1/3

1239 Words
Ben, Sancta Custos’un en derin hücrelerinde doğmuş bir gölgeyim. Artık adım yok; sadece “Muhafız” diyorlar bana. Yüzümdeki yara izleri –sol kaşımın üzerinden çeneme inen o ince, gümüşî çizgi– boynumdaki haçın bıraktığı yanıklar ve gözlerimdeki soluk, neredeyse metalik parıltı… hepsi bu unvanın imzası. Gözlerim artık insan gözü değil; yıllarca karanlıkta avlanmanın, kan kokusunu takip etmenin, dua yerine fısıltılı lanetler okumanın bedeli. Işıkta bile parlıyorlar, sanki içlerinde hâlâ bir parça ay ışığı hapsolmuş gibi. Sana Sancta Custos’u anlatacağım; ama tarih kitaplarındaki gibi değil. Vatikan’ın cilalı koridorlarında, resmi belgelerde geçen o “kutsal koruyucular” masalını değil. Taşların altında gizlenen, mum ışığının bile ulaşmadığı, dua ile değil kanla, acıyla ve kırık yeminlerle yazılan bir kardeşliği anlatacağım. Duvarlar burada konuşur. Her çatlak bir hikâye saklar. Her leke bir isim taşır. Ve o isimler artık hayatta değil. Her şey, bin yıldan fazla önce başladı. Roma İmparatorluğu’nun son nefesini verdiği yıllarda, dünya henüz genç ve yaralıydı. Geceler o kadar uzundu ki, güneş doğduğunda bile insanlar karanlığın kokusunu üzerlerinde taşıyordu. Vatikan’ın altında, kimsenin bilmediği tünellerde, bir grup keşiş toplandı. Onlar, İsa’nın kanının son damlasını koruduklarına inanıyorlardı – ya da belki de o kanı kendilerine mal etmek istiyorlardı. Bir kehanet vardı, eski parşömenlerde soluk mürekkeple yazılmış: “Karanlık, kutsal toprağı yutacak ve son ışık sönecek. O ışık söndüğünde, dünya sonsuza dek geceye gömülecek.” Bu kehaneti duyan ilk Custos –adı unutulmuş, yüzü taşlara kazınmış bir rahip– ellerini kaldırdı ve dedi ki: “O zaman biz o ışığı elimizde tutacağız. Karanlık gelirse, onu kendi kanımızla besleyeceğiz. Işık sönerse, biz o ışığın küllerini yutacağız. Ne pahasına olursa olsun.” Böyle doğdu Sancta Custos. Resmi adı “Kutsal Muhafızlar Kardeşliği”ydi, ama kimse öyle çağırmazdı. Biz kendimize “Kan Muhafızları” derdik. Çünkü her üye, giriş töreninde kendi kanıyla yemin ederdi. Tören aynıydı, asırlardır değişmedi: Sanctorum Katedrali’nin en alt katında, ışık almayan bir hücrede. Duvarlar siyah bazalttan oyulmuş, tavanda eski bir fresk: meleklerin kanatları kırık, kılıçları paslı, gözleri kör. Ortada bir taş sunak. Üzerinde gümüş bir haç, bir hançer ve boş bir kâse. Eğitmen –yaşlı, yüzü yarıklarla dolu bir rahip– hançeri uzatır. “Acımasız ol,” der. “Merhamet etme.” Sen parmak ucunu kesersin. Kan damlar, haçın üstüne yayılır. Kâseye akar. Sonra o kanı içersin –kardeşliğin kanı, senin kanın olur. O an, içindeki her şey ölür: çocukluk, umut, vicdan. Yerine bir avcı doğar. Gözlerin değişir. Artık karanlıkta daha iyi görürsün. Kan kokusunu kilometrelerce öteden alırsın. Ve en önemlisi: merhamet hissetmezsin. En azından öyle sanırsın. Benim törenim on üç yaşımda oldu. Hücre buz gibiydi. Nefesim buhar olup yükseliyordu. Peder Cassian –eğitmenim, boynu haç yanıklarından morarmış, sesi çakıl gibi– hançeri uzattı. “Kes,” dedi. Titremedim. Kestim. Kan aktı –sıcak, koyu, metalik. Kâseye damladı. İçtim. Tadı tuzlu ve acıydı. O an, içimdeki çocuk çığlık attı ve sustu. Gözlerim yandı, sonra soğudu. O soğukluk hâlâ içimde. Asla geçmedi. Sancta Custos’un görevi basitti, ama sonsuzdu: Karanlığı avlamak. Vampirler –gecenin efendileri, kanla beslenen soylular. Melezler –üç kanın birleştiği lanetliler, en tehlikelileri. Gölge varlıkları –bedensiz, korkudan doğan, ışıkta eriyen yaratıklar. Kan yeminlileri –güç için ruhunu satan insanlar, artık ne insan ne canavar. Lich’ler –ölümü reddeden büyücüler, ruhlarını kutulara hapsedenler. İblis konakları –bedenini ele geçirmiş karanlıklar, gözleri hâlâ insanca yalvarırken içleri çoktan yanmış olanlar. Hepsi bizim avımızdı. Ama hepsinin üstünde biri vardı: “Gece Kraliçesi” Selene Veyra. Üçte biri vampir –ölümsüz, kana susamış. Üçte biri insan –hâlâ kalp atışı olan, hâlâ gözyaşı dökebilen. Üçte biri cadı –eski büyülerin mirasçısı, gölgeleri çağırabilen, rüyaları zehirleyebilen. Yüz yıl boyunca kardeşlerimizi tek tek avladı. Bazıları dönüştü –dişleri uzadı, gözleri kızardı. Bazıları aşık oldu –ona dokunmak için kuralları çiğnedi. Bazıları ikisini birden yaptı –aşk ve dönüşüm birleşti, sonra hepsi öldü. Cesetleri hücre duvarlarına asıldı, uyarı olsun diye. Ben onu ilk gördüğümde, kuzey ormanlarının en derininde, ayın kan kırmızısı olduğu bir gecede, bir açıklıkta bekliyordu. Siyah pelerin rüzgârda dalgalanıyordu, koyu kızıl saçları ay ışığında ateş gibi parlıyordu. Zümrüt gözleri –o gözler– doğrudan ruhuma baktı. Gülüşü bir bıçak kadar keskin, dudakları kan rengi. “Bekliyordum,” dedi. Sesi rüzgâr gibi hafifti, ama içimde fırtına kopardı. Kalbim hızlandı –yıllardır hissetmediğim bir hız. Hançerimi çektim. Gümüşü ay ışığında parladı. “O zaman işimiz kolay.” Gülümsedi, dişleri göründü –sivri, beyaz, kusursuz. “Kolay mı? Seni tanıyorum, Muhafız. Sancta Custos’un en acımasızlarından biri. Yüzlerce avladın. Ama gözlerin… gözlerin yalan söylüyor. İçinde hâlâ bir parça insan var. Ve o parça, beni öldürmek istemiyor.” Bir adım attım. Toprak yaprakların altında ezildi. “Kuralları biliyorum. Acımasız ol. Merhamet etme.” Başını yana eğdi. Saçları omzuna döküldü, ay ışığı tellerinde dans etti. “Peki ya kendine merhamet? Yıllardır kendini cezalandırıyorsun. Ailenin ölümü… kardeşlerinin çığlıkları… hepsini içine gömdün. Ama gömdüğün şeyler ölmez. Sadece bekler.” Donakaldım. Yıllardır bastırdığım her şey –annemin son nefesi, babamın kesik başı, eğitimde kırbaçlanan sırtım, kaybettiğim yoldaşların boş hücreleri– bir anda su yüzüne çıktı. Göğsümde bir ağırlık. Nefesim kesildi. Selene yavaşça yaklaştı. Adımları sessizdi; yapraklar kıpırdamıyordu. Elini uzattı, ama saldırmadı. Sadece avucunu açtı –beyaz, damarsız, neredeyse şeffaf bir ten. “Bir seçim yapabilirsin,” dedi. “Beni öldür ve kurallara sadık kal. Kardeşliğine dön, yeni bir yara daha ekle boynuna. Ya da bırak gidelim. İkimiz de bu lanetten kurtulalım. Birlikte kaçalım. Karanlığın ötesine.” Elim titredi. Parmaklarım hançerin kabzasını sıktı, ama kaldıramadım. Gözlerim onun gözlerine kilitlendi. O zümrüt derinlikte kendimi gördüm –kırık, kanlı, yalnız. Hançer yere düştü. Toprak onu yuttu. “Git,” dedim boğuk bir sesle, sesim yabancı geldi kendi kulağıma. “Ve bir daha asla karşıma çıkma.” Selene bir an durdu. Gözlerinde bir şey parladı –zafer mi, acıma mı, yoksa başka bir şey mi, bilemedim. Sonra başını eğdi –minnettar, neredeyse kırılgan bir hareket. “Teşekkür ederim,” dedi. “Ama unutma: merhamet etmek, en büyük günah değil. Asıl günah, kendine merhamet etmemek.” Sonra gölgelerin arasında kayboldu. Pelerin rüzgârda bir kez dalgalandı, sonra hiçlik. O gece Sancta Custos’a dönmedim. Bazıları beni hain ilan etti –katedralin duvarlarına adım kazındı, üstüne “Düşman” yazıldı. Bazıları öldüğümü sandı –bir hücreye mum yakıldı, adımı dualarda andılar. Ama ben hâlâ buradayım. Ne avcıyım artık, ne av. Sadece bir gölge. Bazen katedralin alt katlarında dolaşıyorum. Eski hücrelere bakıyorum. Duvarlarda hâlâ kan izleri var –koyu, kurumuş, bazıları benim kanım. Parmaklarımı sürterek dokunuyorum. Soğuk. Her zaman soğuk. Sancta Custos bugün hâlâ var. Yeraltı katedralleri genişledi –yeni tüneller kazıldı, yeni hücreler oyuldu. Yeni nesil avcılar eğitiyorlar –on üç yaşındaki çocuklar, gözleri korkuyla dolu, sonra boşalıyor. Kurallar aynı: Acımasız ol. Merhamet etme. Ama ben biliyorum ki, her avcı bir gün o sınırı geçiyor. Bir gün bir melezle göz göze geliyor. Bir gün “Git” diyor. O an kardeşlik kırılıyor. Ama belki de o kırılma, asıl kurtuluş. Şimdi, 2026’nın soğuk şubat gecesinde, Sanctorum’un en derin hücresinde oturuyorum. Elimde eski bir haç –paslanmış, kenarları aşınmış. Boynumdaki yanık izleri hâlâ sızlıyor. Dışarıda dünya dönüyor; siren sesleri, patlamalar, nefret dolu çığlıklar. Ama burada, taşların altında, sessizlik var. Sadece damlayan su sesi. Ve bazen, uzaktan gelen bir fısıltı –Selene’nin sesi mi, yoksa kendi vicdanımın mı, ayırt edemiyorum. Belki bir gün geri döner. Belki kapıyı çalar. Belki bu kez hançeri ben uzatırım. Ya da belki o uzatır. Belki ikimiz de aynı hücrede otururuz, kanımızı paylaşırız. Belki de hiçbir şey olmaz. Sadece beklerim. Çünkü bazı kapılar kapanmaz. Bazı yaralar iyileşmez. Bazı gölgeler, ışığı özler –ama ışığa dönemez. Ve ben, o gölgelerden biriyim. Hâlâ bekliyorum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD