde bir sıkıntı vardı. Yaptığım şeyin ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum ama yanlış yaptığıma emindim. Taksi durduğunda ücreti ödeyerek indim. Karşımdaki manzaraya bir göz gezdirdikten sonra onlara doğru yürüdüm. Yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirerek ikisinin arasına girdim. Batuhan çatık kaşlarla bana bakarken Nehir'in irkildiğini hissettim. "Selam. Ne yapıyorsunuz burada?" Nehir omzunu silktiğinde Batu'ya baktım. Başıyla karşıyı göstererek "Bekliyoruz." dedi. Neyi bekliyorsunuz diye soracakken"Polisler içeride." dediğinde açtığım ağzımı kapattım. Şu anda Mavi Kafe'deydik ve polisler Doruk'un öldürülmesi ile ilgili burada bir ipucu bulacağını falan mı sanıyorlardı? Kollarımı göğsümde birleştirdim. Birlikte beklemeye başladık. Eksiktik; o yoktu çünkü. Yokluğu her geçen dakikada kendini daha da belli ediyordu sanki. Nasıl toparlanacaktık? Unutacak mıydık yoksa öyleymiş gibi mi gösterecektik? Hiçbir fikrimin olmayışından çok unutma düşüncesi beni sinir ediyordu. "Sen neredeydin?" Batu'nun sesiyle gözlerimi kırpıştırarak ona döndüm. Yaptığım aptallığı anlatmalı mıydım yoksa salağa yatmaya devam mı etmeliydim? "Hiçbir şey... Yani ifademi verdim." Nehir'in aniden bana döndüğünü hissettim. "Bildiğin her şeyi anlattın, değil mi?" Ona baktığımda kızarmış ve şişmiş gözleriyle karşılaştım. Şu an çok acınası duruyordu. Yüzünden gülümseme eksik olmayan kız şimdi durmadan ağlıyordu. Bu, Batak'tan ve Gölge denen lanet heriften bir kez daha nefret etmeme neden oldu. Ah, bir de Taner denen ahmak vardı değil mi? "Anlattım." diyebildim sadece. Bir şey söylemeden yavaşça başını salladı ve önüne döndü. Dakikalar boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Polisler de içeriden çıkmadı. Sessizliği bozan Batu oldu. "Eylül?" dedi aklına bir şey gelmişçesine. Ne var dercesine bir mırıltı çıkardım ama ona dönmedim. "Sen oranın adresini nereden buldun?" İşte kaçtığım soru! Neden yalan söylediğimi bilmiyordum ama şu anda doğruları söylemenin hiçbirimiz için iyi olmayacağını biliyordum. "Ben, şey..," "Sen ne?" Sözümü kesen Nehir'e baktım. Çatık kaşlarla bana bakıyordu. "Doruk'un odasında bir kağıt buldum. Son bir ay içerisinde çalıştığı yerler ve aldığı ücretler yazıyordu. Bilmediğimiz birçok işte çalışmış." Bakışlarımı Nehir'den uzaklaştırarak karşımızdaki kafeye baktım ve devam ettim. "Çalıştığı yerlerin adlarının üzerini çizmiş. Yalnızca en son çalıştığı pizzacı ve...oranın adresi vardı. 20 bin için dövüşmüs." Gözlerim dolmaya başladığında sustum. Batunun kollarını sırtımda hissedince kollarımı ona sardım. Doruk'un odasında bulduğum kağıtta Işıklı MahallesiBatak Caddesi yazıyordu. Tek başıma gitmem hataydı biliyorum. Ama o an hemen gitmesem onu kaybedecekmişim gibi hissetmiştim. Değişen bir şey de olmadı. Onu kaybettim. Karakolda Gölge'nin bana anlattığı anısından sonra komiserin yanına gitmiş, Doruk'u mahallenin ara sokaklarından birinde bulduğumu anlatmıştım. Evet, yalan söylemiştim. Hoşlandığım çocuğun katillerini bildiğim halde susmuş, cinayet mahallini yanlış söylemiştim. Bu bir sokak dövüşü değildi. Pain place'de işlenen bir cinayetti. Hala Doruk'un kendisini 30 bin için feda ettiğine inanmıyordum. Eğer öyle bir şey yapmışsa ondan nefret edecektim. Bunu hem kendine hem de bize yapmaya hakkı yoktu. Polislerin ardından kafeye girmeyi başarmıştık. Neredeyse kafe açıldığından beri orada çalışan Furkan Mavi'ye durumu sorduğumuzda polislerin sıfır ipucuyla gittiklerini söyledi. Zaten Furkan da onu en son bizimle birlikteyken -dört gün önce- görmüştü. Kafe oturduğumuz süre boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Zaman zaman gözlerimiz dördüncü sandalyeye kayıyordu. Benim yanımdaki sandalyeye; bir zamanlar Doruk'un oturup bizi güldüren şakalar sergilediği sandalye... Aniden önümden geçen bedenle ellerime eğdiğim başımı kaldırdım. Nehir eline aldığı çantasıyla kafeden çıktığında Batu'ya döndüm. "Peşinden gitsene." Yanaklarını şişirerek arkasına yaslandı. "Sürekli ağlıyor Eylül. Onu ağlarken görmek istemiyorum." "Birlikte toparlanacağız unutma. O hepimizin arkadaşıydı." Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Her an ağlayacakmış gibi duran ben, ne de güzel tavsiyeler veriyordum öyle! "Yanında ol. Sen en azından ağlamadan bunu başarabilirsin. Ben yapamam." Başını anlayışla sallayarak ayağı kalktı. Yanımda durup bana doğru eğildiğinde hafifçe gülümseyerek ona baktım. Başımın arkasından tutup başımı göğsüne yasladı. Saçlarımda dudaklarının sıcaklığını hissedince kollarımı boynuna sardım. "Yanlış başına hareket etmeni istemiyorum. Bana-" "Haber veririm." diyerek sözünü kestim. "Görüşürüz güzelim." Ayrılarak bana güven verici bir bakış attı. Nehir'in peşinden giderken başımı iki yana sallayarak alnımı masaya koydum. Yol yakınken gerçekleri Batu'ya anlatmalıydım. Aksi halde bir daha ikisi de yüzüme bakmazdı. Kafeden çıktıktan sonra kendime eve kadar yürümeyi teklif ettim. Hava serindi ama yağmurun yağmaması şanslı olduğumu gösterirdi. Kollarımı göğsümde birleştirerek yavaş adımlarla yürümeye başladım. Ara sıra iki yanıma bakıyordum. Yalnız hissetmek kötü bir şeydi. Dört gün öncesine kadar bu yolları hoşlandığım çocukla yürürken her şey çok güzeldi. Ama şimdi... Yalnızdım. Nehir iyi değildi ve bu Batu'yu hem kahrediyor hem de çok yoruyordu. Öte yandan bir de üniversite vardı. Üç ay kadar sonra hepimiz belki de farklı şehirlerde olacaktık. Ben ne olursa olsun onlardan ayrı bir üniversiteye gitmek istemiyordum. Onların da böyle düşündüğüne emindim. Zaten şu saatten sonra iki gün öncesine kadar umutla kurduğumuz hayallerin yerini korumadığına emindim. Evin önüne geldiğimde cebimden anahtarı çıkararak kapının kilidine yerleştirdim. Anahtar elimde yavaşça dönerken evde kimsenin olmamasını diledim. Ama daha kapıyı açtığım anda kulağıma dolan sesler şansım beni bir kez daha terk ettiğinin kanıtıydı. Sıkıntıyla oflayarak içeri girdim ve kapıyı kapattım. Çantamı vestiyere astıktan sonra eğilerek ayakkabılarımı çıkardım. Vestiyerin yanındaki dolabı açarak ayakkabılarımı oraya bıraktım ve lacivert terliklerimi ayağıma geçirdim. Salona gecerken kulağıma annem ve babamdan başkasına ait olan bir ses duydum. Gözlerim kocaman açılırken sesin sahibini tanıdım ve koşar adımlarla salona girdim. Tahminimde yanılmadığımı, onu koltuğun kenarına oturmuş, anneme sarılırken gördüğümde anladım. "Bahar!" diyerek gözyaşımla ıslanmış ama gülen yüzümü umursamayarak kollarımı boynuna doladım. Arkaya doğru sendelese de annemin sayesinde dik durmayı başardı. Kolları beni güven verircesine sararken "Şükürler olsun." diye fısıldadım. Kollarımı ayırmadan yüzümü ondan uzaklaştırdım ve kızarmış gözlerine baktım. Gülüyordu ama Doruk'u öğrendiği için bir acı vardı gözlerinde. Elleriyle yanaklarımdaki yaşları silerken "Ağlama bakayım. Buradayım işte." dedi. "Bahar tekrar gitmeyeceksin değil mi?" dedim söylediğini umursamayarak. "Tatilde buradayım. Hadi ağlama artık." Derin bir oh çekerek tekrar ona sarıldım. Bahar gelmişti! Ablam gelmişti. Geçen yaz üniversiteyi kazandığı için Bursa'ya gitmişti. Neredeyse beş aydır onu görmüyordum ve çok özlemiştim. O benim en iyi arkadaşımdı. Aramızda iki yaş vardı ve ben bir ay sonra on sekizime girecektim. Üç ay burada olacaktı. Belki de ben her şeyimi anlattığım gibi Batak'ı da ona anlatabilirdim. Sırtıma binmiş bu yükten ancak böyle kurtulabilirdim. Bana göre insanlar üçe ayrılırdı: zekiler, aptallar ve her zaman sonunun ne olacağını düşünerek hareket eden korkaklar. Benim hangisi olduğum aşikardı. Arkadaşlarını aklınca korumaya çalışırken ölen arkadaşına son bir iyilik daha yapıp onu öldürenleri bildiği halde susan bir korkaktım. Bunun işe yarayacağını düşündüğüm için bir de aptaldım. Eve, sanırım sadece zeki değildim. Gölge denen aptal adam ise -adı üzerinde- tam bir aptaldı. Bunun böyle kapanacağını ya da çoktan kapandığını sanıyorsa yanılıyordu. Çünkü ben bu işin peşini bırakmaya niyetli değildim. O adamın birazcık aklı varsa ve gerçekten Doruk'un ölümünde bir payı yoksa arkadaşını polise verirdi, ben vermeden. Dün karakola gelerek yaptığı tehdit konuşması nefesimin hızlanmasına neden olsa da o ifayi verirken tek düşündüğüm şey arkadaşlarımdı. "Bir dakika." diye mırıldanarak yatakta doğruldum. Gölge'nin yaptığı tehdit onları ele verecek olan kişiyeydi, yani bana. Bu durumda Batu ve Nehir'e bir şey olmayacaktı. "İfadeyi değiştirebilirim." diyerek yorganı üzerimden attım. Aklıma gelen şeyle duraksayarak düşünmeye başladım. Eğer şimdi karakola giderek ifademi değiştirirsem, öğlene kalmaz polisler Batak'ı basardı. O herifin kaçacağından adım gibi emindim. Beni takip ederek ifademi değiştirmek için karakola geldiğini düşünürsek zarar gelmemesini istediği ya arkadaşıydı ya da değerlim dediği Batak'tı. Komodinin üzerindeki telefonuma uzanarak tuş kilidine bastım. Saat 8.15'ti. Babam çoktan çıkmıştır. Annemin ve ablamın hala uyuyduğuna bahse girerdim. Normalde aklımda öğleye kadar uyumak vardı ama geceden beri aklımı kurcalayan çok değerli Batak uyumamı engellemişti. Öncelikle oraya gitmeyi koyduğum aklımı çok zeki olduğu için tebrik ettim. Yataktan çıkarak odamdan çıktım. Sessiz olmaya özen gösteriyordum. Anneme sabahın köründe nereye gittiğimi açıklayamazdım. Koridorun sonundaki lavaboya girerek kapıyı kapattım. Aynadaki aksimle göz göze geldiğimde musluğu açtım. "Selam çirkin." diyerek yüzüme su vurmaya başladım. Evet, kendimi güzel bulmuyordum. Üst dudağım fazla yüksekteydi ve ben dudaklarımı normal bıraktığımda bile alt dudağımdan hemen ayrılıyordu. Dişlerim normalden küçüktü. Güldüğümde sol yanağımda hafif bir çukur oluşuyordu ama ben onu bir kusur olarak buluyordum. Gözlerim maviydi ve vücudumda en sevdiğim organımdı. Kaşlarım ise... Biraz kalınlardı. Bu hallerine alıştığım için almayı hiç düşünmedim. Tabi biraz da annemin etkisi vardı. Ablamın da kaşları benim gibiydi ama ona yakışıyordu. Dudaklarımı kesip atsanız karşınızda bir erkek var bile sanırdınız. Bir de uzun, sarı saçlarımı. Lavabodan çıkarak odama geri döndüm. Gardırobumun kapağını açarak hızlı bir seçim yaptım ve askıdan aldığım bordo ve üzerinde lacivert kareler olan gömleğimle krem rengi kazağımı çıkardım. Üzerimdeki pijama takımından kurtularak gömleği hızla üzerime geçirdim. Altına koyu lacivert kotumu giydikten sonra saçlarımı at kuyruğu yaptım. Telefonumu alırken aynada kendime son bir kez baktım. Odadan çıkarak vestiyerdeki sırt çantamı aldım ve telefonumu içine attıktan sonra ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Sessizce açtığım kapıdan yine sessizce çıkarak arkamdan yavaşça kapattım. Kollarım iki yanımda bana ayak uydurarak sallanırken oraya gitmemin saçma olacağını düşündüm. Sonuçta iki gün önce beni Batak'tan kovmuş, dün de oldukça etkili bir tehdit konuşması yapmıştı. "Bir daha sakın, Batak'a adımını atma." Ah, nereden bilecekti ki uslu kız olmayıp onu dinlemeyeceğimi? Bugün 23 hazirandı. Doruk öleli üç gün oluyordu. Toprağın altına gireli ise iki gün olmuştu ve her aklıma geldiğinde gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. Olmak da istemiyordum zaten. Yolu ezberlediğim için yürüyerek gitmeyi düşündüm. Hem taksicileri de bu lanet yere gelmekten kurtarmış olurdum. Işıklı Mahallesi. Bu yazı kaşlarımı çatmama neden olurken çantamdan telefonumu çıkardım. Evden 8.30'ta çıktığımı düşünürsek buraya yürüyerek gelmem bir saati bulmuştu. Batu buraya ondan habersiz geldiğimi öğrenirse çok kızardı. Nehir ise bir şeyler sakladığımı düşünürdü. Şu son üç gün adam akıllı oturup konuşamamıştık ve görünüşe bakılırsa bu durum Nehir'in pek de umurunda değildi. Onunla daha sonra konuşmayı aklıma not ettim ve asfalt yolda ilerlemeye başladım. Burası ön girişti. Genelde ilk defa gelenlerin -benim gibi- arka tarafı kullandığına emindim. Buraya gelirken iki belki birkaç defa daha düşünmeleri için o saçma çamuru oraya döşediklerine de adım gibi emindim. Yavaş adımlarla ilerlerken etrafı inceliyordum. Önüme çıkan ilk binayı gördüğüm gibi hatırladım. Burası o yerdi: Doruk'u bulduğum yer. Bayıldıktan sonra buraya getirilmiştim ve Gölge denen adam bana Bu gece bir ceset yeter sana gibi bir şey söylemişti. Nefes alış verişlerim hızlanırken adımlarımı oraya yönelttim. Görkemli büyük demir kapının üzerinde Hapishane yazıyordu. Köy ve küçük yerleşim yerlerindeki sağlık ocaklarına benziyordu. Alçak ve uzundu. Etrafı ise tellerle çevrelenmişti. Yutkundum ve parmağımı yavaşça tele uzattım. İnce demire dokunduğum an bedenime yayılan kuvvetli bir itme gücü ile hafif bir çığlık atarak geriledim. Elimi küt küt atan kalbime koyarak yönümü değiştirdim ve hızla ilerlemeye devam ettim. Pain Place. "Sonunda buldum seni." diyerek oraya doğru yürüdüm. Kocaman bina üç katlıydı ve ikinci katının tamamen cam olduğunu şimdi görebiliyordum. Her zamanki gibi dışarıya ses gelmiyordu. Bordo ve siyahın hakim olduğu dış yüzünden bakışlarımı çekip geçen sefer de burada olan kel görevlinin karşısına geçtim. Kaşları beni hatırlamış gibi çatılırken "Onunla konuşmak istiyorum." dedim. Ses tonumun kendimden emin çıkmasına özen göstermiştim. Adamın çatılan kaşlarının havalandığını düşünürsek başarmıştım da. "Akıllanmadın mı küçük kız?" dedi alayla. Çantamın askılarına asılarak sıktım. "10 da içerisi açılacak. Bir an önce uzaklaş istersen." "Akıllanmadım. Sorun mu var?" Ses tonum ağır abi gibi çıkmıştı. Zaten buraya bir kız gibi davranmaya gelmemiştim. Daha açılmamışsa içeride fazla ses yok demektir. Garipsermiş gibi yüzünü buruşturdu ve eli kulağına gitti. Kulağının içindeki siyah kulaklığı o zaman fark ettim. "Ulaş Bey içeride mi?" Gözlerimi kısarak kollarımı göğsümde birleştirdim. Demek adı Ulaş'tı. Ne kadar da uyumlu! Ağzımdan 'hah' sesi çıkarken görevlinin "Bir misafiri var." dediğini duydum. "Geçen gece ölen çocuğun arkadaşı." Elimle sağ kolumu sıkarak derin bir nefes aldım. Ölen çocuk. "Gölge diyor ki: Eğer o kapıdan girerse, yanıma gelene kadar attığı her adımda arkasına bakarak yürüsün." Görevlinin söylediği şeyle hareketsiz kaldım. Hala beni tehdit ediyordu demek? Başımı kaldırarak klube bir kez daha baktım. "Dışarıdan içeriye ses gider mi?" "Anlamadım?" Ona döndüm. "Buradan diyorum, bir şey söylesek içeriden duyulur mu?" Alayla sırıttı. "Dene istersen." Buradaki herkes benimle dalga geçmek zorunda mıydı? Ona doğru bir adım daha atarak ciddiyetle gözlerine baktım. "İkinci katın pencerelerinden birini açmalarını söyle." Kaşlarını çattı. "Saçmalama küçük kız. Evine gitsen iyi olur." "Sana hemen ikinci katın pencerelerinden birini açtırmanı söyledim." Sesim az öncekine göre yüksek çıkmıştı ve adamın elinin tekrar kulağındaki şeye gitmesiyle işe yaradığını anladım. "İkinci katın pencerelerinden birini açın... Söyleneni yap." diyerek elini kulağından uzaklaştıdı ve bana baktı. "Kendini ölüme götürecek olan söylediğin her sözü dinlerken sana buradan bakıp güleceğim." Bir şey demeden kapıdan uzaklaştım ve başıma kaldırarak iki büyük penceresi açılan ikinci kata baktım. Yapacağım şeyin beni ölüme götürmesi umurumda değildi. Onunla adam gibi konuşmaya gelmiştim. Derin bir nefes alarak dudaklarımı araladım. "Gölge!" Boğazımı yırtarcasına bağırmıştım ve kapıdaki görevlinin bile korktuğuna emindim. "Ne yapıyorsun?" Onu umursamadan devam ettim. "Dışarı çık! İçeri falan gelmiyorum. Sen buraya geleceksin! Duydun mu beni?" "Daha fazla devam etme." diye uyarıcı bir şekilde konuşan görevliye sinirle baktım. "Sen karışma." dedim tersçe. "Sadece bir uyarı ufaklık. Ona emir vermekle hiç iyi etmedin." Başımı yukarı çevirdiğimde pencerelere üşüşen insanlar gördüm. Bu biraz çekinmeme neden olsa da elimi yumruk yaparak cesaret aldım ve devam ettim. "Sen hariç herkes burada! Yoksa daha on sekizine bile girmemiş bir kızdan mı korktun?" Onu orada görmediğim her saniye daha da öfkeleniyordum. Durmaya niyetli değildim. "Çıksana dışarı! Seni zaten ancak arkamda görebilirim Gölge." Alayla arkama bakıp tekrar önüme döndüm. "Yoksa arkamdan mı çıkacaksın?.. Senden kor-" Pencerede beliren bedenle sustum. Yüz ifadem ona meydan okur gibiydi. O ise tepkisizce bana bakıyordu. Tek kaşını havaya kaldırarak öne doğru eğildiğinde söyleyeceği şeyi bekledim. "Devamını getirmeni bekliyorum." Az önce yarım kalan cümlemden bahsediyordu. Tüm pencereler neredeyse dolmuştu ve insanların bazıları şaşkın, bazıları ise alayla bana bakıyordu. Kurumuş dudaklarımı araladım. "Senden korkmuyorum." diye mırıldandım. "Az önceki afilli kız nerede?" Sesi bir demir kadar soğuk ve sertti. İşte şimdi o da bana meydan okuyordu. Sahi, az önceki cesaretim neredeydi? "Senden korkmuyorum." Bu kez daha yüksek sesle söylemiştim. Ama belli ki onu tatmin etme işti. "Buradan duyamıyorum. Belki yanında daha iyi duyarım. Bekle." Penceredeki bedeni yok olduğunda kendimi yere çivilenmiş gibi hissettim. Yanıma geliyordu. Bakışlarım klubün kapısında takılı kalırken gerçekten ondan korkup korkmadığımı merak ettim. Kapı sertçe açılarak geriye savrulduğunda onu gördüm. "İçeri geç Stef." "Efend-" "Geç içeri!" Bakışlarını benden bir saniye bile ayırmadan kurduğu cümleler irkilmeme neden olurken ayaklarım hala hareket etmiyordu. Görevli içeriye girdiğinde aramızda iki adımlık mesafe bırakana kadar bana doğru yürüdü. "Hadi şimdi söyle. Buradayım, dışarıda." Az önce kapanmayan ağzım şimdi niye açılmıyordu? Ondan gerçekten bu kadar korkuyor muydum? Yaşı 20' den büyük olamazdı. İri yapılı değil aksine zayıftı. Ringteki hali gözümün önüne geldiğinde kaslı olduğunu hatırladım ama insanların üzerinde bu şekilde hakimiyet kurması normal değildi. Allah kahretsin! Sakalı bile yoktu! Neden ağzımı açıp da 'senden korkmuyorum' diye bağıramıyordum? "Söylesene!" Omuzlarım kalkıp indiğimde bakışlarımı kaçırdım. Ondan korkmayan kız bir bağırmasıyla irkilmişti. "Bana bak. Gözlerini bana çevir." Bakışlarım tekrar onu bulduğunda yeşillerinin koyulaştığını gördüm. "Senden korkmuyorum!" diye bağırdığında beni taklit ettiğini anlamam saniyelerimi almıştı. "Benden korkmuyorsan niye ağzını açıp tek kelime bile edemiyorsun?" Gözlerimin yandığını hissederken onun yanında ağlamamak için kendimi sıkmaya başladım. "Dışarı çık Gölge!" diyerek önüme geçti ve başını ikinci katın penceresine çevirdi. "Sen ancak benim arkamdan gelirsin zaten! Yoksa arkamdan mı çıkacaksın?" diyerek bana döndüğünde başını onaylamazca iki yana salladı. "Değilmişim. Aslına bakarsak önünde olduğumu söyleyebiliriz değil mi?" Yanağımın içini ısırdım. "Değil mi?" Bir şey söylemeden yüzüne bakmaya devam ettim. "Çelik öldüğünde seni aradım ve gelip onu almana izin verdim. Sana buradan gitmeni ve bir daha adımını bile atmamanı söyledim." "Buraya polise gi-" Sonunda ağzımı açtığımda beni dirseğimi sertçe tutarak susturdu. "Git, polise git. Dün neden değiştirmedin ifadeni? Anımın bir etkisi mi oldu?" Kolumu çekmeye çalıştım. "Ruh hastasısın! Bırak beni." Kolumu daha çok sıkarak yüzünü bana yaklaştırdı. "İstediğine git. İkinci bir uyarı yaparak sana o şansı bir daha tanımayacağım. Ama eğer," diyerek kolumu biraz daha sıktı. "O siktiğimin ayakları bir kez daha buraya gelirse, yemin ederim acımam ve bana emir vermenin cezasını Hapishaneye girerek ödersin." Kolumu iterek beni bıraktığında arkaya doğru sendeledim. Diğer elimle kolumu ovuşturmaya başladım. Siktiğimin ayakları mı demişti? Kolumu hissetmiyordum bile. Buraya gelmek hataydı. Kesinlikle buraya gelmek koca bir aptallıktı. Hızla aldığı nefesleriyle karşımda duran kişiye hiçbir şey söylemeden arkama döndüm. Kesinlikle buradan çıktıktan sonra polise gidip bildiğim her şeyi anlatacaktım. "Bir daha sakın." diyerek dişlerinin arasından tısladığında tuttuğum kolumu bırakarak hızla arkama döndüm. "Sen..." dedim öfkeyle. Nefesim hızlanmaya başlamıştı. "Adını değilde saçma bir lakabı kullanarak insanların üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan bir dengesizsin." Kulağıma ulaşan uğultuları umursamadan tekrar arkama döndüm. Peşimden gelerek koluma yapışması olası mıydı? Evet. Peki korkuyor muydum? Belki. Ama durmayacaktım. Ve buraya asla bir daha gelmeyecektim. Ne olursa olsun Batak'a tekrar gelmeyecektim. Düşündüğüm gibi olmamıştı. Gelip koluma ikinci bir işkence uygulamamıştı. Elimi koluma götürmemek için kendimi zor tutuyordum. Çok acıyordu. "Bana ve bana ait olan her şeye..." diyerek sustuğunda duraksadım. Ne söyleyeceğini merak ediyordum. "Zarar veren herkesin..." Tekrar sustuğunda derin bir nefes alarak beklemeye başladım. "Ona ait ne varsa, elinden alana kadar durmam. Bana karşılayamayacağın bir zarar verirsen, geri dönüşü olmayan bir yola girmek zorunda kalırız." Bu sefer durmadan yürüdüm. Verdiği mesaj bence gayet açıktı ama bunu buradan uzaklaştıktan sonra tekrar düşünecektim. Yanından geçerken Hapishane'ye yüzümü buruşturarak baktım. Doruk'u burada bulduğum gece gözümün önüne geldikçe deli oluyordum. Hafifçe titremeye başlayan bedenimi zorlukla hareket ettirerek yerde gördüğüm orta büyüklükteki taşı elime aldım. Nefesimin hızlanması iyi bir şey değildi. Vücudum titriyordu ve şu anda astım krizi geçirmem olasıydı. Ne de olsa az önce yüksek dozda adrenalin vücudumun en derinlerinde kendine yer bulmuştu. Karşımdaki cezaevine -ya da sağlık ocağı her neyse- bir kez daha bakarak elimdeki taşı oraya attığımda olacak olanları düşündüm. Bana ve bana ait olan her şeye, demişti. Ağzımdan 'hah.' sesi çıkardım ve elimi yavaşça havaya kaldırdım. Zarar veren herkesin... Taşla birlikle yumruk yaptığım elimi hafifçe geriye doğru uzattım. Ona ait ne varsa... Tellerin yüksekliği o adamın boyundan neredeyse yarım metre daha uzundu. Taşı daha yukarıya fırlatabilirsem işim kolaylaşırdı. Elinden alana kadar durmam. "Kes artık sesini!" diyerek Gölge'nin beynimde yankılanan sesini kulak ardı etmeye çalıştım. Taşı var gücümle karşıya attığımda telin üzerinden kılpayı geçtiğini gördüm. Ama ne yazık ki tellerle giriş kapısı arasında bir taşı fırlatmak için yeterli bir alan yoktu. Fazla uzaklardı. Ona zarar vermek istiyordum. Ona ait bir şeye şu anda büyük bir zarar vermek istiyordum. Etrafa bakınmaya başladım. Hava düne göre fazla sıcaktı ve bu beni bunaltıyordu. Tellerin başladığı duvarın hemen yanında bir ağaç vardı. Ağacın önünde ise ağaçla aynı boyda olan bir direk vardı. Elimi gözlerime siper ederek direğin ucundaki yumruk büyüklüğündeki metale baktım. "Kamera." diye mırıldandım. Aklıma gelen fikirle ruhsuzca sırıttım. Ulaş Bey'e güzel bir gösteri sunabilirdim. Kazağımı pantolonumun içine sıkıştırdım. Yerden ikinci bir taş aldım ve kazağımdan içeri attım. Sırt çantamı yere bırakarak kendimden emin adımlarla ağaca doğru yürüdüm. Derin bir nefes aldım. Ellerimi ağacın en alttaki dallarına uzatarak beklemeye başladım. İlacımı kullansam iyi olacaktı. Ama çantamın yanına gitmeye üşendiğimden vazgeçerek sağ ayağımı kaldırdım ve kendimi yukarı çektim. Burnuma gelen şeftali kokusuyla hafifçe gülümsedim. Başımı kaldırarak yukarıdaki dallara baktığımda seyrek de olsa yeni olmaya başlamış küçük şeftaliler gördüm. Benim için kazançlı olacağa benziyordu. Sol ayağımı belimin hizasındaki dala kaldırdım ve ellerimle sıkıca tuttuğum dallara asılarak biraz daha yukarı çıktım. Biraz daha... Ve biraz daha... Direkle aynı hizaya gelince durdum. Kendimi dengeye alarak bedenimi hafifçe doğrulttum. Direğin arkasında direk Hapishane'ye bakan bir kameranın daha olduğunu gördüm. Bu işimi kolaylaştırıyordu işte. Dikkatle kazağımın içinden çıkardığım taşı sağ elime aldım. Hapishane denen yeri incelemeye başladığımda ağzımın şaşkınlıktan açılmasına mani olamadım. Hiç penceresi yoktu. Yalnızca girişteki sol odada vardı ve yer yer üst duvarlarda kare şeklinde oldukça küçük parmaklıklar vardı. "Aptal adam." dedim dişlerimi sıkarak. İnsanları burada havasız bırakıyordu. Güneşi görmelerini engelliyordu. Gözlerim dolmaya başlarken Doruk'un gözlerimin önünde beliren cansız bedeni tekrar titrememe neden oldu. Elimi başımın gerisine uzattım ve sonucunun ne olacağını umursamadım. "Allah belanı versin!" diyerek taşı şimdi daha yakın olan girişteki cama fırlattım. Kulağıma gelen parçalanma sesleriyle bakışlarım bir zamanlar yerinde cam olan pencereye kaydı. Tek pencerenin orada olduğunu düşünürsek orasının Gölge'ye ait olması muhtemeldi. Bir elimle dalı sıkıca tuttum ve önümdeki yola bakan kameraya uzandım. Yavaşça kendime çevirdiğimde ağladığımın belli olmamasını umdum. "Selam Gölge. Ben az önce buradan ikinci kez kovduğun kızım." diyerek diklendim. "Ben, elinden arkadaşını aldığın kızım. Ben," diyerek sesimi yükselttim. "Senden korkmuyorum! Hapishane'ne yeni bir cam taktırsan fena olmaz. Diğeri eskimişti zaten." Uzanarak yan taraftaki yeni olmaya başlamış yeşilimsi şeftaliyi kopardım. "Sana bir tavsiye vereyim mi Gölge? Polisler akşama orada olur. Gerçekten Doruk'un ölümünde bir payın yoksa kaç kurtul derim. Bu sana yapacağım ilk ve son iyilik." Elimdeki şeftaliye ısırarak sırıttım. "Şeftali için sağol. Evimin bahçesindekiler kadar olmasa da idare eder. Bir gün beklerim." diyerek kendimi de şaşırttım ve ona göz kırptım. Kameranın önünden çekilmeden önce kesilmeye başlayan nefesimi ona belli etmemeye çalışarak tuttum. Birkaç saniye sonra bıraktığımda "İyi günler Ulaş." diyerek sırıttım ve bir alt dala basarak aşağı inmeye başladım. Sinirlenmiş olması muhtemeldi. Sonuçta değerlisine ait bir yere zarar vermiştim, Hapishanesine. Ve şu anda bir ağaçla bakışıyordu. Burada olduğumu daha önce gördüğünü varsayarsak, şu ana kadar kimsenin gelip beni alıp ona götürmemesi mantıksızdı. Belki de daha görmemişti. Her neyse! İkinci olasılık benim işime daha çok yarardı. Bu yüzden vakit kaybetmemek adına yerde duran sırt çantamı aldım ve hızlı adımlarla buradan çıkmak için yürümeye başladım. Pain Place'in önünde beni rezil etmişti. Beni kendi cümlelerimle vurmasını beklemiyordum ama yapmıştı işte ve ben de karşılığında ona zarar verecek bir şey yapmıştım. Doğrudan olmasa bile Hapishane'ye verdiğim hasarın ucu ona dokunuyordu. Şimdi kendime bir daha buraya gelmeyeceğim diyerek oyun oynamayacağım. Çünkü az önce yaptığım şeyin onun gözünde mantıklı bir açıklaması yoktu. Ama en azından ona ondan korkmadığımı göstermiştim. Yani sanırım. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD