Ben, eski bir kardeş, Porziuncola’nın taş duvarları arasında doğmuş, Assisi’nin tozlu yollarında yalınayak yürümüş, Francis’in gölgesinde büyümüş biriyim. Adımı sormazsın, çünkü isimler burada önemli değil; önemli olan, kulaklarımın duyduğu, gözlerimin gördüğü ve yüreğimin hâlâ titreyerek hatırladığı o efsanedir. Sana Sancta Custos’u anlatacağım; ama masallardaki gibi süslü değil, gerçeklerin kanla yazıldığı, dualarla örüldüğü, yüzyılların rüzgârında hâlâ yankılanan haliyle. Otur, ateşin ısısını hisset, çünkü bu hikâye uzun. Ve soğuk gecelerde anlatılan hikâyeler gibi, bitmesi için sabır ister. Sana her şeyi, en başından, en derinine kadar anlatacağım. Porziuncola’nın kapısından başlayıp, bugünün Kudüs’üne kadar uzanan yolu, adım adım, nefes nefese.
1210’lu yıllar. İtalya’nın Umbria bölgesi, Assisi’nin tepeleri. Dünya, imparatorlukların kavgasıyla, kilisenin zenginliğinin ve yoksulluğun çelişkisiyle doluydu. Kiliseler altınla kaplıydı, rahipler ipek cüppeler giyiyordu, halk ise açlıkla boğuşuyordu. O sırada genç bir adam, Giovanni di Pietro di Bernardone –sonradan Francis olarak anılacak olan– babasının zengin tüccar evinde büyümüştü. Savaşçı olmayı hayal eder, şövalye zırhı giyer, at üstünde dolaşırdı. Ama bir gün, savaşta esir düştü, hastalıkla boğuştu ve döndüğünde her şey değişmişti.
Bir gece, Assisi yakınlarındaki San Damiano Kilisesi’nde, haçtan inen bir ses duydu: “Francis, kalk, git ve yıkık kilisemi onar.” Francis önce bunu literal aldı. Taş taşıdı, duvar örttü, kiliseyi onardı. Ama ses susmadı. Çağrı büyüdü. Francis, babasının servetini reddetti, cüppesini çıkardı, çıplak kaldı, kilisenin kapısında babasına karşı durdu. “Bundan sonra babam Tanrı’dır,” dedi. O andan itibaren yoksulluğu seçti. Kardeşlerini topladı. Küçük bir topluluk oldu: yalınayak, eski cüppelerle, sadelik içinde yaşayan adamlar.
1210’da Papa Innocentius III, bu küçük grubu onayladı. “Küçük Kardeşler Tarikatı” doğdu. Francis’in kuralı basitti: İncil’i harfiyen yaşamak. “Git, her şeyi sat, yoksullara ver, bana gel ve beni izle.” Bu kural, tarikatın temeliydi.
1217 yazı geldiğinde, çağrı artık yerel değildi. Francis, kardeşlerini Porziuncola’da topladı. Küçük kilisenin avlusunda, taşların üstüne oturduk. Hava sıcaktı, toz yükseliyordu, ama Francis’in sesi serindi. Gözleri parlıyordu. Konuştu:
“Kardeşlerim… İsa’nın ayak bastığı topraklar uzaklarda, ama kalbimizde yakın. Orada hacılar yollara düşüyor, ama çoğu yolda ölüyor. Yaralılar yardım bekliyor, düşmanlar bile Tanrı’yı arıyor ama bulamıyor. Bizim görevimiz, oraya gitmek. Silahımız olmayacak. Altınımız olmayacak. Sadece İncil’imiz, yoksulluğumuz ve sevgimiz olacak. Bazılarınız İspanya’ya, Fransa’ya, Almanya’ya gidecek. Bazılarınız Macaristan’a, Polonya’ya. Ve bir grup… Kutsal Topraklar’a gidecek. Müslümanların topraklarına, Kudüs’e, Beytüllahim’e, Nasıra’ya.”
İçimizden biri –adı şimdi önemli değil– titreyerek sordu:
“Peki ya bizi öldürürlerse? Haçlılar kılıçla gitti, kanla döndü. Biz dua ile mi gideceğiz? Sultan’ın huzuruna mı çıkacağız?”
Francis güldü. O çocuksu, tertemiz gülüşüyle.
“Evet, dua ile. Çünkü sevgi, en güçlü kaledir. Eğer sevgiyle giderseniz, korku sizi yenemez. Sultan bile kalbinizi görürse, kapıyı açar. Biz fethetmeye değil, tanıklık etmeye gidiyoruz. İsa’nın adını duyurmaya, yaralılara su vermeye, düşman bile olsa kardeş demeye.”
O gece karar verildi. Kutsal Topraklar’a ilk grup gönderilecekti. Adını “Provincia Terrae Sanctae” koyduk –Kutsal Topraklar Eyaleti. Zamanla bu isim “Custodia Terræ Sanctæ”ye dönüştü; yani Kutsal Topraklar’ın Vesayeti, Koruyuculuğu, Muhafızlığı. Biz, Kutsal Yerler’in koruyucuları olacaktık. Francis, “Eğer Tanrı izin verirse, ben de geleceğim,” dedi. Ama o yıl hastalık ve yolların tehlikesi yüzünden gelemedi. Yine de tohum atılmıştı.
İlk kardeşler yola çıktı. Yalınayak, sırtlarında sadece bir torba ekmek, bir İncil ve bir haç. Denizden geçtiler, Mısır’a vardılar. 1219’da Dimyat Kuşatması’nın tam ortasında indiler karaya. Haçlı ordusu surları dövüyordu; oklar yağıyor, yaralılar inliyordu, kan nehre akıyordu. Kardeşlerimiz ne yaptı? Savaşmadılar. Yaralılara su taşıdılar. Haçlılara da, Müslümanlara da. Bir yaralıya su verirken “İsa seni seviyor” diyorlardı. Bazıları taşlandı, bazıları kılıçlandı, bazıları esir alındı. Ama kalanlar pes etmedi.
Francis kendisi 1219’da Mısır’a geçti. Dimyat önlerinde, Haçlı kampında dua etti. Sonra cesaretini topladı ve tek başına sultan Al-Kamil’in çadırına yürüdü. Silahsız, yalınayak, eski cüppesiyle. Nöbetçiler onu durdurdu, ama Francis korkmadı. “Beni sultanıma götürün,” dedi. “Ona barış getireceğim.”
Sultan şaşırdı. Bu deli miydi? Yoksa kutsal biri mi? Francis’i çadıra aldı. Saatlerce konuştu. Francis, İsa’yı anlattı. Sevgiyle, yoksullukla, barışla. Sultan dinledi. Kalbi belki yumuşadı, belki sadece meraktan. Ama o görüşmeden sonra bir söz verildi: Fransisken kardeşler Kutsal Topraklar’da kalabilecekti. Hac yerlerinde dua edebilecekti. Bu, tarihin en tuhaf barış anlaşmalarından biriydi: Silahsız bir adamın, kılıçlı bir sultana karşı kazandığı zafer.
1220’lere gelindiğinde, Kudüs’e ulaştık. Kutsal Kabir Kilisesi’nin kapısında küçük bir grup dua etmeye başladı. Müslüman yöneticiler önce şaşırdı. “Bu adamlar ne istiyor?” dediler. “Silahları yok, altınları yok, sadece dua ediyorlar.” Sonra izin verdiler. Çünkü bu adamlar tehdit değildi; sadece dua ediyordu ve hacılara yardım ediyordu. Küçük bir hücrede yaşadılar, ekmeklerini paylaştılar, yaralı hacılara baktılar.
Yüzyıllar aktı. Her biri bir sınavdı.
1229’da Kudüs kısa süreliğine Hristiyanlara geçti. Kardeşlerimiz kiliseyi temizledi, mumları yaktı, dua okudu. Ama 1244’te Kudüs yeniden düştü. Memlükler geldi. Kiliseler yağmalandı, hacılar katledildi. Biz yine kaldık. Küçük bir manastırda, birkaç hücrede, dua ederek. Memlük sultanı Baybars, kardeşlerimizi topladı. “Neden hâlâ buradasınız?” diye sordu. Custos cevap verdi: “Çünkü burası İsa’nın toprağı. Biz burayı terk edersek, dua da terk eder.”
Baybars düşündü. Sonra ferman çıkardı: “Bu yoksul adamlara dokunulmayacak.”
Osmanlılar geldiğinde –1517’de– Sultan Selim, Kudüs’ü aldı. Kardeşlerimizi topladı, sordu:
“Siz kimsiniz? Neden hâlâ buradasınız?”
Custos –o zamanki koruyucumuz– cevap verdi:
“Biz, İsa’nın ayak bastığı toprağın hizmetkârlarıyız. Ne taraf tutarız ne savaşırız. Sadece dua ederiz ve hacıları ağırlarız.”
Selim düşündü. Sonra ferman çıkardı:
“Bu yoksul adamlara dokunulmayacak. Kutsal Kabir’i koruyacaklar. Anahtar ellerinde olacak.”
O ferman, Osmanlı’nın sonuna kadar, hatta İngiliz mandasına, Ürdün’e, İsrail’e kadar uzandı. 800 yıldır aynı anahtar, aynı ellerle kiliseyi açıp kapatıyoruz. Her sabah güneş doğarken, bir Fransisken rahip –Custos ya da vekili– kapıyı açar. Her akşam güneş batarken kapatır. Dünya değişir, imparatorluklar yıkılır, ama o kapı her gün açılır.
Haçlı Seferleri bitti. Memlükler gitti. Osmanlılar üç yüzyıl hüküm sürdü. 1917’de İngilizler geldi. 1948’de İsrail kuruldu. 1967’de Altı Gün Savaşı… Kurşunlar Kutsal Kabir’in duvarlarına saplandı. Biz içeride dua ediyorduk. Kapıyı açtık, yaralıları içeri aldık –kim olursa olsun. Asker de, sivil de, Yahudi de, Müslüman da, Hristiyan da… Hepsi kardeşimizdi.
Bugün, 2026’da bile, Custos hâlâ Kudüs’te, St. Saviour Manastırı’nda yaşıyor. Adı Fr. Francesco Ielpo. Her sabah kalkıyor, aynı duayı okuyor:
“Tanrım, bugün de Kutsal Yerler’i korumama yardım et. Bana güç ver ki, nefret karşısında sevgiyi, korku karşısında umudu, ölüm karşısında hayatı seçeyim.”
Ve her gün, hacılar geliyor. Bazıları ağlıyor, bazıları dua ediyor, bazıları sadece sessizce bakıyor. Biz onları karşılıyoruz. Yemek veriyoruz, yatak veriyoruz, kulak veriyoruz. Silahımız yok. Kalkınımız yok. Ama hâlâ oradayız.
Biliyor musun, yolcu?
Bazen geceleri, Kutsal Kabir’in taşlarında otururum –ya da oturduğumu hayal ederim– ve Francis’in sesini duyarım gibi gelir:
“Kardeşlerim… biz buradayız ki, dünya unutmuyor olsun. İsa burada yürüdü. Kan burada aktı. Sevgi burada doğdu. Ve biz, o sevgiyi korumak için varız.”
Yüzyıllar geçti. Ateşler yandı, kanlar aktı. Ama Sancta Custos hâlâ ayakta.
Silahsız, ama yenilmez.
Yoksul, ama zengin.
Çünkü koruduğu şey taş değil, inançtır.
Çünkü koruduğu şey insan değil, Tanrı’nın sevgisidir.
Şimdi ateş sönüyor. Rüzgâr yeniden uğulduyor.
Ama hikâye bitmedi.
Her sabah kapı açıldığında, her akşam kapandığında, efsane yeniden yazılıyor.
Ve bir gün, belki asırlar sonra, insanlar diyecek ki:
“Sancta Custos… onlar Kutsal olanı koruyanlardı.
Dua ile, sevgi ile, yoksullukla…
Ve dünya onları unutmadı.”