İlk karşılaşma...

1932 Words
Verdadan... Bir ay oldu bugün İtalya'ya geleli.. Ne arayan oldu ne de soran bir tek dadım iyi misin merak ettim diye gizlice aradı o kadar... Gelişimin ikinci günü öğleden sonra Laura gelip beni eğitim alacağım kursa götürdü kaldığım aparta yürüme mesafesinde olan kursta benim gibi yedi tane kız daha var ama onlar özel eğitim almak için gelmişler.. İçlerinde biri hariç diğerleri gayet güzel karşıladılar beni.. Şimdilik eğitim konusunda herşey yolunda.. Bayan Victoria gün içerisinde bir defa uğrayıp çizimlerimizi kontrol ediyor ve düşüncelerini bize değil de hocalara söyleyip gidiyor.. Hayatım yine tekdüze apart kurs arası gidip gelmek üzerine kuruldu bu kez de.. Sabahları kaldığım apartın karşısında bulunan küçük bir pastane tarzında bir yer var kahve ve kruvasan klasik İtalyan kahvaltısı için orayı tercih ediyorum... Monoton ama sıkmayan bir hayatım var şimdilik... Bu sabah yine kahvaltı için içeri girerken bana çarpan bedenle kendimi yerde buldum.. "Yavaş be dağdan mı indin.." canımın acısı ile söylediğim sözleri anlamayan İtalyan bana kendi dilinde ama kızarcasına bir şeyler söyledi bende onu anlamadım Tam İngilizce olarak sorayım derken "Lan ne diyorsun sen.." diyerek adamın suratına biri yumruk attı..İtalyan az ötede burnunu tutarak yere düşerken Çalışanlar araya girip yumruk atan adamı tuttular.. Ben hala yerde ne olduğunu anlamaya çalışırken.. Yanıma gelip "İyi misiniz hanımefendi.." diyerek elini bana uzatan adama baka kaldım.. Derin bir o kadar da sert ve ürkütücü bakışları var üstelik Türk... "Teşekkür ederim iyiyim.." dedim ayağa kalkmak için bana uzattığı elini tutarken sıcacıktı... "Müdahale ettiğim için özür dilerim siz Türkçe konuşunca biraz dikkatimi çekti üstelik ağır sözler söyledi.." diyen adam bu kez sağ elini uzatıp "Mert Kaya Aladağ.." dedi.. "Memnun oldum Bende Verda.." dedim tokalaşırken... hafif bir tebessüm edip.. "Bende memnun oldum hemde çok.." dedi gözlerimin içine içine bakarak.. Kısa bir an durakdım.. Elimin hala avuçlarının içinde olduğunu fark edip hızla çekerken.. "Tekrar teşekkür ederim benim derse yetişmem lazım..." dedim.. Başını sağa sıla sallayıp "Kahvaltı etmeden mi.." diyen adamla etrafa baktım tüm masaları dolu.. "Bugünlük es geçeceğim galiba bütün masalar dolu.." dedim.. Eli ile kendi masasını gösterip.. "Bana eşlik ederseniz sevinirim.." deyince kabul ettim... Hayatımın hatasını yaptığımı bilmeden hemde... "Kruvasan ve kahve.." dedi masaya otururken.. "Sabahları fazla alternatifimız yok malesef klasik İtalyan kahvaltısı işte.." dedim.. Yaklaşık yarım saat kadar hem sohvet edip hemde bir şeyler atıştırırken soru cevap şeklinde de sohbet ettik.... Az önce ki adam bana hakaret etmiş o yüzden vurdum dedi ama ne dediğini söylemedi.. Otuz yaşında olduğunu İş için buraya geldiğini ve bir ay kadar kalacağını söyledi laf arasında.. Buraya yakınmış. kaldığı yer sanırım her sabah karşılaşacağız.. Moda tasarım okuduğumu öğrenince "Siz kadınların bu güzellik tutkusu ne olacak.." dedi.. "Bilmem ki benim öyle takıntılarım yok bana kalsa Veterinerlik okumak istiyordum.." dedim bir anda.. Bakışları daha da derinleşti.. "Takıntısı olanlar kendini çirkin hissedenler zaten.." dedi.. Ne diyeceğimi bilemedim.. "Ben şey derse geç kalmayayım. " diyerek hızla kalktım masadan... İlk defa iltifat almıyorum ama bu adam da tuhaf bir elektrik var sanki... Hesabı ödemek için çantamı açmak istediğimde hızla uzanıp "Bu seferlik benden olsun.." diyerek elimi elimi tuttu.. Parmak uçlarıma kadar titredim sanki ne oluyor bana ya... Kaçarcasına çıktım cafeden... Sonraki bir bir hafta boyunca her sabah ya karşılıklı masalarda kahvaltı yaptık ya kaldırımda karşılaşıp selamlaştık.. Daha da tuhafı ben her sabah karşılaşmayı umudederek uykuya dalıyorum... Bir sabah görmedim belki işi çıkmıştır yada uyanamamıştır dedim kendi kendime ertesi günde yoktu sonraki günde.. İçimde bir yerleri acıtıyor O'nu görememek.. Ne bekliyordun kızım diyen iç sesime kalbim Ama çok sıcak bakıyordu bana deyip durdu tam on gün... Bayan Valencia bir sabah "Ne bu karamsarlık.." dedi tasarladığım elbiseye bakıp... "Anlamadım.." dedim.. "Kızım sen uçlarda çizen birisin ne bu.." dedi.. Sustum.. Beğenmemesi ayrı içimde yaşadığım kavgayı çizgilerimden anlaması ayrı utandırdı beni.. "Eğme başını.." diyen Valencia hanıma kısa bir bakış atıp "Daha iyisini yapmak için çok çalışacağım.." dedim ama gülerek başını sağa sola sallayıp.. "Ben kötü demedim ki sadece karamsar dedim Verda bir şeyler canını sıkmış belli umarım aklıma gelen değildir.." dedi.. "Ne geldi ki aklınıza.." dedim.. Sadece Kim dedi.. "Anlamadım kimden bahsediyorsunuz.." diye sordum.. Yeniden gülüp.. "Seni bu kadar derin karanlığa gömen kimse O'ndan. " dedi... Valencia hanımın sözleri, kafamda bir bomba gibi patladı. Kimdi bu adam? Neden bu kadar karamsardım? Düşüncelerim, Mert Kaya Aladağ'a gitti. O sıcak bakışları, gülümseyen yüzü... Hayır, olamaz. O, beni sevemez. Ben, sadece bir yabancıydım onun için. Ama neden bu kadar çok düşünüyordum onu? Neden her sabah kahvaltıda karşılaşmayı umuyordum? Kendime, aptal olma dedim. O, sadece bir adam. Benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Ama neden bu kadar çok acı çekiyordum? Neden her sabah uyanıp, onu görmeyi umuyordum? Kendime, yeter artık dedim. Onu unutmalıyım. İnsan bazen ne hissettiğini bilir ama kabul etmek istemez… bazen de tam tersi olur; hissettiklerinin ne olduğunu anlayamaz ama içinde büyüyen şeyi inkâr edemez. Benim yaşadığım tam olarak ikincisiydi. İçimde bir şey vardı… gün geçtikçe büyüyen, yerleşen, kök salan bir şey. Ama ne olduğunu adlandırmaya çalıştığım her an elimden kayıp gidiyordu. Sanki dokunsam dağılıp yok olacak bir sis gibiydi; ama aynı zamanda nefesimi kesebilecek kadar yoğun, kalbimi sıkıştıracak kadar gerçekti. Milano’ya geldiğim ilk günleri düşündüm o sabah. Yalnızdım ama rahattım. Kimseye hesap vermek zorunda değildim. Kimse ne yaptığımı sorgulamıyordu. O büyük ev yoktu, o boğucu sessizlik yoktu, o sürekli eksik hissettiren bakışlar yoktu. Kendi kendime yetebildiğim bir düzen kurmuştum. Sabah kalk, kahveni iç, derse git, çiz, düşün, geri dön… Basit ama bana ait bir hayat. İlk defa “benim” diyebildiğim bir şeyler vardı. Ama şimdi… o düzenin içine biri girmişti. Sessizce, zorlamadan, izin istemeden… ve ben fark ettiğimde çoktan alışmıştım. O sabah aynanın karşısında hazırlanırken bunu fark ettim. Saçlarımı her zamankinden biraz daha dikkatli topladım. Üzerime giydiğim kıyafeti iki kez değiştirdim. Sonra durup kendime baktım. Uzun uzun. Gözlerimin içine. “Kimin için?” diye sordum. Cevabı biliyordum ama söylemek istemedim. Çünkü söylemek… kabul etmek demekti. Ve ben henüz hazır değildim. Ama kalbim… o çoktan hazırdı. Sokağa çıktığımda hava serindi. Milano’nun sabahları her zaman böyle olurdu; güneş var ama sıcaklık yok, aydınlık var ama içinde hafif bir soğukluk saklı. Tıpkı benim içim gibi. Yürürken adımlarım farkında olmadan hızlandı. Bunu neden yaptığımı bilmiyormuş gibi davranıyordum ama biliyordum. Onu görmek istiyordum. Sadece görmek. Konuşmak değil, dokunmak değil… sadece orada olduğunu bilmek bile yeterliydi. Kapıyı açıp kafeye girdiğim an gözlerim onu aradı. Bu artık refleks olmuştu. İstem dışı. Kontrolsüz. Ve onu gördüğüm an… içimdeki o sıkışıklık bir anda çözüldü. Oradaydı. Her zamanki yerinde. Sanki hiç gitmemiş gibi. Sanki o on gün hiç yaşanmamış gibi. Ama yaşanmıştı. Ve o on gün… bana bir şeyi öğretmişti. Yokluğu. İnsan birinin yokluğunu bu kadar çabuk hissedebilir mi? Ben hissediyordum. O yokken kahvenin tadı değişmişti, dersler uzamıştı, günler ağırlaşmıştı. Ve en kötüsü… kendimle baş başa kaldığımda düşüncelerim onun etrafında dönüyordu. Bu beni korkutmuştu. Çünkü ben… kimseye böyle bağlanmamıştım. Bağlanmayı bilmiyordum. Yanına doğru yürüdüm. Bu sefer düşünmedim. Hesaplamadım. Sadece yürüdüm. Sanki görünmez bir şey beni çekiyordu. Masasına yaklaştığımda başını kaldırdı. Göz göze geldik. O an… yine aynı şey oldu. Kalbim hızlandı. Nefesim değişti. Ve ben bunu saklayamadım. “Günaydın,” dedim. Sesim normal çıkmaya çalışıyordu ama içimde fırtına vardı. “Günaydın,” dedi. O kadar sakindi ki… insan onun yanında kendi karmaşasını daha çok hissediyordu. Oturduğumda aramızda artık o eski mesafe yoktu. Fiziksel olarak değil sadece… başka bir şey vardı değişen. Daha yakındık. Daha tanıdıktık. Daha… tehlikeliydik. “Uyuyabildin mi?” diye sordu. Bir an durdum. Bu soru… basit değildi. Çünkü cevabı da basit değildi. “Pek sayılmaz,” dedim. Gözlerime baktı. “Ben de,” dedi. O an içimde bir şey daha yerine oturdu. Aynı şeyi yaşamıştık. Aynı yerde kalmıştık. Bu… bağ kurar. İnsanları birbirine yaklaştırır. Fark etmeden. Kahveler geldi. Ama o gün konuşmalarımız bile farklıydı. Daha yavaş. Daha derin. Daha dikkatli. Sanki ikimiz de ince bir çizginin üzerinde yürüyorduk. Ve o çizginin adı… hislerdi. “Bugün ne çizeceksin?” diye sordu. Omuz silktim. “Bilmiyorum… ilham yok.” Gülümsedi. “Vardı.” Kaşlarımı çattım. “Ne demek vardı?” Bana doğru hafifçe eğildi. “Dün vardı.” Sustum. Kalbim o cümlede takılı kaldı. Dün… evet. Dün çizgilerim değişmişti. Daha akışkandı. Daha yumuşaktı. Ve bunun sebebini ben de biliyordum. Ama söylemedim. Söyleyemedim. Ders boyunca söyledikleri aklımdan çıkmadı. Kalem elimdeydi ama çizdiğim şeyler… bana ait değil gibiydi. Sanki içimde bir şey yön veriyordu. Ve bu beni hem heyecanlandırıyor hem korkutuyordu. Hocam yanıma geldiğinde fark ettim bunu. “Bu sen misin?” dedi. Şaşırdım. “Nasıl yani?” Çizime baktı. “Bu kadar yumuşak çizmezsin sen. Bu kadar… hissederek çizmezsin.” Sustum. Sonra sordu: “Kim?” Bir an kalbim durdu. “Kim ne hocam?” dedim. Gülümsedi. “Seni değiştiren.” Cevap vermedim. Ama içimdeki ses çok netti. Mert. Ve o an… ilk defa kendime itiraf ettim. Ben değişiyordum. Onunla. Onun yüzünden. Onun için. Akşam eve döndüğümde yorgundum ama zihnim durmuyordu. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapatamadım. Tavanı izledim uzun süre. Ve düşündüm. Ya bu… gerçekse? Ya bu his… büyürse? Ya ben… kendimi kaybedersem? Korktum. Çünkü ben… kendimi zor bulmuştum. Ve şimdi biri… beni kendimden alıyormuş gibi hissediyordum. Ama garip olan şu ki… buna direnmek istemiyordum. Tam o noktada… anladım. Bu sadece hoşlanmak değildi. Bu… başlangıçtı. Ve ben… durmayacaktım. Duramayacaktım. Ama bilmediğim bir şey vardı. O… çoktan yolun sonunu planlamıştı. Ve ben… başlangıcın güzelliğine kapılıp o sona doğru yürüyordum. Kendi isteğimle. Kendi kalbimle. Kendi hatamla. Mert'ten.. İntikam… İnsanlar bu kelimeyi çok hafife alır. Sanki anlık bir öfke, geçici bir hismiş gibi. Değildir. İntikam… sabırdır. İntikam… planlamadır. İntikam… hissetmeden hareket edebilmektir. Ve ben… çok uzun zamandır hiçbir şey hissetmiyorum. İtalya'da Demir itinin kardeşinin peşinde günlerce gezdim defalarca karşısına çıktım ama burnu havalarda gezen hanım beni görmedi bile.. Madem öyle bende küçük bir tanışma partisi ayarlarım.. Ulan kazım benim diyen oyuncudan iyi rol yaptı gerçi bir yumruk yedi ama sıkıntı etmez.. Tanıştık Verda hanımla... Verda’yı ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Aslında onu ilk kez o gün görmedim. Onu çok daha önce biliyordum. Adını… Kim olduğunu… Kimin kızı olduğunu… Hepsini. Ama o… beni tanımıyordu. Bu her zaman avantajdır. Biri seni tanımıyorsa… onu istediğin gibi şekillendirebilirsin. Başta düşündüğüm şey basitti. Yaklaş. Güven kazan. Zayıf noktasını bul. Ve… yık. Ama Verda… beklediğim gibi değildi. Şımarık değildi. Ukala değildi. Soğuk değildi. Tam tersine… fazla sakindi. İlk günlerde onu izlerken fark ettim. Kalabalığın içinde bile yalnızdı. Konuşurken mesafeli… Gülerken eksik… Bu… planı zorlaştırmaz. Kolaylaştırır. Çünkü yalnız insanlar… en kolay bağlananlardır. Ama bir şeyi hesaba katmamıştım. O bağ… tek taraflı olmayabilirdi. Kafede oturduğu o ilk sabah… bana baktığında… gözlerinde bir şey vardı. Güven değil. Henüz değil. Ama… ihtiyaç. Ve ben… tam olarak o boşluğa yerleşiyorum. Planım net. Değişmedi. Sadece… daha yavaş ilerliyor. Onu kendime bağlayacağım. Ama zorlayarak değil. İsteyerek. Bana ihtiyaç duyacak. Ben olmadan eksik hissedecek. Sabahları beni görmek isteyecek. Sesimi duymadan günü tamamlayamayacak. Ve en önemlisi… beni sevecek. Gerçekten sevecek. Çünkü bir insanı yıkmanın en etkili yolu… onu önce yükseltmektir. Ona güven vereceğim. Onu anlayacağım. Herkesten farklı olacağım. Onun için… “tek” olacağım. Ve sonra… gideceğim. Ama öyle bir gidiş olmayacak bu. Bir anda kaybolmayacağım. Bu çok basit olur. Onu yavaş yavaş kıracağım. Önce… şüphe. Sonra… mesafe. Sonra… soğukluk. Ve en sonunda… hiçlik. O noktaya geldiğinde… artık geri dönemeyecek. Çünkü beni kaybetmiş olmayacak sadece… kendini de kaybedecek. Ve işte o zaman… intikam tamamlanmış olacak. Ama… şu var. Verda… beklediğimden daha sessiz. Bu sessizlik… bazen rahatsız ediyor. Çünkü içinde ne olduğunu tam göremiyorum. Ama bu önemli değil. Çünkü insanlar… ne kadar kapalı olursa olsun… bir noktada açılır. Ben sadece… o noktayı bekliyorum. Dün ona “gelme” dediğimde… aslında cevabı biliyordum. Gelecekti. Çünkü artık… benden kaçamıyor. Ve bugün… kafede beni beklerken… her şey netleşti. Artık… oyunun içindeyiz. Ama onun bilmediği bir şey var. Bu bir oyun değil. Bu… sonu olan bir yol. Ve o yolun sonunda… mutluluk yok. Sadece… benim kazancım var. Ve onun kaybı. Ama asıl soru şu: Ben… bu planın dışına çıkabilir miyim? Yoksa… çoktan çıktım mı? 🌑
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD