Ben, Sancta Custos’un en derin hücrelerinde doğmuş bir gölgeyim. Artık adım yok; sadece “Muhafız” diyorlar bana. Yüzümdeki yara izleri –sol kaşımın üzerinden çeneme inen o ince, gümüşî çizgi– yılların avlarında kazınmış gibi duruyor. Her biri bir hikâye: biri vampir pençesinden, biri cadı ateşinden, biri de kendi hançerimden –merhamet etmeye kalktığım o lanet geceden kalma. Boynumdaki haç yanıkları mor-siyah bir halka gibi; gümüş metal tenime değdiğinde hâlâ sızlıyor, sanki hâlâ canlı bir lanet gibi içime işliyor. Gözlerim ise en kötüsü: eskiden kahverengiydi, şimdi soluk, neredeyse metalik bir gri. Karanlıkta parlıyorlar; ay ışığı vurduğunda içlerinde küçük gümüş damlacıkları gibi kıvılcımlar yanıp sönüyor. Karanlığı gören gözler bunlar. Kan kokusunu kilometrelerce öteden alan burun delikleriyle birlikte doğmuş gibiyim.
Sanctorum Katedrali’nin en alt katı, ışık almayan, hava bile soğuk ve ağır olan o kat, benim evim oldu. Duvarlar siyah bazalttan oyulmuş; dokunduğunda buz gibi, ama içlerinde hâlâ eski duaların titreşimi varmış gibi geliyor. Tavan yüksek, ama karanlık o kadar yoğun ki yukarı bakınca hiçbir şey göremiyorsun –sadece sonsuz bir boşluk. Zeminde taşlar aşınmış; binlerce avcının ayak izleri, diz çökenlerin kan lekeleri, yere düşen hançerlerin çizikleri… Her adımda bir çıtırtı duyuluyor, sanki taşlar hâlâ hatırlıyor. Ortada tek bir taş sunak: üstünde paslanmış bir gümüş haç, kenarları aşınmış, ortasında kurumuş kan izleri hâlâ koyu kırmızı. Yanında eski bir kâse –içinde hâlâ benim törenimden kalan birkaç damla kanın kokusu varmış gibi geliyor bazen.
Tören gecemi hâlâ her nefeste hissediyorum. On üç yaşındaydım. Hücre buz gibiydi; nefesim buhar olup yükseliyordu, dudaklarım morarmıştı. Peder Cassian –eğitmenim, boynu haç yanıklarından morarmış, sesi çakıl taşları gibi kırık– elinde gümüş hançeri tutuyordu. Hançerin kabzası siyah deriyle sarılıydı, ucu ay ışığında bile parlamıyordu; sanki karanlığı emmişti. “Kes,” dedi. Tek kelime. Titremedim. Parmak ucumu kestim. Kan damladı –sıcak, koyu, metalik bir tatla. Haçın üstüne yayıldı, sonra kâseye aktı. Kâseyi dudaklarıma götürdüm. İçtim. Tadı tuzlu ve acıydı; boğazımdan aşağı kayarken içimde bir şey koptu. Çocukluk çığlık attı ve sustu. Gözlerim yandı, sonra soğudu. O soğukluk hâlâ içimde; hiçbir ateş ısıtamıyor.
O andan sonra avcı oldum. Karanlığı avlamak bizim görevimizdi. Vampirler –gecenin soyluları, gözleri kırmızı, dişleri fildişi gibi sivri, tenleri ay ışığında mermer kadar beyaz. Melezler –en tehlikelileri; üç kanın birleştiği yaratıklar, insan kalbiyle vampir açlığı, cadı büyüsüyle gölgeleri bükenler. Gölge varlıkları –bedensiz, sadece korkudan doğan, ışıkta eriyen, ama karanlıkta bir çocuğun çığlığı gibi büyüyen şeyler. Kan yeminlileri –güç için ruhunu satan insanlar; gözleri hâlâ insanca yalvarırken içleri çoktan yanmış. Lich’ler –ölümü reddeden büyücüler; bedenleri çürümüş kabuk, ruhları kristal kutularda hapsedilmiş. İblis konakları –bedenini ele geçirmiş karanlıklar; ağızlarından siyah duman çıkan, parmakları kıvrık pençelere dönüşen varlıklar.
Ama hepsinin üstünde biri vardı: Gece Kraliçesi Selene Veyra. Onu tarif etmek zor. Koyu kızıl saçları ay ışığında ateş gibi dalgalanırdı; rüzgâr estiğinde teller kan gibi akardı. Zümrüt gözleri –o gözler– doğrudan ruhuna bakardı; içinde yeşil ormanlar, kanlı göller ve unutulmuş mezarlar vardı. Teninin beyazlığı hastalıklı değil, neredeyse kutsal gibiydi; damarları mavi-siyah çizgiler halinde görünürdü, sanki içinden gece akıyordu. Dudakları kan rengi, gülümsediğinde sivri dişleri görünürdü –ama o gülümseme tehdit değil, davet gibiydi. Sesi rüzgâr gibi hafif, ama içini titreten bir derinlikteydi; kelimeleri duyduğunda kalbin duracak sanırdın.
Onu ilk gördüğüm geceyi unutamıyorum. Kuzey ormanlarının en derininde, ay kan kırmızısıydı –sanki gökyüzü yarılmış, kan damlıyordu. Bir açıklıkta bekliyordu. Siyah pelerini rüzgârda dalgalanıyordu; etekleri yapraklara değmeden havada asılı gibiydi. Saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu, her telde ay ışığı kırılıyordu. Gözleri doğrudan bana kilitlendi; o anda zaman durdu. Nefesim kesildi. Kalbim göğsümde çekiç gibi atıyordu –yıllardır hissetmediğim bir hız.
Hançerimi çektim. Gümüşü ay ışığında parladı, ama parıltısı soluktu; sanki onun varlığı ışığı emiyordu. “O zaman işimiz kolay,” dedim, sesim titrememeye çalışıyordu.
Gülümsedi. Dişleri göründü –sivri, beyaz, kusursuz. “Kolay mı?” dedi. Sesi içime işledi; kulaklarımda değil, kemiklerimde yankılandı. “Seni tanıyorum, Muhafız. Sancta Custos’un en acımasızlarından biri. Yüzlerce avladın. Kanlarını içtin, küllerini yuttun. Ama gözlerin… gözlerin yalan söylüyor. İçinde hâlâ bir parça insan var. Ve o parça, beni öldürmek istemiyor.”
Bir adım attım. Toprak yaprakların altında ezildi; çıtırtı ormanda yankılandı. “Kuralları biliyorum,” dedim. “Acımasız ol. Merhamet etme.”
Başını yana eğdi. Saçları omzuna döküldü; ay ışığı tellerinde dans etti, sanki saçları canlıydı. “Peki ya kendine merhamet?” dedi. “Yıllardır kendini cezalandırıyorsun. Ailenin ölümü –annenin son nefesi, babanın kesik başı– hepsini içine gömdün. Eğitimde kırbaçlanan sırtın, kaybettiğin yoldaşların boş hücreleri… Hepsi burada, göğsünde. Ama gömdüğün şeyler ölmez. Sadece bekler. Ve bir gün, seni boğar.”
Donakaldım. Göğsümde bir ağırlık. Nefesim kesildi. Yıllardır bastırdığım her şey –annemin son bakışı, babamın kanı, kardeşlerimin çığlıkları– bir anda su yüzüne çıktı. Gözlerim yandı; ama ağlamadım. Ağlayamazdım. Avcılar ağlamaz.
Selene yavaşça yaklaştı. Adımları sessizdi; yapraklar kıpırdamıyordu. Toprak ona boyun eğiyordu sanki. Elini uzattı –beyaz, damarsız, neredeyse şeffaf bir ten. Parmakları uzun ve inceydi; tırnakları siyah inci gibi parlıyordu. Ama saldırmadı. Sadece avucunu açtı.
“Bir seçim yapabilirsin,” dedi. Sesi şimdi daha yakındı; nefesi yüzüme değdi –soğuk, ama tatlı, şarap ve kan kokusu gibi. “Beni öldür ve kurallara sadık kal. Kardeşliğine dön, yeni bir yara daha ekle boynuna. Haçını öp, kanını iç, karanlığa devam et. Ya da bırak gidelim. İkimiz de bu lanetten kurtulalım. Birlikte kaçalım. Karanlığın ötesine, ışığın olmadığı yere. Orada belki… insan olabiliriz.”
Elim titredi. Parmaklarım hançerin kabzasını sıktı, ama kaldıramadım. Gözlerim onun gözlerine kilitlendi. O zümrüt derinlikte kendimi gördüm –kırık, kanlı, yalnız. Bir çocuk, bir avcı, bir canavar. Hepsi bir aradaydı.
Hançer yere düştü. Toprak onu yuttu; bir çıtırtı, sonra sessizlik.
“Git,” dedim boğuk bir sesle. Sesim yabancı geldi kendi kulağıma; yıllardır duymadığım bir yumuşaklık vardı içinde. “Ve bir daha asla karşıma çıkma.”
Selene bir an durdu. Gözlerinde bir şey parladı –zafer mi, acıma mı, yoksa başka bir şey mi, bilemedim. Sonra başını eğdi –minnettar, neredeyse kırılgan bir hareket. Dudakları kıvrıldı; ama bu kez gülümseme değil, hüzünlü bir tebessümdü.
“Teşekkür ederim,” dedi. “Ama unutma: merhamet etmek, en büyük günah değil. Asıl günah, kendine merhamet etmemek.”
Sonra gölgelerin arasında kayboldu. Pelerin rüzgârda bir kez dalgalandı, sonra hiçlik. Sadece yaprakların hışırtısı kaldı; sanki orman bile nefesini tutmuştu.
O gece Sancta Custos’a dönmedim. Bazıları beni hain ilan etti –katedralin duvarlarına adım kazındı, üstüne “Düşman” yazıldı, kanla. Bazıları öldüğümü sandı –bir hücreye mum yakıldı, adımı dualarda andılar, sesleri taşlarda yankılandı. Ama ben hâlâ buradayım. Ne avcıyım artık, ne av. Sadece bir gölge. Bazen katedralin alt katlarında dolaşıyorum. Eski hücrelere bakıyorum. Duvarlarda hâlâ kan izleri var –koyu, kurumuş, bazıları benim kanım. Parmaklarımı sürterek dokunuyorum. Soğuk. Her zaman soğuk. Ama o soğuklukta bir sıcaklık arıyorum –belki Selene’nin nefesini, belki kendi kaybettiğim insanlığı.
Sancta Custos bugün hâlâ var. Yeraltı katedralleri genişledi –yeni tüneller kazıldı, yeni hücreler oyuldu, yeni sunaklar kuruldu. Yeni nesil avcılar eğitiyorlar –on üç yaşındaki çocuklar, gözleri korkuyla dolu, sonra boşalıyor. Kurallar aynı: Acımasız ol. Merhamet etme. Ama ben biliyorum ki, her avcı bir gün o sınırı geçiyor. Bir gün bir melezle göz göze geliyor. Bir gün “Git” diyor. O an kardeşlik kırılıyor. Ama belki de o kırılma, asıl kurtuluş.
Şimdi, 2026’nın soğuk şubat gecesinde, Sanctorum’un en derin hücresinde oturuyorum. Elimde eski bir haç –paslanmış, kenarları aşınmış, ortasında hâlâ benim törenimden kalan kan lekesi. Boynumdaki yanık izleri hâlâ sızlıyor; her nefeste biraz daha derinleşiyor sanki. Dışarıda dünya dönüyor; siren sesleri, patlamalar, nefret dolu çığlıklar, gökyüzünde uçan metal kuşlar. Ama burada, taşların altında, sessizlik var. Sadece damlayan su sesi –tık tık tık– ve bazen, uzaktan gelen bir fısıltı. Selene’nin sesi mi, yoksa kendi vicdanımın mı, ayırt edemiyorum.
Belki bir gün geri döner. Belki kapıyı çalar –o siyah pelerinle, kızıl saçlarıyla, zümrüt gözleriyle. Belki bu kez hançeri ben uzatırım. Ya da belki o uzatır. Belki ikimiz de aynı hücrede otururuz, kanımızı paylaşırız, yaralarımızı yalarız. Belki de hiçbir şey olmaz. Sadece beklerim.
Çünkü bazı kapılar kapanmaz.
Bazı yaralar iyileşmez.
Bazı gölgeler, ışığı özler –ama ışığa dönemez.
Ve ben, o gölgelerden biriyim.
Hâlâ bekliyorum.
Karanlığın içinde, soğuk taşların arasında, kan kokusuyla dolu havada…
Bekliyorum.