SOYUN

2243 Words
KUMAR BÖLÜM 4 MARAL: Amcam sanki çok güzel bir aile toplatısının ortasındaymışız gibi mangal yaktırıyordu. Hizmetliler annemler herkes aşağıdaydı. Annem ve yengem masayı donatmak için canla başla çalışıyorlardı. Bana her zamanki gibi kimse bulaşmıyordu. Odamda oturuyordum. Artık ne kitaplar ne internet sıkıntımı dağıtmıyordu. Benim bu sabah bir hocanın önüne oturtup "evet" dedirtmişler ve hayatımı elimden almışlardı. Sahip olduğum her şeyi geride bırakıp Bektaş'la Amerika'ya gidecektim. Karısı olarak hem de. Okul başladığında beni göremeyen arkadaşlarım, hocalarım şaşırır mıydılar acaba? Bektaş'ı çocukluğumdan beri zihnimde hayal kahramanı olarak yaşatmıştım. Çocukken konağa gelirlerdi ailecek, gençti, yakışıklıydı. Ben çocukken, yaşıtı genç kız olanlar etrafında dolaşırdı. Sonra Amerika'ya gitti ve sadece adı kaldı geride. Annesinin göz yaşlarında, babasıın gururla karışık öfkesinde hep o vardı. Ben de sırf onun gibi olmak, amcamın eksiğini gidermek için doktor olmak ama en iyisinden olmak için kendimi paraladım. Attığım her adımda, hocalardan duyduğum her takdirde: "Acaba duysa hoşuna gider mi? Benimle gurur duyar mı?" sorusu vardı. Artık ağlamak da anlamını yitimişti. Suratımı muşmulaya çevirmekten başka bir işe yaramıyordu. Çaresiz aklıma Bektaş geldi. Uzun esmer boyu, yapılı vücudu...Aslında hatıramda canlandırdığım ve sosyal medyada nadiren gördüğüm gibiydi. Yüz hatları düzgün, bakışları keskin ve ciddi bir erkekti. Bana vurmak üzereyken abimin elini tutmuş beni korumuştu. Peki Amerika'da yalnız kalınca neler olacaktı? Onun evinde karı koca olarak beni nasıl bir hayat bekliyordu? Onun hayatına dahil olabilecek miydim? Okul yarım kalacaktı ama ben çalışırdım. İnternet diye bir şey vardı. Çalışırdım okula dönünce de takır takır geçerdim komiteleri. Bektaş'ın kayıtlarını da izlerdim. Kocaman bir kitaplığı olduğuna da emindim. İçimde çok derinlerimde bir yerde bir genç kız kendi kendine endişeleniyordu: "Acaba Bektaş beni beğenmiş miydi? Bana çocuk dediği fikrinden vazgeçmiş miydi? Benim artık çocuk değil genç bir kız olduğumun, yetişkin bir kadın olmaya hazır olduğumun farkında mıydı?" Çalan kapının sesiyle irkildim. Gülizar beni aşağıya çağırdıklarını söylüyordu. Aynaya yaklaştım. Ağlamaktan çökmüş gözlerime baktım. Elimi yüzümü toparladım, saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Yine her bir bukle bağımsızlığını ilan etmişti. Aşağıya indiğimde Bektaş yeni gelmişti, masanın başında oturuyordu. Arada babasıyla, bazen de abilerimle muhabbet ediyordu. Bana asla dönüp bakmıyordu. Biraz önce zihnimden geçen soruların cevabını almıştım. Ben Bektaş'ın umrunda değildim. Görevini yapacak hayatına devam edecekti. Sofraya oturduk. Etler servis edildi. Bektaş coşkuyla bu lezzeti ne kadar özlediğini anlatıyordu. Amcamın bakışları yüzümde dolaştı sonra konuşmaya başladı. BEKTAŞ: Aile sofralarından çok haz etmem ama bu sefer özlediğimi itiraf etmek zorundayım. Etler pişip de tabaklara geldiğinde kokusunu içime çektim. Amerika'da katıldığım hiçbir barbekü partisi şu zevki veremezdi. Maral masanın başında somurtmuş telefonuna bakıyordu. Ertesi gün evlenecek bir kızın hevesi yerine telefona bakan bir ergen tavrı sergiliyordu haliyle. Babamla mangal başı sohbetimizden sonra babam masanın başına oturmuştu. Sağında ben, karşımda Vedat, Vural vardı. Maral çaprazıma oturtulmuştu. Tabağındakileri didikliyordu. Babam ona anlayışlı gözlerle bakıp rakı bardağını masaya bıraktı. “Maral,” dedi, “Bakalım bizim doktor hanım neler öğrenmiş.” Maral iç geçirdi. “Amca lütfen, sınav haftası travmam çok taze zaten.” Masada gülüşmeler oldu ama Maral'ın gözlerindeki o anlık ışıltıyı ben yakalamıştım. Cevap verecek olmanın heyecanıydı bu. Sandalyeme yaslandım. Bu eğlenceli olacağa benziyordu. Babam kaşını kaldırdı. “Tamam basit soruyorum. Acile bir hasta geldi. Ani başlayan, yırtılır gibi göğüs ağrısı var. Ağrı sırtına vuruyor. Ne düşünürsün?” Maral hiç acele etmedi. “Akut koroner sendrom olabilir,” dedi. “Ama ağrının sırtına vurması ve ani başlaması aort diseksiyonunu düşündürür.” Elimdeki çatal durdu. Babam başını salladı. “Güzel. Peki ne yaparsın?” “Önce vital bulgulara bakarım,” dedi. “Tansiyon farkı var mı, nabızlar eşit mi. EKG çekerim ama diseksiyonu dışlamaz. Şüphe varsa BT anjiyo isterim.” Ses tonu sabit. Ezber değil. Düşünerek cevap veriyor. Babam devam etti. “Eko?” “Yatak başı bakılabilir,” dedi Maral. “Özellikle instabil hastada. Perikardiyal efüzyon var mı diye.” Gözümü ondan çekmedim. Babam vazgeçmiyordu, vitesi arttırdı, hafif zorladı. “Peki diseksiyon tip A çıktı. Ne olur o zaman?” Maral omuz silkti. “Cerrahi acil olur amca. Mortalite yüksek. Zaman önemli.” Babam sordu: “Nasıl cerrahi?” Maral bir saniye durdu. “Detayını bilmiyorum,” dedi. “Ama çıkan aortun tutulduğu tiplerde greftle onarım yapılıyor. Kapak etkilenmişse değiştirilebilir. Ama teknik kısmı siz cerrahların işi.” Masada sessizlik oldu. Maral bilmediğini açıkça söyledi uydurmadı. Babam da bunun farkındaydı. Babam bir an Maral'a baktı. Sonra hafifçe güldü. “Bilmediğini söylemen hoşuma gitti,” dedi. “Çoğu öğrenci bilmediği şeyi uydurur.” Maral da gülümsedi. “Ben daha kesmiyorum amca. Şimdilik düşünmeyi öğreniyorum.” İçimde küçük bir şey yer değiştirdi. Karşımdaki kız sandığım kadar kuş değildi. Ayakları yere basıyordu. Babam bardağını kaldırdı. “Temel sağlam,” dedi. “Üçüncü sınıf için gayet iyi.” Maral rahatlamış gibi abartılı bir iç geçirme yaptı: “Yani beni aile grubundan atmayacaksınız?” dedi. Babam kahkaha attı. “Daha çok yolun var. Ama fena gelmiyorsun.” Ben hâlâ sandalyemdeydim. Biraz önce izlediğim küçük gösteri hem Maral'ı, hem de Maral'la babam arasındaki usta çıkark ilişkisini anlatıyordu bana. Benim olmadığım yıllarda babam tüm ilgisini Maral'a aktarmıştı. Amerika’da her gün asistanlara soru soruyorum. Onların gözünde ben buyum. Burada ise… Maral’a bakıyorum. Evet o sandığım kadar çocuk değildi. Ama hâlâ bana küçük geliyordu. Yine de az önce masada bütün tecrübesizliğine rağmen ezilmemişti. Ve bu, beklediğimden daha rahatsız ediciydi. Babam, biraz önceki sohbetin hafifleştirdiği havada etrafında baktı. Yenibir fitilin ateşini yakmak üzereydi: "Hanımlar, sabah gençler başvuru yapacak. Siz de hazırlığınızı yapın. Yarın akşam nikahımız var. Sonra Bektaş Amerika'ya dönecek. İşlemler bitince Maral'ı burdan uçağa bindiririz korumalarla. Bektaş oradan alır. Planımız bu. Daha fazla zaman kaybedemeyiz." Nikah deyince Maral'ın gözler büyüdü şaşkın şaşkın bakındı etrafında. Annem hemen atıldı: "Aziz bey gelinlik almamız lazım. Her şey tamam da gelinlik bari olsun." Babam:"Tamam hanım, alabiliyorsanız, yetişiyorsa alın." Maral bıçak gibi keskin bir sesle kesti konuşmayı: "Hayır. Gelinlik falan istemiyorum." Annemler hemen atıldılar, türlü sözlerle ikna etmeye çalıştılar ama nafile. Maral gelinlik giymeye ikna olmadı. Yengem birkaç damla göz yaşı bile döktü ama Maral ikisinin de gözünün yaşına bakmadı. En son yengem bana döndü: "Bektaş oğlum, bari sen bir şey söyle. Gelinliksiz olur mu? Yengem nasıl olmuştu da Maral'ın beni dinleyeceğini düşünmüştü bilmiyorum. "Ben ne diyebilirim yenge, giymek istemiyorsa saygı gösterelim." Maral yüzüme bile bakmıyordu. Müsaade istedi. Annemleri masada somurtur halde bırakıp odasına çıktı. MARAL: Aynanın karşısında kendime bakıyordum. Birazdan bu akşam evlenmek için nikah başvurusu yapmaya gidiyoruz. Bu sebeple Bektaş'la ilk defa baş başa kalacağız. Heyecanımı kendime bile itiraf edemiyorum. Ankara'ya geldiğinden beri benimle hiç iletişim kurmayan, duruma itiraz etmeyen, benim isyanımı görmeyen adama heyecanlanmak benim için çok onur kırıcı. Başımın üstünde yarım topladığım saçlarım dalga dalga sırtıma iniyor. Siyah elbisem, siyah sandaletlerim ve minik siyah çantamla çıkmaya hazırdım. Kapı tıkladı yengem: "Hadi kızım Bektaş seni aşağıda bekliyor." dedi, çantamı düzeltip çıktım. Bektaş kapı önünde amcamın lüks arabasının direksiyonundaydı. Koruma aracı hemen arkamızdaydı. Arabanın kapısını açıp bindim. Kemerimi taktım. Bektaş bej rengi pantolon, beyaz keten gömlek giymiş. Gömleğinin üst düğmeleri açık. Düğmelerinin aralığından geniş göğsü seçiliyor. Arabaya bindiğim anda hareket ettik. Tam da beklediğim gibi aramıza rahatsız edici bir sessizlik çöktü. İlk konuşan ben olmayacaktım. Bektaş gözleri yolda, direksiyonda dikkatli: "Dün öğlen Uygar'la görüştüm." Bu bahsettiği Uygar'ı tanımam gerekiyor sanırım. "Uygar hocayla mı?" Bektaş sırıttı: "Senin için hoca, benim sınıf arkadaşım." Doğru kişiyi tahmin edince heyecanımı gizlemedim: "Komiteden bahsetti mi geçmiş miyim?" Bektaş benim hassas noktamı bulmuş olmanın vermiş olduğu keyifle: "Bilmem onu söylemedi ama kurul baya etkilenmiş senden. Seneye olmayacağını söylemedim." Benim hassas noktamı bulduğuna göre, bunun beni ne kadar üzdüğünü de bilmesi gerekirdi ama Bektaş benim hassasiyetimle dalga geçiyordu. "Seneye burada olmayabilirim belki Amerika'da devam ederim. Amcam öyle söyledi." Sanırım amcamın sözünün bende bu kadar önemli olması biraz gerdi onu. Tek kaşını kaldırdı: "Amerika'da tıp okumak... Benim iznimi alman gerektiğini biliyorsun değil mi?" O dakikaya kadar dışarıya bakıyordum. Son cümleden sonra başımı çevirip Bektaş'a baktım: "Neden senin iznini alıyorum?" dedim. O dakikaya kadar yola bakan Bektaş ilk defa bana döndü. Gözlerimin ta içine bakarak: "Kocan olduğum için." Gözlerimi kaçırmadım. Aksine biraz daha yaklaştım. Onun ifadesinden bir şey seçemiyordum, ama benim gözlerimden alev fışkırdığına emindim: " Kocam olman, beni senin kölen yapmaz. Sen olayı yanlış anlamışsın. Ben orada okumak istersem okurum." Bektaş tekrar yola döndü. "Onu göreceğiz." dedi. Yolun devamında hiç konuşmadık. Sessizce fotoğraf çektirip kan verdik. Akşam için nikah saati alındı. Eve döndük. Aramızda doğru dürüst hiçbir konuşma geçmedi. Eve döndüğümüzde odamda hazırlanmış küçük bir valiz vardı. Annemlere döndüm, hiç konuşmamama rağmen neyi sorduğumu anladılar: "Akşam Bektaş'la otele gideceksiniz ya kızım onun için hazırladık." yatağımın üzerine beyaz renkli takım elbise bırakılmıştı. Belli ki gelinlik aldıramayınca bunu ayarlamışlardı. Otel olayını ilk defa duyuyordum. Bektaş'la otele gitmek, artık hangisine gerileceğimi şaşırmıştım. Belki de otelde olmak bu gece evde olmaktan, herkes bakarken aynı odaya çıkmaktan daha iyiydi. Nikah saatine kadar odamdan çıkmadım. Yemek de yemedim. Vücudumda iğneli ürpertiler dolaşıyordu. Bektaş'ın arabadaki tavrı. Benimle hiç konuşmaması. Bütün bu hareketleriyle bu adamın birazdan kocam olacak olması. İçimdeki dehşet bir türlü geçmiyordu. Başka bir derdim daha vardı. Yüzlerce kere aramama rağmen babam, telefonlarımı açmamıştı. BEKTAŞ: Arabaya yanıma bindiğinde ilk defa bu kadar yakın durduğumuzu fark ettim, içeriye yaydığı hava görmezden gelinecek gibi değildi. Maral kendine doğru doğal bir çekim yaratıyordu ve bu benim kaçmam gereken şeydi. Eğer bu çekime yakalanırsam, bir daha kurtulamamaktan korkuyordum. Bu küçücük kızın beni kendine bağlaması ihtimali beni paniğe sürüklüyordu. İçine düştüğüm bu panik de beni ona karşı ters davranmaya itiyordu. Salonda onun büyüyüp serpilmiş halini ilk defa görüp artık o küçücük kız olmadığını anladığımda içime yerleşmişti bu telaş. Okumasına izin vermeme ihtimalini duyunca gözlerini gözlerime dikti. Masmavi gözleriyle yüzüme baktı. O kırık bakış... Amerika'da yıllardır yaşayan biri için mavi göz sıradandır, ama bebeklerinde okyanus ışıltılarının oynaştığı, öfkenin kabarıp oturduğu iri, mavi gözler sıra dışıdır. O an kalbimin ufaktan teklemediğini söylersem yalan söylemiş olurum. Gözlerimi dudaklarına indirmek istemediğim için yola döndüm. Daha dün gece sofrada babamın sınavına cevap verirken dikkatimi çekmişti, küçük ağzını çevreleyen şekilli, dolgun, pembe dudakları. Ben Bektaş Nizamoğlu'ydum. Yirmi iki yaşındaki genç kızlara tutulmak için fazla büyüktüm. Karşımdaki Maral olsa bile. Kan vermek için koltuğa oturduğunda titremedi bile, izin verilse enjektörü alıp kanını kendisi alabilirdi. O titremeden duran haline rağmen elini tutmak istedim. İlk yan yana kalışımızda içimde uyananlar hiç hayra alamet değildi. Onun benden nefret etmesi lazımdı. Benden umut bulamamalıydı. Bulamamalıydı ki vakti gelince ayrılması kolay olsun. Nikah saati yaklaştığında babam odama girdi. "Hayırdır baba, nikah öncesi eğitime mi geldin?" kastettiğim şey babamın kaşlarını çatmasına neden oldu. Babam, "Aslında niyetim o değildi. Madem konuyu açtın. Sen Amerika'da yüzlerce prova yapmışsındır. Şüphem yok. Yine de söyleyeyim. Evleneceğin kız orada yatıp kalktığın kaltaklara benzemez. Yirmi iki yaşında bakire bir kız olduğunu unutma. Kibar ol. Sakın canını yakma." dedi. Konuyu kendim açıp şaka yapmıştım ama benim de yanaklarım kızarmıştı. Babam bana ders vermenin rahatlığıyla, "Akşam otele gideceksiniz, çantanı hazırla. Annenler hazırlayacaktı, çekindiler." dedi. Otel odası fikri mantıklıydı. Herkesin gözünden uzakta olmak daha iyi olurdu. Hemen kendime ufak bir çanta hazırlayıp kapıya koydum. Hizmetli alıp arabaya indirdi. Nikah saati geldiğinde takım elbisemi giyip salona indim. Masa hazırlanmış tam ortasına güzel bir arajman bile konmuştu. Annemin işleri... Kapı çaldı ve nikah memuru içeri girdi. Adam masaya defteri koyduğunda herkes kapıya döndü. Maral kapıya gelmişti. üzerinde beyaz pantolon ceket bir takım içinde göbeğini açıkta bırakan aynı kumaştan bir büstiyer vardı. Saçları tamamen açık, karmaşık bukleler halinde sırtını kaplıyordu. Topuklu beyaz ayakkabılarının üzerinde masaya yaklaştı. Yanımda durdu. Dönüp bakmaktan kendimi alamadım. Maral'ın yaydığı çiçek kokusu, hafif, ferah, rahatlatıcı bir koku. Bu kokuyu çok uzun zaman hatta asla aklımdan çıkaramayacaktım. Masaya oturduk. Memurun sorularına sakince cevap verdik. Defter önce Maral'a gitti. Kalemi ince uzun zarif parmaklarıyla tutarak imzasını attı. Sonra ben attım. Memur bizi karı koca ilan ettikten sonra Maral'ı yanaklarından öptüm. Yanaklarının ipeksi dokusu dudaklarıma değdi. Bunun yavaş yavaş insanı kendine müptela eden bir zehrin ilk damlası olduğunu bilmiyordum. Bizimkilerin elini öptük. Maral annemin karşısına geldiğinde annemin gözleri yaşlıydı. Elini yanındaki çantaya attı, Maral'ın kollarını altın bileziklerle doldurdu. Maral, "Yenge bunlar ne? Ne gerek vardı?" dedi. Annem hafifçe kaşlarını çattı: "Artık bu kadarına da karışmayın. Gelinlik giymedin Maral, nikahınızı kimseye söylemeyeceğiz dedik sadece o adama dediniz tamam. Ama bu işler geçtiğinde memlekette davullu zurnalı, halaylı, zılgıtlı bir aşiret düğünü yapacağız size. Bu da burada sözüm olsun." dedi. Herkes annemin hayaline gülümserken Maral, "Yenge.." dedi. Annem " Yenge değil anne," dedi. Maral gözlerini isyanla açtı. Memur gittikten sonra herkes salonda oturuyordu. Hizmetli şarap servisi yaptı. Maral, kadehi dudaklarına götürüyor ama içmiyordu. Ben kadehimi iki üç yudumda bitirdim. Babam, "Haydi bakalım yeni evlileri uğurlayalım," dedi. Yengem ağlıyordu, annem de öyle. Maral ise kendini tutuyordu, bana zayıf görünmek istemediği ortadaydı. Arabaya geçtik. Maral yanıma oturdu. Bu anı hiç böyle hesaplamamıştım. İmzayı atacak arkamı dönüp gidecektim. Şu an durum öyle görünmüyordu. Arabayı çalıştırmak için uzattığı elim titremiyordu belki ama kalbimin göğüs kafesinde çırpınmadığını söyleyemeyecektim. MARAL: Arabanın içinde tanıdık ağır sessizlik. Bektaş arabayı kullanıyor. Bir kadeh şarap içti umarım çevirmeye yakalanmayız diyorum içimden. Koruma aracı hemen arkamızda her zamanki gibi. Otelin büyük kapısından içeri girdik. Yan yana yürüyen iki yabancı gibi bankoya yaklaştık. Ben bir iki adım gerideyim. Bektaş resepsiyonda işlem yaptırıyor. Arkasına döndü, koskocaman salonun ortasında kayıp gibiyim. Etrafımda kalabalık akıyor, insanlar gülüyor, eğleniyor, bense şu an girdabın ortasında sürüklendiğim yerin neresi olduğuna karar veremiyorum. Etrafıma boş boş bakarken ilk defa adımı duyuyorum ağzından: "Maral! Kimliğini versene! Evlilik cüzdanını da!" İrkilip elimi çantama attım. Nikah memurunun bana verdiği cüzdanla kimliğimi uzatım. Bektaş işlemleri yapıp yanıma geldi. Belime hafifçe dokunup beni asansöre yöneltti. Görevli önümüzden gidiyor biz onu takip ediyorduk. Oda kapısına geldiğimizde görevli kapıyı açtı, Bektaş elini cebine atıp bahşiş verip gönderdi görevliyi. Kravatını gevşeterek odanın ortasına doğru yürüdü. Bense odanın ortasında öylece kalakalmıştım. Geniş bir balayı suitiydi burası. Tepside şampanya, meyve tabağı, atıştırmalıklar hazırlanmış, yatak gül yapraklarıyla süslenmişti. Bektaş yayıldığı kanepeden ayakta duran bana baktı. "E ne duruyorsun, soyun."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD