BERFU
Karısı olan bir adam… ve bir de ben mi? Onu karısını aldatırken bile göz yummakla suçlamalıyken, şimdi beni onun ikinci günahı yapmaya mı kalkıyorlardı? Bir kadını aldatmak bu kadar mı basitti? Bir yuvayı hiçe saymak bu kadar mı olağan olmuştu?
Öfkeyle bir adım attım salona. “Beni kuma mı yapacaksınız?!” dedim, nefes alışlarım titreyen öfkemle boğuşuyordu.
Dedem ve babaannem başlarını çevirdiler, dedem gözlerini kaçırdı, “Ben gideyim… sen babaannenle konuş keça min,” diyerek aramızdan çekildi.
Yaşlı gözlerimle babaanneme döndüm. “Bu mu yani?” dedim hıçkırıklarımı yutarken. “Beni, karısı olan bir adama mı layık görüyorsunuz? Kuma damgası yemem daha mı kolay?”
Babaannem gözlerini kaçırıyor, dizlerini ovalıyordu o sessizlik, bir cevap kadar kesiciydi. “Babaanne! Adam evli! Karısı var! Ben o eve… onun koynuna sadece damızlık gibi mi gireceğim?!”
Bu kez başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. “Karşıma geç Berfu,” dedi. Sesindeki ton bıçak gibiydi. Oturdum. Sanki kalbim, onun sözlerinden önce yere çöküyordu.
“Her ne olursa olsun… evleneceksin. Evlenmek zorundasın.” Gözlerim karardı. Dudaklarım titredi.
“Nasıl yani babaanne?” diye fısıldadım titreyen sesimle. Korkulu gözlerim, onun yaşlı ve yorgun yüzünde gezinirken, içimde deli gibi çarpan kalbimin sesi kulaklarımı sağır ediyordu.
“Artık yaşın geldi, Berfu.” dedi, sesi hayattan yorulmuş ama hâlâ sevgiyle doluydu. Elleri ellerimi sımsıkı kavradı. “Böyle kuruyup gidemezsin keça min.”
Kafamı hızla sağa sola salladım. Gözlerim dolmuştu, yaşlar kendiliğinden akıyordu. “Olmaz... Evlenemem!” dedim, nefeslerim düzensizleşirken.
Kalbimde hâlâ kapanmamış yaralar varken… Üstelik lekeliyken… Kim, neden beni isterdi?
“Keça min...” dedi yine, avuçlarımda yankılanan o sevgi dolu sesiyle.
“Babaanne olmaz diyorum!” diye haykırdım. Omuzlarım sarsılarak ağlıyordum. “Benim ne yaşadığımı bilmiyor musun?”
Göz kapakları ağırlaştı, gözlerinin derinliklerinden yorgunluk akıyordu. “Hem... Beni kim kabullenir ki böyle?” diye ekledim, sesim artık neredeyse bir çığlık gibi çıkıyordu.
“Şîyar Ağa'nın oğlu ister,” dedi babaannem, kelimeleri bir hançer gibi kalbime saplanırken. “Ciwan ağa.”
Nefesim tutuldu. Ayakta zor duruyordum. “Babaanne...” dedim korkuyla. O adam… Onun zaten bir karısı vardı. Beni neden isterdi? Bu kadar mıydı yani? Bu kadar mı düşmüştüm?
“Ben istemiyorum. Ciwan ağaya da söyle, benden ümit beklemesin! Karısına sahip çıksın önce!”
Babaannem ayağa kalktı. Üzerime doğru yavaşça yürüdü. “Berfu, kınalı kuzum...” dediğinde içim lime lime oldu.
O iğrenç olaydan sonra, bana böyle seslenirdi hep. Tek huzurum onun kucağıydı.
“Ciwan ağa, o kızla severek evlenmedi. Yakında boşanacaklar zaten.”
Omuzlarımı inatla silkerken, gözyaşlarımı içime akıttım. “Beni elden çıkarmaya mı çalışıyorsun babaanne?” dedim kırılmış bir çocuk gibi.
“Seni kimseye elden çıkarmıyorum keça min.” dedi saçlarımı okşayarak. “O vicdansızların elinden alan bendim, unuttun mu?”
Başımı öne eğdim, yumruklarımı sıktım. “Kardeş katili dediler sana... Ben engel oldum. Namussuzlukla suçladılar, ben sustum.”
“Biliyorum,” dedim kısık bir sesle, boğazıma düğümlenen hıçkırıkla.
“Tek derdim seni, yeniden bir cehenneme düşmeden kurtarabilmek.”
Ama bu bir kurtuluş muydu gerçekten? Eski cehennemden alıp yeni bir cehennemin kapısına bırakmak mıydı kurtuluş?
“Beni Ciwan ağanın zindanına mı atacaksın?” diye haykırdım, öfkem gözlerime dolarken.
Babaannem başını eğmeden bana baktı. “Seni hiç kötülerin eline bıraktım mı?”
Cevap veremedim. Haklıydı. Ama yine de korkuyordum.
Gidecektim. Memleketimden, toprağımdan, gökyüzümden uzaklaşacaktım. Bir adamın karısı olacaktım. Ya o çarşaf kanla boyanmazsa?
“Gerdek gecesi… Çarşaf o gece verilmezse, ne olur biliyor musun babaanne?”
Bakışlarını kaçırdı, dudağını ısırdı. “Ciwan ağa, senden kadınlık beklemiyor,” dedi.
İnanamadım. İç çekerek gülümsedim. “Emin misin? Ya sonra zorla isterse?”
Kaşlarını çattı. “Seninle mantık evliliği yapmak istiyor. Tek derdi, karısından kurtulmak.”
“Peki neden?” dedim, artık merakla.
“Çünkü karısı, onu değil, Dewran ağayı istiyor.”
Duyduğum şey aklımı durdurdu. “Saçmalık bu! Nasıl evlenmiş onca şeyi bilerek?”
“Töre böyle!” diye çıkıştı. “Hejvîn hanım söz verdiyse dönülmez. Mecburen evlenmiş.”
O an ilk kez düşündüm: Ciwan ağa nasıl bir adamdı?
“Sana dokunmayacak. O, sözüne sadık biridir.” dedi babaanem. “Diğerleri gibi değildir.”
Aklımı karıştırmayı çok iyi biliyordu. Sonra... O cümleyi kurdu: “Ben ölünce ne edeceksin?”
Donakaldım. “Böyle konuşma... Ölmeyeceksin!” diye yalvardım.
“Her şeyin sonu ölüm değil mi? Ağabeylerin bir, iki… en fazla üç defa korur seni. Sonra başaramazlar.''
Kafam allak bullaktı. “Ne diyorsun sen? Ağabeylerim benim için canlarını verdi!”
“Seni her zaman koruyamayacaklar.” dedi yine. “Ben ve deden olmasak, şimdiye kadar baban ve köydekiler seni harcamışlardı. Etme, eyleme keça min. Aklını başına topla.”
Son bir sözle vurdu: “Ciwan ağa sana zarar verirse, o konağı başlarına yıkarım!”
Titreyen ellerimle babaannemin yanından ayrıldım. Bahçeye çıktım. Sessizce asma salıncağa oturup yavaşça sallanmaya başladım.
Gökyüzüne dalarken içimden sadece şu geçti: Ya bu defa da yanılıyorsa? Ya bu defa da sonum yine karanlıksa?..
Güneş, Mardin’in taş duvarlarını yalıyor, asma yapraklarının arasından süzülen ışıklar yere kırık desenler bırakıyordu; gül kokusu havada asılı kalmıştı, ama ben hiçbirini tam anlamıyla hissedemiyordum.
Asma salıncağa oturmuş, ayaklarımı yere hafifçe sürterek kendimi yavaşça sallıyordum; dalgın bakışlarım ovanın sonsuzluğunda kaybolurken, zihnimde sadece babaannemin sesi yankılanıyordu: “Seninle mantık evliliği yapmak istiyor, Berfu.”
Başka çarem yoktu… Bu cümle, içimde sıkışan bütün umudu boğuyordu. Ellerim titreyerek eteğime yapıştı, gözlerim uzaklara dalsa da, içim geçmişin karanlığına saplanmıştı; çocukken yaşadığım korkular, dilimden dökülememiş çığlıklar, anlatılamamış acılar…
Hepsini silmek istemiştim, ama geçmiş beni bırakmamıştı. Şimdi ise babam, bana yeni bir zincir vurmak istiyordu. başka bir adamın malı yaparak beni tamamen susturmak…
Dişlerimi sıktım; istemiyordum, bir erkeğin gölgesinde kaybolmak istemiyordum ama ya başka seçeneğim yoksa? Gözlerim ovanın sonsuzluğuna kayarken “özgürlük” kelimesi boğazımda düğümleniyordu.
Ciwan Ağa… Onu tanımıyordum, sadece sert biri olduğunu, karısını sevmediğini ve zorla evlendirildiğini biliyordum.
Belki de beni anlayabilecek tek kişi oydu, ama gerçekten bir kurtuluş mu olurdu, yoksa başka bir kafese mi girerdim?
Salıncağı hafifçe salladım, başımı gökyüzüne kaldırdım, içimdeki isyan kıvılcımı yanıyordu ama sesim çıkmıyordu.
Derin bir nefes aldım… başka çarem yoktu. Kendi kendime fısıldadım ve kadere boyun eğdim.
Avlunun taş zeminine bakarken düşüncelerim birbirine dolanıyordu; içimde bir huzursuzluk vardı, Ciwan Ağa’nın da mutsuz bir evlilik içinde olduğunu biliyordum.
Karısı Morişin’in Dewran’a âşık olduğunu herkes gibi o da biliyordu. O zaman... belki de bu evlilik, sadece benim değil, onun da kurtuluşuydu.
Ellerimi sıktım, kendi çaresizliğime öfkeliydim ama aynı zamanda korkuyordum; bilinmeze adım atmaktan, başka bir adamın hayatına karışmaktan…
Ciwan’ın kim olduğunu bile bilmiyordum. Beni korur muydu, yoksa babam gibi sevgisiz, karanlık biri miydi? Derin bir nefes aldım, taş duvarlara, uzak köşedeki babaannemin siluetine, fısıldaşan hizmetçilere baktım; hepsi üzerime kapanan bir hapishane gibiydi.
O sırada kapının önünde bir hareketlenme oldu. Babam girmişti içeriye, yanında yaşça büyük, tanımadığım biriyle… İçim buz gibi kesildi. İşler hızlandırılmıştı.
Babaannem hemen öne çıkıp onları karşıladı, ben salıncakta hareketsiz oturuyordum ama kalbim kaburgalarımdan çıkacak gibiydi.
“Kızım! Berfu! Gel buraya!” Babamın sesi sert ve buyurgandı.
Olduğum yerde kaldım. Ellerim terliyordu. Ayağa kalkarsam, bir daha geri dönemeyeceğimi hissediyordum.
O an babaannem öne çıkıp haykırdı: “Bu kız senin malın değil! Onu kimseye satamazsın!”
Babam dişlerini sıkarak döndü: “Kes sesini ana! Kendi iyiliği için evlenecek. Yoksa…” O bakışı gördüm. Gözlerinde tehdit vardı.
Direnirsem, olacakları biliyordum.
Ciwan Ağa.
O an için sadece bir isimdi. Ama bu cehennemden kaçışımın tek anahtarıydı.
Yutkunarak ayağa kalktım, babaanneme baktım. Gözlerinde çaresiz ama umut dolu bir ışık vardı. “Babaannem haklı,” dedim usulca, “Ben evleniyorum.”
Babam durdu. “Ne dedin?”
Gözlerimi ona çevirdim, sesim netti: “Ciwan Ağa ile evleniyorum.”
Konağa ağır bir sessizlik çöktü. Taş duvarların ardında rüzgâr esiyor, yapraklar hafifçe kıpırdıyordu. Ve o an…
Avlunun büyük kapısı gürültüyle açıldı. Herkes olduğu yerde dondu.
Kapının eşiğinde siyahlar içinde bir adam belirdi. Güneş arkasından vuruyordu. Geniş omuzları, keskin bakışları ve dimdik duruşuyla sanki bir dağ yürüyordu. Çelik gibi gri gözleri babama kilitlendi.
Adım attığında, yer sarsılmış gibi hissettik. Sessiz ama ezici bir varlıktı. Ben şaşkınlıkla o adama bakarken… kaderim içeri girmişti.
O an, babamla yanındaki adamın gözleri aniden kapıya çevrildi. Onların şaşkın bakışlarının aksine, gelen adamın gözleri doğrudan bana saplanmıştı; bir ok gibi, sarsıcı, yakıcı…
Babaannemin sesi o an yankılandı avluda: “Ciwan Ağa!” Sesinde öyle bir umut, öyle bir sığınak arzusu vardı ki, kolumu sımsıkı tutarak beni ayakta tutmaya çalıştı.
Ciwan adım adım bana yaklaştı. Sessizliğiyle bile etrafındaki her şeyi susturuyordu. Tam yanımda durduğunda, avuçlarım onun eliyle buluştu.
Elimi sıktığında, sıcaklığı tüm bedenime yayıldı; kalbim öyle bir hızla çarpıyordu ki, göğsümden taşacak gibiydi. Ona ürkek gözlerle baktım, gerçekten korkuyordum.
Bu adamı tanımıyordum. Onun karanlığı benimkine ne kadar benzeyecekti, bilmiyordum. Sonra… usulca yaklaştı kulağıma.
“Bence ben daha yakışıklıyım…” Sesi fısıltıydı ama etkisi tokat gibi. Gözlerim irileşti, nefesim boğazımda takıldı. İlk kez bir adam, korkumu değil... gülüşümü tetikledi.
Hafifçe kıkırdadım ama hemen toparladım kendimi; onun yanında küçücük kalıyordum. Ciwan Ağa’nın koca cüssesi, gölgesini bile ağırlaştırıyordu.
Fazlasıyla iri, fazlasıyla tehditkârdı... ama aynı zamanda güven vericiydi. Derken, ağzından o kelimeler döküldü: “Karımı duydunuz, evleniyoruz.” Sesi sakindi ama altındaki alaycı ton, adeta meydan okuma gibiydi. Ortalığı bir buz gibi sessizlik sardı.
Ardından babamın sesi yankılandı, dişlerinin arasından tıslayarak: “Ciwan Ağa! Kızımın zaten hali hazırda bir kocası vardır!” Ve o an, yanındaki adamın bakışları üzerime saplandı. Öfkeyle… hınçla… sahiplenmeye kalkarcasına.
Ama Ciwan bir adım geri atmadı. Gözleri kıpkızıl bir öfkeyle parladı, yumruğu sanki havayı yarar gibiydi. “Müstakbel karımdan uzak dur!” diye haykırdı.
Sesindeki öfke, taş duvarlara çarpıp yankılandı. O anda anladım ki... Benim için sadece evlilik değil, savaş da başlamıştı.
“Ben şimdi karımı alıyorum ve gidiyorum.” dedi Ciwan Ağa, sesi tok, kararlı ve meydan okurcasına.
Adımlarını geri çekmek bir yana, ileriye attı; bir elini hala sımsıkı tutuyordu, diğer elinde görünmeyen bir otorite vardı sanki.
“Siz de uslu uslu evinize dönüyorsunuz…” diye devam etti, gözleri babamın gözlerine saplanmışken. “Ve bir daha Berfu’nun adını o pis ağzınıza almıyorsunuz.”
Sözleri bir emir değil, bir hüküm gibiydi. Ciwan sadece beni değil, bütün geçmişimi arkamdan çekip alıyordu sanki. O an içimde tuhaf bir şey kıpırdadı…
Korkumun yerine bir güven.Yalnızlığımın yerine biri vardı artık: Benim adımı savunan bir adam.
“Bana bak, Ciwan Ağa!” diye bağırdı, babamın hemen yanında kazık gibi duran adam. Ciwan’a doğru sert bir adım attı ve bir anda yakasından tutup kendine çekti. O an, her şey bir anda oldu.
Babaannem beni anında kollarının arasına aldı, sanki gövdesini siper eder gibi. Ama Ciwan, ne bir adım geri çekildi ne de korktu.
Adamın yakasını tutan elini savuşturdu ve öfkesini yumruğuna topladığı gibi adamın ağzına bir çekiç gibi indirdi. Kemik sesi, avluda yankılandı.
Babam öne atılmaya yeltendiğinde, Ciwan onu da yakaladı; yakasından kavradı, yere doğru eğip dizini sertçe karnına geçirdi. Babam dizlerinin üstüne düştü. Ama işler burada bitmedi.
Avlunun dış kapısından bir anda bir hareketlilik başladı. Babamın adamları, birer birer içeri doluştu. Silah yoktu ama niyet belliydi.
Kalabalık, tehdit, kaos… Hepsine rağmen Ciwan dimdik durdu. Yumruk, dirsek, omuz… Adamları birer birer yere sererken bir anlığına gözleri beni buldu.
“Berfu!” dedi, sesi emir gibi. Elimi tuttu. O kalabalığın içinden, tereddütsüzce, hızla sıyrıldık. Avlunun taşlarında yankılanan adımlarımızla kaçmaya başladık.
Ciwan önümde, ben hemen peşindeydim. Babaannemin “Git kızım, git!” çığlığı hâlâ kulaklarımdaydı. Ve ben ilk defa... hayatımda gerçekten kaçtım.
Adamlar peşimizdeydi. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyor, kalbim göğüs kafesimi yumrukluyordu. Ciwan, elimi sıkıca tutmuş beni ardı ardına koşturuyordu.
“Erkekliğin yüzde doksanı kaçmaktır!” diye omzunun ardından adamlara dönüp bağırdı, sesinde kışkırtıcı bir alaycılık vardı. Ben ise nefes nefeseydim, ciğerlerim alev almış gibiydi.
“Berfu, koş!” diye komut verdi Ciwan. Ona sinirle baktım. “Koşuyorum zaten! Sana yetişemiyorum, düşeceğim birazdan!” dedim boğuk bir nefesle.
“Ya sabır... yavaş koşuyorsun, hızlı koş! Yakalanacağız senin yüzünden!” diye çıkışınca daha da hızlandım.
Omzumun üzerinden arkaya baktım; adamlar hâlâ pes etmemiş, peşimizdeydiler. “Ciwan!” diye çığlık attım, “Kalp krizi geçireceğim, yavaşla!” dedim tam yığılacakken, aniden beni bir çuval gibi omzuna aldı.
Çığlığım dudaklarımdan kaçtı, panikle beline sarıldım. “Midem bulanıyor!” diye bağırınca, “Ceketime kusma! Ona ne kadar para verdim biliyor musun?!” diye çatladı.
Peşimizdeki adamlardan biri “Gel lan buraya!” diye bağırırken, Ciwan’ın belindeki silahı fark ettim. Gözüm karardı. Tereddütsüz çekip aldım. Başımı kaldırıp silahı onlara doğrulttum.
“Manyak! Ne yapıyorsun?!” diye bağırdı Ciwan, “Ateş edersen, kurşun manyağı oluruz!” Ama artık geri dönüş yoktu.
“Sen koş!” dedim omzunun üzerinden. “Ohh! Hanımefendiye bak! Kucağımızda taşıyoruz, hâlâ aksiyon arıyor!” diye laf yetiştirmeye çalıştı. Ama ben çoktan hedef almıştım.
Ve…Tetiği çektim. Geriye sadece patlayan kurşun sesi ve taş zeminde yankılanan çığlıklar kaldı.
Adamların çığlıkları kulaklarımda yankılanırken, parmağım bir kez daha tetiğe bastı. Bir kez daha, bir kez daha… Mermi bitene kadar.
Her kurşun, sadece ses çıkarmıyordu; onların dikkatini dağıtıyor, kaçışımıza birkaç saniye daha kazandırıyordu. “Ay başım dönüyor!” diye çığlık attım, “Yavaşla!” dedim ama Ciwan’ın cevabı sadece daha da hızlanmak oldu.
Nihayet dar bir ara sokağa girdik; ama… çıkmazdı. Önümüzde yüksek bir duvar vardı. Ciwan anında beni omzundan indirip, elini basamak gibi uzattı. “Atla!” dedi kararlı bir sesle.
Ona korkuyla baktım; o ise hâlâ sanki yürüyüşe çıkmış gibi sakin duruyordu. “Kızım atlasana! Delik deşik olacağız!” dediğinde, arkamızdan gelen ayak sesleri her şeyden daha ikna ediciydi.
Omuzlarından sıkıca tutarak kendimi yukarı doğru ittim, duvarın tepesine tırmandım ve hızla kendimi diğer tarafa, çimenlerin üzerine attım. Kalbim deli gibi atarken, panikle çığlık attım: “Çabuk gel, Ciwan! Yakalanma!”
Bu duvarın ardı özgürlük müydü, başka bir cehennem mi bilmiyordum… ama arkamda bırakmak istemediğim tek kişi, o gölgede hâlâ savaşan adamdı.
Saniyeler sonra Ciwan’ı gördüm, duvarın üzerinden karanlık gibi süzülüp aşağıya atladı. Çimenlere inmesiyle kolumdan tutması bir oldu. Birlikte yeniden koşmaya başladık.
Ayaklarımız nemli toprağa, çimenlere saplanıyor, ama birbirimize tutunuyorduk. Bir ağacın arkasına sığınırken kalbim hâlâ kaburgalarımı yumrukluyordu.
Sırtımı ağaca yasladım, nefesim kesikti, dudaklarım titriyordu. Ciwan yanımdaydı. Nefes nefeseydi o da, ama gözleri hâlâ kararlı, dimdikti. O an ona döndüm, gözlerim gözlerine değdi.
İçimdeki korkuyla, hayatta kalma savaşının ortasındaki o adamın bakışı çarpıştı. Kafamda bin soru, içimde hâlâ silah sesi yankısı vardı ama… ilk defa gerçekten baktım ona. Kimdi bu adam? Ve neden, elimdeki tek güven bu kadar yabancıydı?
“Manyak herif!” dedim dişlerimin arasından, nefes nefeseyken omzuna hırsla bir yumruk indirdim. “Yakalanacaktık az daha!”
Ciwan umursamazca omuzlarını silkti, sanki az önce ölümden dönmemiş gibiydi. “Ama en azından yakalanmadık.” dedi keyifle. Sonra ekledi, gülümseyerek: “Of… Bir girişimiz oldu, bir de çıkışımız...”
Adam resmen felaketin ortasında alay ediyordu. Sinirim iyice kabardı. “Bizi bulurlarsa, öldürürler! Her şeyden önce bunu düşün!” diye çıkıştım.
Ciddiyetle telefonunu çıkardı, kaşları çatıldı, ekrana hızlıca parmaklarını gezdirdi ama yine… yine!
“O fissekler hiçbir şey yapamaz!” dedi, sonra kafasını bana çevirdi: “Saçlarım bozulmuş mu?”
Ay çıldıracağım! Koyun can derdinde, kasap et derdinde! Ben ölüm kalım savaşı verirken bu adam saç stiline ağıt yakıyor.
“Bak, geriyorsun beni! Saçını falan boşver! Biz buradan nasıl kurtulacağız? Her yerde bizi arıyorlardır!” dedim ellerimi açarak.
Ciwan gözlerini kısmıştı, bakışlarında hafif bir tebessüm vardı. “Sen var ya… anamın hakkından gelirsin. Morişin’in de hakkından gelirsin…” dedi, başını ağaca yaslayıp gözlerini kapatarak. “Tamam, oldu bu iş!”
Ve işte o an… ilk defa düşündüm: Belki bu manyak adamla gerçekten bir ihtimalim vardı.