1/9

1584 Words
Mademoiselle Campel Londra’nın Gölgeleri, 1800 1800 yılında Londra’nın sisi yaşayan bir varlıktı; kentin günahlarını ve sırlarını gri örtüsü altında saklayan bir kefen. Atlı arabalar Arnavut kaldırımı sokaklarda takırdar, gaz lambaları tereddütlü yıldızlar gibi titrer, Thames imparatorluk ve çürümenin hikâyelerini fısıldardı. Regency zarafetiyle Viktorya önsezisinin iç içe geçtiği bir çağdı bu; aristokrasi yaldızlı balo salonlarında dans ederken yoksullar varoşlarda hayatta kalmak için didinirdi. Bu ikiliğin ortasında, kentin kuzey eteklerinde, metropole bakan bir tepenin üzerinde Highgate Malikânesi yükselirdi. Malikâne gotik bir ihtişamın kalıntısıydı: sisi delen sivri kuleler, yüzyılların fısıltılarını saklayan sarmaşık kaplı duvarlar ve ayın uyanık bakışı altında ebediyen açan güllerle dolu geniş bahçeler. İşte burada, sömürge ticareti ve kadim kan bağlarıyla kurulmuş bir servetin tek varisi olan Mademoiselle Evangeline Campel yaşardı. Evangeline Campel 1764’te doğmuştu; Fransız Devrimi’nin fısıltılarından kaçıp İngiltere’nin hoşgörülü kıyılarına sığınan Fransız göçmeni Kont Henri Campel’in tek çocuğuydu. Evangeline’in annesi doğumda hayatını kaybetmiş, Kont ise kızına ateşli ve sahiplenici bir sevgiyle bağlanmıştı. Özel hocalarla diller, müzik ve sanat eğitimi alarak lüks içinde büyüdü; güzelliği Londra sosyetesinde kıskançlık konusuydu. Dalga dalga dökülen kuzgun siyahı saçları, zamana dokunulmamış gibi görünen porselen teni ve delici zümrüt gözleriyle eterik bir zarafetin vücut bulmuş hâliydi. Ne var ki 1800 yılında, otuz altı yaşındayken artık ölümlü değildi. Dönüşüm, kurtuluş kılığına bürünmüş bir lanet olarak ansızın gelmişti. Her şey, ilkbaharın başlarında fırtınalı bir gecede başladı. Gizemli bir hastalığın pençesinde, yaşam gücü tükenen Kont yatağında can çekişiyordu. Evangeline, sadık bir kız olarak başucunda oturmuş, ellerini onun cılız parmaklarına kenetlemişti. “Baba,” diye fısıldadı, gözyaşları yanaklarından süzülürken, “beni bu dünyada yalnız bırakamazsın.” Kont’un acıyla donuklaşmış gözleri, gizli bir kararlılıkla parladı. Paris salonlarının gölgelerinde, okültistlerin toplandığı yerlerde kurulmuş karanlık bir ittifakı uzun zamandır saklıyordu. O gece bir ziyaretçi geldi—siyahlar içinde, esrarengiz bir figür; teni mermer kadar solgun, sesi ipek gibi yumuşak. “Onu senin kaderinden kurtarabilirim,” dedi Kont’a, “ama bedeli ebediyettir.” Yabancı bir vampirdi; kadim ve kurnazdı, Kont’un yakarışlarını ölümsüzlerin fısıltılı ağları üzerinden duymuştu. Kont’un soylu özle dolu kanından bir şişe karşılığında, Evangeline uykudayken onu ısırdı—babasının son armağanı, ölümsüzlüğün laneti. Evangeline çığlıklarla uyandı; zehir damarlarında dolaşırken bedeni ateşle kavruldu. Dönüşüm üç gün süren bir ıstıraptı: kan ve ay ışığıyla dolu ateşli sanrılar, insanüstü bir keskinliğe ulaşan duyular. Bittiğinde babası ölmüştü; vasiyetiyle her şeyi ona bırakmıştı—malikâne, Fransa ve kolonilerdeki mülkler, altın ve mücevherlerle dolu bir servet. Evangeline Campel, otuz altı yaşında, Highgate Malikânesi’nin ebedî hanımefendisi oldu. Vampir sire geceye karışıp kayboldu; onu yeni varoluşunu tek başına keşfetmeye bıraktı. Takip eden aylarda Evangeline, türünün kurallarını deneme-yanılma yoluyla öğrendi. Güneş ışığı tenini yakıyor, gündüzleri gölgeli odalarda yaşamak zorunda bırakıyordu. Aynalar suretini yansıtıyor, ama soluk, öte dünyalı bir parıltıyla. Sarımsak ve kutsal su onu uzak tutuyor, fakat her şeyi tanımlayan susuzluktu—kana duyulan doymak bilmez açlık. Başta gizlice beslendi; Whitechapel’ın serserilerini ya da malikânesine fazla yaklaşan hırsızları avladı. Ancak yalnızlık ruhunu kemiriyordu. Tek varis olarak, mirasla birlikte derin bir yalnızlığı da devralmıştı. Yankılı salonları ve devasa kütüphaneleriyle malikâne, hem zindanı hem sarayı oldu. Bu izolasyonla baş etmek için Evangeline tuhaf bir saray kurdu. Güzel ve cesur olanları aradı—Londra’nın yeraltından ya da yüksek sosyetesinden, yakışıklılığıyla dikkat çeken genç erkekleri. Ressamlar, şairler, askerler, tüccarlar; yüzlerinde tutku vaadi, gözlerinde macera kıvılcımı olanlar. Highgate’te düzenlenen görkemli davetlerle onları cezbetti; şarap nehir gibi akar, müzik havayı doldururdu. Ağa düştüklerinde gerçek doğasını açığa vurur, onlara bir seçim sunardı: ebediyete onunla katılmak ya da yok olmak. Çoğu yaşamı—ebedî yaşamı—seçti ve onun uşakları oldu. Bir ısırıkla dönüştürdü onları; kanları, vecd ve acı ritüelinde onunkiyle karıştı. Böylece haremi büyüdü: iradesine bağlı, malikânenin gizli kanatlarında yaşayan vampir eşlerden oluşan bir topluluk. 1800’ün sonbaharında harem on iki kişiye ulaşmıştı. Chelsea’li altın saçlı ressam Julian, fırçasıyla ayın solgunluğunu tuvale taşıyordu. Gür sesiyle, yontulmuş yüz hatlarıyla eski deniz subayı Victor, malikânenin kapılarını korurdu. Ruhlu kahverengi gözleriyle Fransız sürgün Emile, Evangeline’in ölümsüz güzelliğini öven dizeler yazardı. Alexander, bilgin kitapçı; kumarhanelerin atak serserisi Marcus; her biri çekiciliği için seçilmiş, her biri onun suretinde yeniden yaratılmıştı. Ona hizmet eder, onu sever, mum ışıklı odalarda—ipek perdelerin ebedî fısıltıları boğduğu yerlerde—onu eğlendirirlerdi. Harem, ailesi, sevgilileri ve ordusuydu. Karşılığında lüks sunardı: ince giysiler, bitmeyen geceler ve Londra sisi altında avın heyecanı. Ama ebediyet can sıkıntısı doğurur; Evangeline yenilik isterdi. Serin bir Ekim akşamı, Highgate’in dökme demir kapıları dışında yapraklar savrulurken, Londra’nın kalbine inmeye karar verdi. Boynunda sire’ının kanını saklayan yakut bir kolye, üzerinde kızıl kadife bir elbiseyle arabasını çağırdı. “Theatre Royal’e,” dedi o gece arabacılık yapan Victor’a. Harem kıpırdandı; Julian ve Emile, geniş kenarlı şapkalar altında solgun yüzlerini gizleyerek ona eşlik etti. Drury Lane’deki Theatre Royal ışıl ışıldı; hava parfüm ve beklenti kokusuyla doluydu. Oyun Sheridan’ın The School for Scandal’ıydı—Evangeline’in artık aştığı toplumu hicveden bir taşlama. Özel locasında otururken zümrüt gözleri kalabalığı taradı. Ölümlüler gülüp fısıldaşıyor, aralarındaki avcıdan habersizdi. İşte o an onu gördü: Kıtadan yeni dönmüş yirmi sekiz yaşındaki Vikont Lord Reginald Ashford. Uzun boylu, geniş omuzlu; dalgalı kızıl saçları, delici mavi gözleri ve tanrıların yonttuğu bir çene hattıyla Evangeline’in kadim kanını kımıldatan bir maskülenlik yayıyordu. Karşı locada, zekâsıyla hanımları büyülüyordu. Evangeline gülümsedi; dişleri fark edilmeden geri çekildi. “O,” diye mırıldandı Emile’e. “On üçüncü o olacak.” Gösteriden sonra Evangeline bir karşılaşma ayarladı. Kalabalık sokağa dökülürken, tiyatronun dışında Reginald’a “kazara” çarptı. “Affedersiniz, lordum,” dedi, sesinde hafif bir Fransız aksanıyla melodik bir tını. Reginald döndü; güzelliği karşısında gözleri büyüdü. “Affa gerek yok, mademoiselle. Böyle bir ışığı daha önce fark edememek benim kusurum.” Gaz lambaları altında sohbet ettiler: o İtalya seyahatlerinden söz etti, o babasının mülklerinden. Gece yarısına doğru Evangeline onu ertesi akşam Highgate’teki özel bir davete davet etti. “Eşi benzeri olmayan bir soiree,” diye vaat etti; bakışları onunkiyle kilitlendi. Reginald ertesi gece Highgate’e geldi; arabası çakıllı yolda hışırdadı. Malikâne nöbetçi gibi yükseliyor, pencereleri mum ışığıyla parlıyordu. Kapıyı açan Victor, yeni geleni ölümsüz gözlerle süzdü. İçeride büyük salon ihtişamın resmiydi: kristal avizeler, İran halıları, duvarlarda çoktan ölmüş Campel’lerin portreleri. Evangeline onu gece mavisi bir elbiseyle karşıladı; saçları incilerle süslüydü. “Hoş geldiniz, Lord Ashford. Size… arkadaşlarımı tanıtayım.” Harem gölgelerden çıktı: her biri bir öncekinden daha yakışıklı on iki adam; tenleri soluk, kusursuz. Reginald bir tuhaflık sezdi ama şarap—ince bir yatıştırıcıyla karıştırılmış—şüphelerini bastırdı. Gece balo salonunda ilerledi; yaylı dörtlü ürpertici ezgiler çalıyordu. Julian Reginald’ın portresini çizdi, Emile şiir okudu, Marcus macera hikâyeleri anlattı. Evangeline izledi; susuzluğu kabarıyordu. Saat gece yarısını vurduğunda Reginald’ı özel bir salona götürdü; harem usulca çekildi. “Muhteşemsin,” diye fısıldadı, parmakları yanağını okşarken. Reginald büyülenmiş gibi öne eğilip onu öpmek istedi. O an vurdu—dişleri boynuna saplandı, kanını vecd dolu yudumlarla çekti. Zehir sistemine dolarken, haz ve acı birbirine karıştı. Dönüşüm acımasızdı. Reginald İran halısı üzerinde kıvranıyor, bedeninde ölümlülük kaçıp giderken kasılmalarla sarsılıyordu. Evangeline onu tutup fısıldadı: “Sonsuza dek benim olacaksın, güzelim.” Şafakta bir vampir olarak uyandı; mavi gözleri artık kıpkızıl bir açlıkla çevriliydi. Harem onu kucakladı; Victor avlanmayı öğretti, Julian yeni suretini resmetti. Evangeline’in sarayı güçlendi; mirası ebedî muhafızlarla güvence altına alındı. Ama her şey sakin değildi. Londra makamlarına kayboluş fısıltıları ulaştı. Highgate ziyaretlerinden sonra yok olan genç adamlar, “lanetli malikâne” söylentilerini körükledi. Hindistan’daki sömürge savaşlarının gazisi, sert mizaçlı Scotland Yard müfettişi Harlan Graves soruşturmaya başladı. Orada rakşasalar ve kan içiciler hakkında hikâyeler duymuştu; sisi yaran solgun figürlere dair raporlar topladı. Sisli bir Kasım gecesi Graves, küçük bir asil kılığında Highgate’teki bir soiree’ye sızdı. Evangeline tehdit sezmeden onu ağırladı. Ancak gece ilerledikçe Graves, konukların doğal olmayan solgunluğunu, mum ışığında parlayan gözlerini fark etti. Yeni hayatına alışmaya çalışan Reginald, elinde bir kadehle yanına yaklaştı. “İlgini çekmiş gibisin, efendim,” dedi pürüzsüz bir sesle. Graves başını salladı; eli gizli bir kazığa uzandı—alıçtan oyulmuş, bir rahip tarafından kutsanmıştı. Çatışma kütüphanede patlak verdi. Graves Evangeline’i yalnız yakaladı; cebinden bir haç çıkardı. “Ne olduğunu biliyorum, iblis!” diye hırladı. Evangeline kristal kırığı gibi güldü. “Ve neyim ben, müfettiş? Babasının günahlarını miras alan bir kadın mı?” Harem içeri daldı—Julian elinde hançerle, Victor insanüstü gücüyle. Kargaşa çıktı: Graves Marcus’u kalbinden kazıkladı; vampir toza dönüşüp patladı. Emile onu yere aldı ama Graves gümüş mermiyle şairi yaraladı. Öfkeye kapılan Evangeline atıldı; dişleri açıkta. Reginald araya girdi, onu geri çekti. “Hanımım, buna değmez!” Ama Graves pencereden kaçtı; intikam yemini etti. Marcus’un kaybı Evangeline’i paramparça etti; onun güzelliğini sanatla ölümsüzleştiren ilk eşiydi. Malikânenin altındaki kripte indi; duvarları sessiz nöbetçiler gibi dizilmiş tabutlarla doluydu. Takip eden haftalarda Graves müttefikler topladı: Kıta’dan vampir avcıları ve bir Sancta Custos rahibi. Highgate’e saldırı planladılar. Şehirdeki casuslarından haber alan Evangeline evini tahkim etti. Harem bahçelerde, ay altında pençelerini ve dişlerini bileyleyerek eğitim yaptı. Doruk noktası Noel arifesinde geldi; kar Londra’yı beyaz bir saflıkla örtmüştü. Graves ve adamları meşalelerle kapılara yüklendi. Savaş malikânenin içinde koptu: Victor kutsal su bombasıyla düştü; buhar olup dağıldı. Julian iki avcıyı şövale kazıklarıyla impale etti. Emile, gümüş bir bıçak başını ayırmadan önce son şiirini okudu. Evangeline balo salonunda Graves’le yüzleşti. “Ailemi alıyorsun,” diye tısladı, gözleri alev alev. “Ama ben ebedî mirasçıyım!” Çarpıştılar: Graves’in kazığı yanını sıyırdı, ama Evangeline onu silahsızlandırdı; gücü baskın geldi. Reginald, sadakatle, bir şamdanı Graves’in göğsüne sapladı. Müfettiş son nefesini verirken mermer zeminde kan birikti. Kalan avcılar geceye kaçtı. Zafer acı tatlıydı. Harem kırılmıştı—yalnızca Reginald ve birkaç kişi hayatta kalmıştı. Evangeline yeniden inşa etti; dönüştüreceği yeni güzellikler aradı. Mirası sağlam, malikânesi ayakta; gölgelerden hüküm sürdü. Londra “Highgate’in Kan Kontesi”nden fısıltıyla söz etti, ama kimse yaklaşmaya cesaret edemedi. Mademoiselle Campel, sonsuza dek otuz altı yaşında, güzellik ve kanın bitmeyen gecede iç içe geçtiği ebedî sarayını sürdürdü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD