KARŞILAMA

2229 Words
MARAL: Gece boyunca sağlıklı uyku uymamıştım. Sabah gözlerimi araladığımda yatakta yalnızdım. Pikeye sıkı sıkı sarılmıştım. Duştan su sesi geliyordu. Bektaş duş alıyor olmalıydı. Gece bana dokunmamıştı, söz verdiği gibi. Bektaş'tan öyle bir söz istememiştim ama, onunla sevişmeye hazır olmadığımı da biliyordum. Yine de Bektaş, biraz daha ısrarcı olsun isterdim. "Saçmalama Maral, istiyor musun istemiyor musun? Sen de artık karar ver. Sadece yirmi iki yaşında cinselliğin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsun." diye kendime kızıp yataktan yavaşça süzüldüm. Aynadaki görüntüme baktım, üzerimdekilerle sabaha kadar yanımda yatmış ve bana dokunmayı aklından bile geçirmemişti. Bu gerçek içimde ince bir sızı yarattı. Etrafımın hep güzelliğimin övmesine alışkındım ama yetmiyordu demek ki. Aynadaki halim bana çok zavallı geldi. Kendimden utandım. Valize yürüdüm. Kot pantolon geldi elime, bir de body giydim. Kanepeye oturdum. Hiçbir şey düşünemeden boşluğa baktım. İnanamıyordum. Artık evli bir kadındım. Kocam vardı. Şimdiye kadar hayatımda sevgilim bile yokken birdenbire kocam olmuştu ama kocam beni istemiyordu. Sadece istememek de değil, çok iyi biliyordum, beni çocuk olarak görüyordu. Sevmeye, sevişmeye değmez bir ufaklıktım ben onun için. Dün gece de hiç arzulamayarak beni istemediğini kanıtlamış oldu. Ben kanepede otururken banyonun kapısı açıldı. İçinden Bektaş beline havlu sarılmış olarak çıktı. İfadesiz bir yüzle bana baktı, "Günaydın," dedi. Ben de keyifsiz bir sesle cevap verdim. Hareketleri mekanikti, sanki ben o odada yoktum da otel odasında tek başına kalmış gibiydi. Kalktım ben de banyoya geçtim. İçeride göz yaşlarıma zor hakim olarak hazırlandım. Kendi kendime bir şeyleri kanıtlamaya çalışır gibi süslendim. Saçlarımı şekillendirirken içimde kalan son öz saygı kırıntılarını toplamaya çalışıyordum. Oysa ben bir mekandan içeri girdiğimde kafalar bana doğru dönerdi, sınıfta her dönem beş ya da altı platoniğim olurdu. Ama dışarıdaki adam beni görmüyordu işte. Bittiğinde aynadaki görüntüme baktım. Kapıyı açıp çıktım. Oda servisi kahvaltıyı getirmişti. Balayı çiftine özel, romantik detaylarla süslenmiş kahvaltı servisi. Bektaş hiç düşünmeden oturup başlamıştı. Benim boğazımda bir yumru oturuyordu. Kahvaltı yapacak durumda değildim. Bektaş, "Dün de doğru dürüst bir şey yemedin, otursana," dedi. Yemek yemediğimi fark etmesi ilginçti, diğer bir ilginç olansa içimde kırılan yerleri fark etmemesiydi. Bana aşık olmasını, sevgi gösterilerinde bulunmasını beklemiyordum ama en azından biraz daha düşünceli davranabilirdi, biraz daha kibar. İçinde yer almayan hislerini daha kibar aktarabilirdi. Valizimi kapatıp kapıya koydum, Bektaş da kendininkini koymuştu. Kahvaltısının bitmesini bekledim. Yemeğini iştahla yedi, bir fincan keyif çayı koyup geri yaslandı. Telefonuyla bir dizi İngilizce konuşma yaptı. Çayı bitince bana yöneldi, "Hazırsan hadi çıkalım," dedi. İçimdeki keçi eşiniyordu: "Çıkalım Bektaş abi," dedim. BEKTAŞ: Sabah yatakta karşılaştığım manzara beni afallatmıştı. Kollarımın arasındaki kız, kızın içimde yarattığı hisler baş edilemezdi. Kollarımın arasında neredeyse çıplaktı. Ona dokunmak hakkımdı, karımdı ama kendi kendime yarattığım kurallar nedeniyle dokunamazdım. Burnumu saçlarına iyice yaklaştırdım, uyanmasından ödüm koparak kokladım. Saçlarından yayılan çiçek kokusunu içime çektim. O an, o arzu dolu an, onu altıma alıp içine köklememek için kendimi zor tutuyordum. Ben doktor Nizamoğluydum, ben kadınlarla sevişmez sadece becerirdim. Benim kitabımda yumuşak zevkler yazmazdı, ben öpüşmezdim hiçbir kadını öpmez, kadınlığını yalamazdım. Kadınlar bana zevk verir ve ve ben verdikleri sert zevklerle ilgilenirdim. Bu kız ise çok narindi, çok nahif. Onunla yatarken insan dokunmaya kıyamamalıydı. Üzerimdeki ince uzun güzel bacağa baktım, aynadaki görüntüyü inceledim tekrar. Kalçasının kusursuz yuvarlaklığı içimdeki karmaşayı kat ve kat arttırdı. Dayanamayacaktım, tamamen sertleşmiştim, birleşmeye hazırdım. Yanımdaki Liz olsa asla beraber yatmaz, sabah daha uyanmadan yanına gidip köklerdim. Ama Maral, Liz değildi. Yavaşça sıyrıldım yanından, ben yanından çıkınca diğer tarafa yüz üstü döndü. Sapsarı bukle bukle saçları yastığa yayıldı yine, bacağını yukarı çekti. Gecelik yine beline kadar sıyrıldı. Yatağın ucunda ağzı açık ayran budalası gibi kaldım. Kim bilir kaç genç erkek, Maral için yanıp tutuşuyordu, kaçı onunla en azından flört edebilmek için taklalar atıyordu. Uygar, kimseye yüz vermediğini söylemişti. Zaten aşiret öyle bir ilişkisi olduğunu duysa anında okul hayatını bitirirlerdi. Karşımdaki güzelliği izleyerek kendime biraz daha işkence ettim. Vücudu pürüzsüz, teni lekesizdi. Tek bir tüy bile yoktu. Kadınlığı tam karşımda seriliydi. Birden kendime geldim. Pikeyi aldım, üstünü tamamen örttüm. Kendimi banyoya attım. Tamamen ereksiyon haline geçmiş aletimle aynanın karşısında geçtim. Vücudum beklentiyi kessin diye banyoda ne kadar dolaştım bilmiyorum. En sonunda buz gibi suyun altına girdim. Ateşimin sönmesi için dakikalarca bekledim. Çıktığımda Maral uyanıp giyinmişti. Yüzünde sadece boşluk vardı. İfadesiz bir yüzle oturuyordu. Aynı duygusuzluk günaydın deyişine de yansıdı. O banyodayken oda servisini arayıp kahvaltı istedim. Daha yeni toparlanmıştım ki kahvaltı geldi. Onu beklemeden oturdum. Maral'ın dünden beri yemediğini biliyordum, içimde bir yer eziliyordu, yesin istiyordum ama bunu ona söylersem umutlanabilirdi. Gencecik bir kızdı o. Beklentilerini, imkansız davranışlarla besleyemezdim. Zaten oturmadı da. Amerika'yla telefon görüşmelerimi yaptım. Serviste her şey yolundaydı. Maral'a çıkalım mı dedim. Valizleri kapıya koymuştuk. Yan yana asansöre bindik. Ben çıkış işlemlerini yaptırırken o bekledi. Yüzü solgun, bakışları kırıktı. İçinden bir şeyler sökülüp alınmıştı bu süreçte. Onun gibi bir kızın cıvıldayan neşeli ve tasasız halini merak ettim. Çıkarken bana abi demişti. Ondan abi demesini ben istemiştim ama bu hitap yine de içime battı. O an aslında abi demesini istemediğimi fark ettim. Korumalar otelden hiç ayrılmamışlardı. Valizleri arabaya koydum, Maral yanıma oturdu, eve doğru sessizlik içinde yola çıktık. Ben yola bakıyordum, o başını cama dayamış dışarı bakıyordu. Aslında bir şeyler söylemek, arabadaki ağır havayı dağıtmak istiyordum ama başlayacağım yeri bilmiyordum. Eve vardığımızda bizi sevinçle karşıladılar. Maral'ın abileri gece gitmişlerdi. Annesi kalmıştı sadece. Babam da evdeydi ki hiç adeti değildi evde kalmak. Onun hep işi olurdu, plan dışı ameliyatı, konsültasyonları. Kendi hayatımdan biliyordum. Annemler Maral'a sarıldılar. Yanımızdan içeri götürmeye başladılar. Kurdukları oyunu görüyordum. Otoriter bir koca gibi, "Maral, odaya çık." dedim. Herkes şaşkınlıkla baktı. Garip olan Maral'ın hiç itiraz etmeden merdivene yönelmesiydi. Annem, "Kızım eşyaların Bektaş'ın odasına taşındı. Orada kalacaksın artık." dedi. Maral yine ses çıkarmadı. O gidince annem kızgınlıkla bana baktı, "Soracaklarımız vardı. Neden gönderdin?" dedi. Kulağına eğilip,"Senin soracağını biliyorum ben. Çarşaf yok. Otelin çamaşırhanesinde haberin olsun." Annem öfkeli gözlerle yüzüme bakıp dudaklarını sıktı: "Sen gördün yani, oldu bitti." dedi. Bu kez öfkeyle bakma sırası bendeydi: "Anne! Tamam dedik işte. Uzatma. Maral'a da bir şey sormayın. Zaten utanıyor kız!" dedim. Annem, "Sen karını mı koruyorsun? İyi iyi maşallah maşallah!" diyerek gitti. Babamla koridorda baş başa kaldık. Bana odasını işaret etti. çalışma odasına karşılıklı oturduk. Babam, "Maral solgun gibiydi." dedi. Ellerime bakarak, "Olacak o kadar," dedim. Babam, "Söylediklerime dikkat ettin değil mi?" dedi. Gece yapmadığım her şey içimde bir pişmanlık dağı olmuş büyüyordu. Sadece kafamı salladım. Babam, "Amerika'ya gidince kızın ihtiyaçlarını hazırla, evini düzenle ve Bektaş, evli bir adam olduğunu unutma. Eski hayatın gibi nerde akşam orda sabah, bir onun yatağında bir bunun yatağında bitti. Kendine çeki düzen ver. Atacağın yanlış bir adım. Yapacağın bir hata seni çok pişman edebilir. Maral'ı kaybedersin. Maral üzülürse karşında beni bulursun." dedi. Babamın Maral için bu kadar ince düşünmesi beni şaşırtıyordu. Onun bu kadar ince bir erkek olduğunu bilmiyordum. Babamın odasından kendi odama çıktım. İÇeride Maral yatakta, ayaklarını karnına çekmiş, yatak örtüsünün üzerinde yatıyordu. Akşama uçak vardı. Yarım kalmış her şeyi arkamda bırakarak dönmek zorundaydım. MARAL: Yaz tüm güzelliğiyle akıyordu. Arkadaşlarımın attıkları tatil paylaşımlarını içim ezilerek takip ediyordum. Bense eve tıkılmış her gün küçük gelin muamelesi görüyordum. Annem ve yengem hazırlık çılgınlığına düşmüşlerdi. Sürekli alışveriş yapıp kargo yolluyorlardı. Benim için gönderilen kargoların Bektaş'ın umrunda olduğunu sanmıyordum. Benim okyanusun ötesinde de olsa bir kocam vardı. Varlığım kendisinin umrunda olmayan kocam. Gittiğinden beri bir kere bile aramamıştı, mesaj yazmamıştı. Beni burada bırakmış hayatına kaldığı yerden devam ediyordu. Annemlerin gerdek ile ilgili merakları sonunda bitmişti ama ilk günler bitmek bilmeyen imalarıyla beni kıpkırkmızı etmeye and içmiş gibiydiler. Hatta yengem ilk gün, "Sızın varsa oturamıyorsan git odana uzan," bile demişti. Günlerim bahçedeki salıncakta, Bektaş'ın odasında cam kenarında geçiyordu. Amcam seyahat işlemleri için koşturuyordu. Gideceğim gün yaklaştıkça içimdeki dişliler sıkışıyordu, sistem durma noktasına geliyordu. BEKTAŞ: Türkiye'den döndüğümün ertesi günü servise girer girmez unuttum dedim. O sabah kollarımdaki görüntüyü, içimde kıvrılanları unuttum ama günlerce o bembeyaz vücudun yankıları zihnimde sürdü hem zihnimde hem vücudumda. Ofise girer girmez Devran koştu geldi, "Abi hoş geldin. Neymiş teyzemlerin derdi?" diye sordu. Arkama yaslandım, canımın sıkıldığını anlatan birkaç soluk alışverişinden sonra: "Memlekette Maral'a kafayı takmışlar. Berdel diye kızın peşine olmadık tipler takılmış. Bir süre yanımda yaşayacak, ortalık durulana kadar, onun işlemleri için birkaç imza atıp geldim." dedim. Devran kızdı, "Abi bunlar nasıl orospu çocukları böyle! Gencecik kızların hayatlarını karartıyorlar! Neyse o zaman abiliğin hayırlı olsun. Artık akşamları uslu uslu eve gidersin bacına bakmaya." dedi. Bacı sözcüğü yumruklarımı sıkmama sebep oldu. Konuyu ben yokken yapılan operasyonlara getirdim. Devran iştahla anlatmaya başladı. Ama benim kulağımın yarısı bile onda değildi. Kulağım "abi" diyen berrak bir sesle doluydu. Ben bana abi diyen, aslında öpüşme huyum olsa öpmek isteyebileceğim o dudakları Türkiye'de yarım bırakıp gelmiştim. Ben öpüşmezdim, seviştiğim hiçbir kadını öpmek istememiştim. Türkiye'den döndükten birkaç gün sonra artık eskisi kadar aklıma gelmiyordu, hatta hiç gelmiyordu. Unuttuğumu düşünüyordum. Ta ki o sabaha kadar, ameliyathaneye girerken o geceki konuşma tekrar zihnimin bir köşesinde yankılanıyordu. “Duygusal olanı cerrahiyle düzeltemiyoruz,” demiştim. Cümle ağzımdan çıktığı anda neyi itiraf ettiğimi tam kavrayamamıştım. Şimdi scrub odasında dirseklerime kadar sabun köpüğüyle uğraşırken o söz, suyun altında bile silinmiyordu. O günkü vakam, gece karanlığında Maral’a anlattığım hastaydı. Mitral kapak onarımı. Posterior yaprakçık prolapsusu, ciddi regürjitasyon. Plan netti, adımlar belliydi; en azından ameliyathanede hayat böyledir, çizdiğin sınırlar dışına çıkmazsan kalp de seni yarı yolda bırakmaz. Sternumu açıp kalbi önümüze aldığımızda her zamanki gibi içimde tuhaf bir sükunet çöktü. Göğüs boşluğunun ortasında, bütün hayatın yükünü taşımış o kas kitlesi duruyordu. Kardiyopulmoner bypass’a geçildi, aorta klemp kondu, kardiyopleji verildi. Birkaç saniye içinde ritim sustu. Monitörde düzleşmeye yaklaşan çizgiye baktım. İşte kontrol dediğim şey buydu; atan bir kalbi durdurabilmek, sonra yeniden başlatabileceğini bilmek. Sol atriyumu açtığımda kapak tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. P2 segmenti gerçekten flail’di; kopmuş korda gevşekçe sallanıyor, her sistolde kanı geriye, olması gereken yerden uzağa kaçırıyordu. Küçük bir yapısal bozukluk, zamanla bütün dolaşımı altüst edecek bir ihanete dönüşüyordu. İhanet kelimesi zihnime istemsizce düştü. Kendi hayatımı düşündüm. “Kadınlar benim ihtiyacım için vardı,” diye ne kadar kolay söylemiştim. Ama şimdi kağıt üzerinde de olsa bir karım vardı ve ben ilk kez kendi koyduğum kurallarla köşeye sıkışıyordum. Quadrangular rezeksiyonu planladığım gibi yaptım; gevşek dokuyu çıkardım, kenarları yeniden bir araya getirdim. Annuloplasti ringini ölçüp yerleştirirken dikişleri tek tek geçirdim. Her düğümde aklıma gece karanlığında bana “Kalbi durdurduğun an gerçekten tamamen sessiz mi oluyor?” diye soran sesi geliyordu. O merak dolu ton, cerrahi bir ayrıntıyı sorarken bile insanın içine dokunan o saf ciddiyet… Maral üçüncü sınıftı ama kalbe bakışı, bazı asistanlarımdan daha berraktı. Su testini yaptık. Ventriküle serum verildi, yaprakçıklar kapanırken koaptasyon hattına dikkatle baktım. Kaçak yoktu. O an içimde her zaman hissettiğim o teknik tatmin yükseldi; bozuk olanı düzeltmiş, geri kaçanı engellemiştim. Fakat hemen ardından geceki sorusu yeniden çınladı: “Peki ya kontrol edemediğin şeyler?” Aort klempini kaldırdığımızda kalp önce tereddüt etti, sonra hafif bir fibrilasyon dalgası geçti üzerinden. Defibrilatör pedlerini yerleştirdik, kısa bir şok verdim. Bir anlık beyazlık, sonra ritim geri geldi. Monitörde QRS kompleksleri düzenli aralıklarla belirmeye başladı. Çalışan bir kalbi izlemek her zaman büyüleyicidir; biraz önce tamamen sessiz olan bir organın yeniden hayatı pompalamaya başlaması… İnsan kendini tanrı sanmaya meyilli oluyor o an. Oysa ben kendi yatağımda, kendi hayatımda en basit duygusal dengeyi bile kuramamıştım. Göğüs kapatılırken içimde garip bir ağırlık vardı. Teknik olarak kusursuz bir ameliyattı. Hasta büyük ihtimalle antikoagülasyona mahkûm kalmadan hayatına devam edecekti. Onarım varken değiştirmemiştim; doğal olanı korumuştum. Belki de mesele buydu. Her şeyi söküp atmak kolaydı; asıl ustalık, bozulanı onarmakta saklıydı. Önlüğümü çıkarıp aynaya baktığımda gözlerimde hafif bir yorgunluk değil, başka bir şey gördüm. Maral sabah göğsüme sokulmuş halde uyurken hissettiğim o ani panik… Onu arzuladığımı inkâr etmiyordum artık. Asıl korktuğum, arzulamanın ötesine geçen şeydi. Eğer ona dokunursam, eğer o kapıyı aralarsam, kontrol dediğim düzen dağılacaktı. Ameliyathanede her adımı planlayabilirdim ama bir kadının gözlerindeki beklentiyi, hayal kırıklığını, kırılgan umudu planlayamazdım. Kalbi durdurup yeniden çalıştırmak mümkündü. Ama bir insanın içinde filizlenen duyguyu durdurduğunda, yeniden aynı yerden başlatabileceğinin garantisi yoktu. Ve ben ilk kez, kontrolün bende olmadığı bir sahaya adım attığımı hissediyordum. İşte o yüzden unuttum, evli olduğumu zihnimin gerisinde bir yerlere atım. Ama yine de evliliğimin hayatımda bazı şeyleri değiştirmesine engel olamadım. Liz eski tutkuyu geri istiyor hiç durmadan etrafımda dolanıyordu. Onu reddetmek günden güne zor hale geliyordu. Liz, istediğini almaya alışmış, hayırdan anlamayan bir kadındı. Söz konusu şehvet olduğunda afrikalı bir çocuktan daha aç, obez bir Amerikalıdan daha doyumsuzdu. Onun bakış açıcında göre onu doyurabilecek tek erkek bendim. Benimle yaşadığı geceleri geri istiyordu: "Sen Türkiye'de çok değiştin." demişti defalarca. Kendimi işime verdim. Maral'ı farkında olmadan beklerken onlarca ameliyata girdim. Zihnimin bana ettiği en büyük ihanetle Maral'ı unuttum. MARAL: Bütün hazırlıklar tamamlanmış yanımda dört tane iri cüseli koruma ile havaalanına getirilmiştim. Bektaş'la hala konuşmamış, bir aydır hiç iletişim kurmamıştık. Telefonumda hat yoktu henüz ama amcam Bektaş'ın haberi olduğunu, gece ameliyatta iken sekreterine not bıraktığını ısrarla anlatıyordu. Beni uğurlarken göz yaşları sel oldu. Annem ve yengem içlerini çeke çeke ağladılar. Aslında ben bilinmeze uçmak üzereyken yanımda babam da olmalıydı ama yoktu. Artık olmayacaktı da. Onu engellemiştim. Binlerce kez arayıp dönüş alamayınca engel tuşuna basmış, ciğerimin bir parçasını söküp atmıştım. Havaalanında bana el sallayan üçlüyü geride bırakıp uçağa yürüdüm. Neredeyse bir günün çoğunu bulutların arasında uyuyup uyanarak geçirmiştim. Korumalar etrafımda dört dönüyor, her isteğim yerine gelsin diye kendilerini parçalıyorlardı. Bir tahtırevan olsa beni taşırlardı eminim. Önce New-york'a indik oradan iç hat uçuşuyla Ohio, Cleveland'a. Artık saat zaman kavramı birbirine karışmıştı. Vücudumun direncinin düştüğünü hissediyordum. Valizleri alıp çıkışa yöneldik. Her yer yakınlarını bekleyen insanlarla doluydu. Bazılarının ellerinde kartonlar, üzerlerinde bekledikleri insanların isimleri yazıyordu. Tutkulu kavuşmalar yaşanıyordu. Sevgililerinin kucağına atlayan kadınlar havada çevriliyorlardı. Ben de umutla baktım etrafımda. En azından adımın yazdığı bir karton bekledim. Yoktu. Gelmemişti. Koskoca havalanının çıkışında gözlerime dolan yaşlarla kalakalmıştım. Tanıdık ılıklık yanaklarımdan inerken, korumalar beni ilk bekleme sandalyesine oturttular.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD