İstanbul Geceleri – 1469
Étienne Moreau, Fransız asıllı bir vampir, 14. yüzyılın başlarında Paris'in sisli sokaklarında doğmuştu – ya da lanetlenmişti. Asıl adı, bir soylu ailenin küçük oğluydu; ama bir gecede, bir sokak haydudu tarafından ısırılınca her şey değişti. Yüzyıllar boyunca Avrupa'yı dolaşmıştı: Venedik'in dar kanallarında, Prag'ın taş köprülerinde, Lizbon'un limanlarında. Müzik, onun tek sığınağıydı. Kan ihtiyacı onu vahşi bir avcıya dönüştürürken, bir kemanın telleri veya bir lütün yumuşak nağmeleri ruhunu yatıştırıyor, içindeki karanlığı bir anlığına susturuyordu. Étienne, her şehre bir müzisyen kılığında girerdi; bazen saraylarda virtüöz, bazen sokaklarda gezgin bir troubadour. İstanbul'a geliş nedeni ise Doğu'nun egzotik seslerini keşfetmekti – ud'un derin titreşimleri, ney'in mistik solukları, def'in ritmik vuruşları. Ama peşinde avcılar vardı: Sancta Custos'un muhafızları, Kutsal Muhafızlar. Kudüs'ün Franciscan tarikatının gizli kolu, vampirleri ve diğer karanlık yaratıkları avlamak için Avrupa'dan Doğu'ya uzanmıştı. Étienne, Venedik'te bir rahibi öldürmüştü; şimdi izini sürüyorlardı.
1469 yılı, Osmanlı İmparatorluğu'nun en parlak dönemlerinden biriydi. Fatih Sultan Mehmet'in fethinden on altı yıl geçmişti. Konstantinopolis, artık Kostantiniyye değil, İstanbul olarak anılıyordu; ama eski ruhu hâlâ taşlarda yaşıyordu. Şehir, Boğaz'ın iki yakasında uzanıyordu: Avrupa yakasında surlar, camiler, saraylar; Asya yakasında Üsküdar'ın sessiz tepeleri. Galata'nın Ceneviz kulesi hâlâ göğe uzanıyor, Haliç'in suları gemilerle dolup taşıyordu. Kapalı Çarşı'nın öncüsü bedestenler, baharat, ipek, altın ve esir pazarlarıyla capcanlıydı. Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar yan yana yaşıyor; ezan sesleri kilise çanlarıyla karışıyordu. Geceleri fenerler yanıyor, sokaklarda gölgeler dans ediyordu. Étienne, şehre bir Venedik tüccar gemisiyle varmıştı. Eylül sonlarıydı; hava serin, Boğaz'dan esen rüzgâr tuz ve balık kokusu taşıyordu.
Galata'nın dar, taş döşeli sokaklarında bir han odası kiraladı. Esmer teni, siyah saçları ve derin yeşil gözleriyle yabancı gibi durmuyordu; Fransız aksanıyla Türkçe konuşuyor, kendini “yolcu bir müzisyen” olarak tanıtıyordu. Gündüzleri perdeleri sıkıca kapatıp uyuyor, geceleri çıkıyor, şehrin nabzını dinliyordu. İlk gecesinde Haliç kıyısına gitti. Ay, suyun üzerinde gümüş bir yol çiziyordu. Yanında taşıdığı kemanı çıkardı – eski bir Amati, Venedik'ten kalma. Tellere dokundu, yavaş bir Fransız balladı çaldı: hüzünlü, melankolik, gecenin sessizliğinde yankılandı. Nağmeler Boğaz'a yayıldı, dalgalarla dans etti.
Ama yalnız değildi. Gölgelerde iki figür izliyordu: Sancta Custos'un avcıları. Brother Matteo, gri cüppesinin altında gümüş hançer taşıyan İtalyan bir rahip; yanında Sister Elena, Slav kökenli, ok ve yay ustası bir kadın. Étienne'i Venedik'ten beri takip ediyorlardı. Matteo fısıldadı: “O. Kan kokusu alıyorum.” Elena oku yerleştirdi, gümüş uçlu. Étienne, vampir duyularıyla hissetti. Kemanı bıraktı, bir gölge gibi sıçradı. Ok boşluğa saplandı. Étienne Elena'ya saldırdı; dişleri ay ışığında parladı. Matteo haçını çıkardı: “Domine, expelle umbram!” (Ya Rab, gölgeyi kov!) Étienne acıyla geri çekildi, ama Elena'nın kolunu ısırdı. Kan tadı onu güçlendirdi. Sokaklara daldı, kayboldu.
Ertesi gece Étienne yaralıydı – haçın kutsallığı onu zayıflatmıştı. Ama müzik hâlâ çağırıyordu. Bedesten'e gitti; tüccarlar hâlâ açıktı, fenerler yanıyordu. Bir ud ustası, Arap ezgileri çalıyordu. Étienne dinledi; nağmeler kan ihtiyacını bastırıyordu. “Güzel,” diye mırıldandı. Ustaya yaklaştı: “Bana öğretir misin?” Usta, yaşlı bir adam, güldü: “Yabancı mısın? Gel, otur.” Saatler geçti; Étienne ud'un tellerini öğrendi, Doğu'nun ritmini hissetti. Ama dışarıda avcılar bekliyordu.
Matteo ve Elena, tarikatın İstanbul hücresinde plan yapıyordu. Sancta Custos, Osmanlı topraklarında gizliydi; Ayasofya yakınında eski bir manastırda saklanıyorlardı. “O bir gezgin,” dedi Matteo. “Müzikle besleniyor, ama kanla yaşıyor.” Elena ısırık yarasıyla acı çekiyordu: “Lanet bulaşabilir.” Tarikat gümüş mermiler, kutsal su ve zincirler hazırladı. Étienne'i yakalamak için tuzak kurdular: Topkapı Sarayı'nda bir konser.
Fatih Sultan Mehmet sanatseverdi. Sarayda divan toplantıları arasında müzik dinletileri düzenlenirdi. Étienne, tüccar kılığında saraya sızdı. Saray muhteşemdi: Bahçeler gül kokuyordu, havuzlarda su fışkırıyordu, harem duvarlarının arkasından kadın kahkahaları sızıyordu. Divan Salonu'nda müzisyenler toplanmıştı. Étienne kemanıyla katıldı. Çaldı: Bir Fransız balladı, ud nağmeleriyle karışık. Sultan dinledi, beğendi: “Yabancı, adın ne?” “Étienne, efendim.” Müzik Étienne'i sakinleştirdi; ama kan ihtiyacı artıyordu.
Avcılar sarayın dışında bekliyordu. Elena: “İçeri girelim.” Matteo: “Dışarıda yakalayalım.” Gece ilerledi. Étienne saraydan çıktı, Boğaz'a gitti. Bir kayık kiraladı, suya açıldı. Müzik hâlâ kulaklarındaydı. Ama kayıkta tuzak: Matteo gizlenmişti. “Şimdi!” Elena ok attı – gümüş uçlu. Ok Étienne'in omzuna saplandı. Acı ateş gibiydi. Étienne suya atladı, yüzebildi – vampirler boğulmazdı. Ama yara onu yavaşlattı.
Kıyıya çıktı, Galata'ya koştu. Odasında yarayı sardı. “Neden peşimdeler?” diye düşündü. Venedik'te öldürdüğü rahip, masum bir kızı avlamıştı. Étienne sadece hayatta kalmak istiyordu. Müzik, lanetine karşı kalkanıydı. Ertesi gün bulutlu havada dışarı çıktı. Pazarlara gitti: Baharat kokuları, ipek tezgâhları. Bir ney ustası buldu, ders aldı. “Müzik ruhu besler,” dedi usta. Étienne güldü: “Benim ruhum karanlık.”
Avcılar iz sürdü. Elena'nın yarası kötüleşiyordu; lanet bulaşmıştı. Matteo dua etti. Tarikat ek yardım gönderdi: Brother Giovanni, İspanyol bir kılıç ustası. Üçü Étienne'in hanını bastı. Gece yarısı kapıyı kırdılar. Étienne uyurken yakalandı. Savaş başladı: Giovanni kılıç salladı. Étienne dişleriyle karşı koydu, Giovanni'nin kolunu ısırdı. Elena kutsal suyu fırlattı – Étienne'in cildi yandı. Matteo hançeri sapladı, ama Étienne pencereden atladı, kaçtı.
Şehir sokaklarında kovalamaca: Étienne yaralı koşuyordu. Ayasofya'ya sığındı. Cami loş ışıklarla doluydu; minberden Kur'an sesleri yükseliyordu. Étienne gizlendi. Avcılar geldi: “Burada,” dedi Matteo. Ayasofya mozaikleri altında savaş: Étienne Elena'yı yakaladı, boğazına dişlerini dayadı. “Bırakın beni, yoksa ölür.” Elena: “Öldür beni, lanetli.” Matteo: “Dur. Müzik sever misin?” Étienne şaşırdı. “Evet.” Matteo bir flüt çıkardı, çaldı – Latin ilahisi. Müzik Étienne'i durdurdu. “Neden?” Matteo: “Biz de müzikle dua ederiz. Ama sen karanlıksın.”
Étienne Elena'yı bıraktı, kaçtı. Boğaz'a gitti, bir gemi buldu, kaçmayı planladı. Ama avcılar peşindeydi. Giovanni: “Yakalayalım.” Limana gittiler. Étienne gemideydi; ama Elena dönüşmeye başlamıştı – ısırıktan. Uludu, kurt gibi. Matteo onu vurmak zorunda kaldı – gümüş okla. Gözyaşları içinde.
Étienne gemiden izledi. Üzgündü. Kemanını çıkardı, çaldı; Boğaz'da yankılandı. Müzik, son tesellisiydi. Ama avcılar hâlâ peşindeydi. Hikâye bitmedi: Étienne şehirde kaldı, müzikle saklandı. Bir ud atölyesinde çalıştı, yeni ezgiler öğrendi. Avcılar tarikata rapor verdi: “O farklı, müzikle yaşıyor.”
Kış geldi; kar İstanbul'u örttü. Étienne Topkapı Sarayı'nda bir konser verdi – sultan için. Çaldı: Fransız ve Osmanlı karışımı. Avcılar salonda. Matteo: “Şimdi değil.” Étienne fark etti, ama çalmaya devam etti. Müzik barış getirdi.
Son savaş dolunayda oldu. Ormanda Étienne avlandı – kan için. Avcılar tuzak kurdu. Savaş: Kılıçlar, dişler. Étienne Giovanni'yi öldürdü, ama Matteo hançeri sapladı. Étienne yaralı kaçtı. Son nefesinde kemanını çaldı, nağmeler geceye karıştı.
Étienne Moreau, İstanbul'un gölgelerinde bir efsane oldu: Müzik çalan vampir, peşinde avcılarla. Ama o hâlâ çalıyordu.