1/5

1458 Words
1587 Sonbaharı 1587 sonbaharı, Alpler'in kuzey yamaçlarında, rüzgârın kemikleri titreten bir soğukla estiği bir mevsimdi. Yapraklar kızıl ve turuncu tonlarında yere dökülüyor, toprak altında çürüyen bir şeyler gibi kokuyordu. Vadinin derinlerinde, küçük bir köy olan Hohenwald, sislerin kucağında yatıyordu. Evler tahtadan yapılmış, çatıları yosun tutmuş, pencereleri her gece karanlığa karşı dua eden mumlarla aydınlatılıyordu. Köylüler, eski masallardan kalma korkularla yaşıyordu: kurt adamlar, orman perileri ve en kötüsü, cadılar. Ama bu yıl korku somutlaşmıştı. Sis her sabah daha kalın iniyor, çam ağaçlarının arasından beyaz bir deniz gibi akıyor, gün ışığını bile yutuyordu. Warren von Hohenwald, bu vadide doğmuş, otuz sekiz yaşında bir adamdı. Omuzları geniş, kolları çelik gibi sert, elleri nasırlarla kaplıydı. Sol yanağında, on beş yaşındayken bir kurtla boğuştuğu günden kalma derin bir iz vardı – üç paralel çizik, sanki şeytanın tırnakları değmiş gibi. Babası onu küçükken ormana götürmüştü; ilk avı bir tavşandı, ama Warren o gün kanın sıcaklığını hissettiğinde, avcılığın sadece et için olmadığını anlamıştı. Yirmi yıldır ormanlarda dolaşıyordu: geyikler, yaban domuzları, tilkiler... Her biri bir zaferdi, her biri bir hayatta kalma dersi. Ama son üç yıldır avı değişmişti. Artık tüfeğinin namlusu hayvanlara değil, "insan olmayanlara" doğrultuluyordu. Cadılara. Şeytanın hizmetkârlarına. Her şey karısının ölümüyle başlamıştı. Üç yıl önce, bir dolunay gecesinde. Karısı Anna, köyün en güzel kadınıydı; saçları buğday rengi, gözleri mavi bir göl gibi. Ama doğum sırasında bir şeyler ters gitmişti. Bebek –Greta– hayatta kalmıştı, ama Anna yatakta kıvranırken duvarlara tuhaf işaretler çizmişti: ters haçlar, daireler, ortasında bir göz. "O geliyor," diye mırıldanmıştı, gözleri kararmadan önce. Warren o geceyi hiç unutmamıştı. Anna'nın bedeni soğurken, odada bir koku yayılmıştı: yanık ot ve metalik kan. Papaz kutsamıştı evi, ama Warren biliyordu; bu kutsamayla geçecek bir şey değildi. O günden beri rüyalarında aynı yüzü görüyordu: siyah gözlü bir kadın, sislerin arasından gülümseyen. O sonbahar, sis daha da yoğunlaşmıştı. Köyde fısıltılar artmıştı, önce sessiz, sonra çığlıklara dönüşen. Çocuklar geceleri uykuda konuşuyor, garip kelimeler mırıldanıyordu: Latince mi, Aramice mi, kimse anlamıyordu. İnekler süt vermiyor, memeleri kuruyup kararıyordu. Buğday tarlalarında başaklar aniden kararıp dökülüyor, toprak altında kurtlar gibi kıvranan kökler bırakıyordu. Köyün yaşlıları, "Cadı laneti," diyordu. Pazar günü kilisede papaz, vaazını yüksek sesle vermişti: "Şeytan'ın hizmetkârları aramızda! Ateşle temizleyeceğiz onları!" Cemaat ürpermişti, ama Warren dinlememişti bile. O, kendi cehenneminde yaşıyordu. Ta ki o geceye kadar. Küçük kızı Greta'nın odasına girdiğinde, kalp atışları hızlandı. Greta, altı yaşında, yatağında yatıyordu, ama gözleri cam gibi donuktu. Duvarlara kömürle çizilmiş işaretler vardı: ters haçlar, iç içe geçmiş daireler, ortasında tek bir göz – tıpkı Anna'nın çizdikleri gibi. Greta mırıldandı: "Anne beni çağırıyor... Ormanda bekliyor." Warren'ın kanı dondu. Annesi üç yıl önce ölmüştü, ama sesi o kadar gerçekti ki. Kızın alnı ateş gibi yanıyordu, ama bedeni buz gibi soğuktu. Warren onu sarstı, ama Greta sadece boş boş baktı. "O geliyor, baba. Siyah gözleriyle." Warren o gece uyumadı. Odasında, tahta masanın başında oturdu, tüfeğini temizledi. Eski bir matchlock tüfeğiydi, babasından kalma; namlusu pas tutmuş, ama ölümcüldü. Kurşun yerine gümüş döktü – cadılara karşı etkili olduğu söylenirdi. Erimiş gümüşü kalıba dökerken elleri titremedi, ama zihninde fırtınalar kopuyordu. Ucuna haç işareti kazıdı, demir bıçağıyla derin oyarak. Yanına tuz torbası aldı – şeytanı uzak tuttuğu söylenirdi. Kutsal su şişesi, papazdan gizlice alınmış. Ve demir bir hançer, ucu sivri, kabzası kemik. Köyün yaşlı avcıları, ertesi sabah kapısına dayandı. "Biz de gelelim, Warren," dediler. "Tek başına olmaz." Ama Warren başını salladı, gözleri çelik gibi. "Bu benim kan borcum. Benim günahım." Gün batarken ormana girdi. Ay henüz doğmamıştı, ama gökyüzü kızıl bir yarayla kapanıyordu. Yapraklar ayaklarının altında çıtırdıyordu, her adımda kırık kemikler gibi ses çıkarıyordu. Sis dizlerine kadar yükseliyor, bacaklarını sarıyordu sanki canlı bir şeymiş gibi. Rüzgâr yoktu, ama dallar kendi kendine sallanıyordu – fısıltılar gibi, kahkahalar gibi. Warren'ın nefesi beyaz buhar olup havaya karışıyor, sisle birleşiyordu. Tüfeği omzunda, ağırdı, ama rahatlatıyordu. Köpeği yoktu bu sefer; sadık köpek üç gün önce ormana girip bir daha çıkmamıştı. Sadece havlamaları duyulmuştu, sonra sessizlik. Orman derinleşti. Çam ağaçları yükseldi, gövdeleri dev sütunlar gibi. Warren yolunu biliyordu – yılların avcısıydı – ama bu gece her şey farklıydı. Dallar yüzüne çarpıyor, sanki onu geri itmeye çalışıyor. Bir an, uzaktan bir çığlık duydu: bir baykuş mu, yoksa bir kadın mı? Kalbi hızlandı, adımlarını sıklaştırdı. Yarım saat yürüdükten sonra kokuyu aldı: yanık ot, ıslak toprak ve altında hafif metalik bir tat – kan gibi. Burnu havayı kokladı, tıpkı bir kurt gibi. Durdu. Önünde, çamların arasında küçük bir açıklık vardı. Ortasında taşlardan örülmüş eski bir sunak. Taşlar yosun tutmuş, kenarları aşınmış; yüzyılların ayinlerine tanıklık etmiş gibi. Üzerinde kurumuş çiçekler, tavuk tüyleri, kırık bir ayna parçası. Aynanın kenarlarında hâlâ parmak izleri duruyordu – taze, sanki az önce dokunulmuş. Ve sonra onu gördü. Kadın – ya da kadın gibi görünen şey – sunak önünde diz çökmüştü. Sırtı Warren'a dönüktü. Uzun siyah saçları beline kadar iniyor, ama rüzgâr esmediği halde dalgalanıyordu, sanki su altındaymış gibi. Üzerinde yırtık bir elbise, kumaşı eski ve lekeli; ayakları çıplak, çamura bulanmış, tırnakları uzun ve siyah. Ellerini havaya kaldırmış, parmakları kıvrık, sanki görünmez bir ipliği çekiyordu. Etrafında sis dönüyordu, bir girdap gibi. Warren'ın kalbi göğsünde çarptı, kulaklarında uğultu başladı. Tüfeği doğrulttu, parmakları tetikte titremedi – yılların eğitimiydi bu. Ama içinden bir ses fısıldıyordu: Kaç. Bu senin sonun. Yutkundu, sesini sertleştirdi. "Adın ne?" diye sordu, sesi ormanda yankılandı, ağaçlar arasında çoğalarak döndü. Kadın yavaşça döndü. Hareketi yavaştı, ama akıcı – bir yılan gibi. Yüzü soluktu, ama güzeldi – fazla güzeldi, insanüstü bir güzellik. Cildi porselen gibi, ama damarları altında siyah bir şey akıyor gibiydi. Gözleri... ah, gözleri! Yeşil değil, tamamen siyahtı; iris yok, sadece derin bir karanlık, sonsuz bir kuyu. Dudakları kıvrıldı, gülümseme gibi ama gülümseme değildi – bir yırtıcının diş göstermesi gibi. "Adım önemli mi, avcı?" dedi, sesi rüzgâr gibi, yaprakları hışırdatan. "Sen zaten beni tanıyorsun. Greta'nın rüyalarında gördüğü yüz benim. Anna'nın son nefesinde çağırdığı benim." Warren'ın kalbi tekledi. Adı duymak, bir hançer gibi saplandı. Greta'nın mırıldandığı kelimeler kulaklarında çınladı: Anne beni çağırıyor. Elleri sıkıldı, tüfek namlusu hafifçe sallandı. "Çocuğuma dokunmayacaksın!" diye haykırdı, sesi ormanı yırtarcasına. Kadın kalktı. Hareketi akıcıydı, kemiksiz gibi – yerden doğrulurken sis onu sarıyordu. Adım attıkça yerdeki yapraklar kendi kendine tutuşup söndü, küçük kıvılcımlar saçarak. Hava ısındı, ama soğuk bir ısıydı bu, kemikleri donduran. "Dokunmadım ki," dedi usulca, sesi bal gibi tatlı ama zehirli. "O zaten benim. Kanında taşıyor. Senin karın da taşıyordu. Hatırlamıyor musun? Doğumdan önce o da aynı işaretleri çizmişti duvarlara. Senin ellerinle çizmişti, Warren. Senin ellerinle." Warren'ın boğazı düğümlendi. Hatırlıyordu. O geceyi, Anna'nın yatakta kıvranmasını. "Beni bırakma," demişti kadın, elleri Warren'ınkini sıkarken. Sonra gözleri aynı siyahlığa dönmüştü, tıpkı bu kadınınki gibi. Warren'ın zihni flashback'lerle doldu: Anna'nın gülümsemesi, Greta'nın doğumu, sonra ölüm. Kan, çığlıklar, papazın duaları. Ama şimdi, burada, her şey gerçekti. Tetiği çekti. Patlama ormanı sarstı, duman yükseldi. Gümüş kurşun kadının göğsüne saplandı, kumaşı yırtarak. Kadın sendelemedi. Sadece baktı, o siyah gözlerle. Kurşun deliğinden siyah bir duman sızdı, sanki içinden gölgeler kaçıyordu. Sonra delik kapandı, cilt kendini onardı – bir yara değil, bir illüzyon gibi. "Bu kadar mı?" diye fısıldadı kadın, sesi alaycı. "Sekiz yıldır peşimdeydin. Sekiz yıldır aynı rüyayı görüyordun. Ve hâlâ anlamadın mı? Ben senim, Warren. Senin karanlığın." Warren hançeri çekti, demir parıldadı ay ışığında. Üzerine atıldı, bir sıçrayışla. Kadın geri çekilmedi. Hançer boğazına saplandı, derin, ama kan yerine duman aktı – siyah, boğucu duman. Kadın'ın elleri Warren'ın omuzlarına kondu. Soğuktu. Çok soğuk, buz gibi bir ateş. Warren'ın bedeni kasıldı, dizleri büküldü. "Ben cadı değilim, avcı," dedi kadın, yüzü Warren'ınkine yaklaştı, nefesi çürük yaprak gibi kokuyordu. "Ben senin vicdanınım. Her öldürdüğün kadında beni öldürmeye çalıştın. Köydeki ilk cadı, hatırlıyor musun? Yaşlı Martha, tarlasında ot toplayan. Sen onu yaktın, çünkü işaretler görmüştün. Ama o sadece şifacıydı. Sonra genç Lisa, rüyalarında seni gören. Onu da sen astın. Her seferinde beni öldürdüğünü sandın. Ama ben ölmem. Çünkü sen yaşadıkça ben varım." Warren dizlerinin üzerine çöktü. Hançer elinden düştü, toprağa saplandı. Zihni karıştı: Hatıralar sel gibi aktı. Martha'nın çığlıkları, Lisa'nın yalvarışları. Evet, sekiz yıldır cadı avlıyordu, ama her seferinde şüphe vardı. Her seferinde, öldürdüğü kadınların gözlerinde aynı siyahlık. "Hayır," diye inledi Warren. "Sen yalancısın!" Kadın eğildi, parmakları Warren'ın yanağındaki izi okşadı. "Greta'yı kurtarmak istiyorsan... bırak avı. Bırak beni. Yoksa bir sonraki dolunayda kızın benim yerime sunakta olacak. Kanınla beslenecek." Warren'ın gözleri yaşardı. Sis kadını sardı, yavaşça. Kadın geriledi, ama gözleri hâlâ Warren'ı deliyordu. "Seç, avcı. Av mı, yoksa avlanan mı?" Warren ayağa kalktı, titreyerek. Hançeri aldı, ama atmadı. Kadın sisle birleşti, yok oldu. Sadece sunak kaldı, üzerinde taze bir çiçek – karısının en sevdiği papatya, yaprakları kan kırmızı. Warren ormandan çıktı, şafak sökerken. Tüfeği omzunda, ama içi bomboş. Köye döndüğünde, Greta'yı uyandırdı. Kızın gözleri normaldi, işaretler silinmişti. Ama Warren biliyordu: Karanlık içindeydi. O gece ormana bir daha gitmedi. Tüfeğini astı, hançeri sakladı. Köyden ayrıldı, dağlara doğru. Kimse nereye gittiğini sormadı. Ama bazı geceler, dolunayda, köylüler fısıldar: Alpler'in derinlerinde bir adam yürür. Tüfeksiz, hançersiz. Sadece bir papatya taşır elinde. Ve arkasından siyah gözlü bir gölge takip eder. Avcı artık avlanmıyor. Ama av hâlâ bitmedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD