Beraber yatalım

3088 Words
BERFU Çimenlerin üzerine çökmüş, kollarımı göğsümde kavuşturmuş halde sinirle bekliyordum. Ciwan’ın sesi kulaklarımda yankılandı: “Ferzan, birazdan burada olur.” Başımı hızla ona çevirdim. “Ferzan mı? O da mı burada?!” dedim kaşlarımı çatarken. Dudakları kıvrıldı, gözlerinde o tanıdık alaycı bakış vardı. “Eee yaratıcı bir şekilde kız kaçırmam gerekiyordu, ben de onu kaptım geldim.” Cevap buydu yani. Sinirle derin bir nefes aldım. “İyi o zaman, gitmeden önce konağa uğrayacağım. Eşyalarımı almam gerek.” dedim. O an o kahrolası sesiyle bir kez daha patlattı: “Yuh! Çeyizin hâlâ hazır değil mi?” Sinirle başımı göğe kaldırıp sabır çektim. “Bak Ciwan Ağa, sinirlendiriyorsun beni… Yanıma kıyafet bile almadım! Şu tüylü terliklere bak!” diyerek sinirle bacağımı havaya kaldırdım. Gözlerini kıstı, dudak kenarındaki gülümseme genişledi. “Bir tane de bana lazım bunlardan…” dediğinde içimden geçen sadece tek bir şeydi: Allah’ım sabır… sabır… sabır! Bu adamla aynı yolda kaçmak kolaydı da, aynı kafada kalmak imkânsızdı! “Allah aşkına…” dedim sinirle, gözlerim kısıktı. “Hiç mi korkmuyorsun? Hani biri gelir de tam kafana silah dayasa…” Keşke demez olaydım. Ağacın arkasından bir gölge belirdi. Genç bir adam, elindeki silahı kaldırıp Ciwan’ın kafasına dayadı. Ciwan önce bana döndü, sonra gözlerini devirdi. “Yuh be kızım! Bu kadar da isabet ettirmezsin yani!” dedi ve gayet sakin şekilde ayağa kalktı. Ben ise korkuyla Ciwan’ın arkasına saklandım. “Aferin! Silahımın mermisini de bitirdin! Çatır çutur hepsini sıktın adamlara! Şimdi ne yapayım? Adamı götümle mi vurayım?!” Panikle, “Ciwan… dövsene şunu! Öldürecek seni!” diye hışırdadım. Ciwan sonunda ciddileşti. Elinin tersiyle silahı kenara itti, bir anda yumruğunu havaya kaldırıp adamın çenesine yürüdü. “Abi, dur abi!” diye bir ses patladı. Ciwan’ın gözleri kısıldı. “Ulan Ferzan!” “Ferzan mı?!” dedim fısıltıyla, anlamaya çalışırken. “Ferzan iti tabii ya!” diye dişlerinin arasından tısladı. “Ulan salak! Peşimizde onlarca adam var, ne silah çekiyorsun?!” Ferzan omuz silkti, sanki ölümle flört ediyormuş gibi: “Korkutayım dedim… Fena mı oldu? Biraz aksiyon yaşadık.” O an hepimiz sustuk. Çünkü aksiyon bitti, rezillik kaldı. Ferzan, silahını beline yerleştirirken bir yandan da gülerek “Tamam hadi, şov bitti. At kızı omzuna, kaçırıyoruz yengeyi.” dediğinde gözlerimi kısarak ona baktım. Ciwan ise usulca bana döndü, yüzünde yine o sinir bozan gülümsemesiyle, “Aman terliklerime zarar gelmesin dersen, omzuma atarım. Haaa, bu manyakları daha yeni tanıdım, güvenmiyorum dersen düş bakalım önüme.” dedi. Gözüm istemsizce ayağımdaki tüylü terliklere kaydı, dudaklarımı sıkarak baktım. Benimle dalga geçiyordu, şuursuz herif! “Dalga geçme.” dedim sinirle. Ama o beni değil, Ferzan’ı dinliyordu çoktan. “Arabayı nereye park ettin?” diye sordu. Ferzan umursamazca, “E duvarın arkasında.” dedi. O an ellerimi alnıma yapıştırdım. “Aferim! Ya adamlar hâlâ peşimizdeyse?! Ya siz komple kafayı yemişsiniz?!” diye patladım. Ciwan iç çekti, “Dır dır etme, yürü hadi.” dedi, gözlerimi devirerek yürümeye başladım. Duvarın önüne geldiğimde, ellerimi belime koyarak döndüm. Ciwan yine klasik hareketini yaptı, ellerini birleştirip eğildi. “Sıkı tutun, düşersen ben de düşerim.” dedi sanki dağa tırmanıyoruz. Ciddiyetsizliğin vücut bulmuş hali! Ama mecburdum. Omuzlarına sıkıca tutunarak, avucuna bastım . “Bir… iki… üç…” diyerek beni yukarı doğru zıplattı. Duvarın tepesine ulaştığımda ellerimle sıkıca tutundum. Arkayı kontrol ettim. Sessizlik vardı. Hiçbir gölge, hiçbir adım sesi… Yavaşça ve dikkatlice atladım. Arabanın kenarına geçip sessizce beklemeye başladım. Ciwan ve Ferzan duvarı aşıp yanıma geldiğinde hızla arka koltuğa atladım. İkili ön koltuklara geçerken, Ferzan kontağı çevirir çevirmez arabayı hızla geriye sürdü. Ardından ani bir manevrayla direksiyonu kırdı ve yola koyulduk. “Mermi var mı?” diye sordu Ciwan, torpido gözünü açarken. Bulduğu mermileri birer birer şarjöre yerleştirmeye başladı. “Adamlara mı sıktın?” diye sordu Ferzan, gözünü yoldan ayırmadan. Ama Ciwan’la göz göze geldiğimizde Ferzan’ın sorusu havada kaldı. “Yok, ben sıkmadım,” dedi Ciwan, dudaklarında alaycı bir kıvrımla. “Yengen yerime sıktı sağ olsun.” Silahı beline yerleştirip üzerine giydiği ceketi düzeltti. Gözlerim yolda gezinirken, içimdeki korkuyla derin derin nefes alıp veriyordum. “Nereye gidiyoruz? Niye konağa sürüyorsunuz? Direkt kaçmıyor muyuz?” dedim, içimdeki panikle sesim biraz yükselmişti. Ciwan başını yavaşça bana çevirdi, gözleriyle beni tarttıktan sonra, “Susmayı dener misin?” dedi, buz gibi bir sesle. Kaşlarım çatıldı. “Pardon ama deneyemem,” dedim, öne doğru eğilerek. “Nereye gidiyoruz, dedim?” “Babaannenin yanına,” dedi Ciwan, kolunu cama yaslayarak. “Deden mesaj atmış.” Derin bir nefes aldım. “Ne mesajı?” “Birkaç parça eşya vereceklermiş senin için.” Başımı usulca salladım. Bu ikilinin arasında, kendimi hâlâ fazlasıyla yabancı hissediyordum. Sırtımı koltuğa yasladım, bir süreliğine sadece motorun uğultusunu dinledim. Kalbim, tüm sakin görünüşüme rağmen göğsüme delice çarpıyordu. Her an babamın ya da adamlarının ortaya çıkıp beni çekip alacağından korkuyordum. İçimdeki huzursuzluk kabarıyor, boğazımı yakıyordu. Dayanamadım, tekrar öne doğru eğildim. Gözlerimle Ciwan ve Ferzan’ı süzdüm. “Ciwan... Beni almazlar, değil mi?” Sesim titriyordu. Tüm cesaretimi toparlamıştım ama sesimden belli oluyordu—korkuyordum. Ciwan, omzunun üzerinden bana göz ucuyla baktı. “Sence alabilirler mi?” diye sordu, ardından dikiz aynasında saçlarını düzeltti. “Yerse, gelsinler de alsınlar bakalım,” dedi sert bir ifadeyle. Kaşları çatılmıştı, bakışları yola kenetlendi. Arabayı konağın arka kapısına park ettiğimizde dedemi ve babaannemi gördüm. İçimde bir şeyler koptu o an. Arabanın kapısını açar açmaz kendimi dışarı attım ve hızla onlara koştum. “Babaanne!” diye haykırdım, adımlarım telaşla yere çarpıyordu. Kollarına atıldığımda, onun sıcak nefesini saç diplerimde hissettim. Sanki o an dünya biraz daha güvenli bir yer olmuştu. “Berfu…” dedi derin bir nefesle. Alnıma dudaklarını bastırdı, ama gözleri… Gözleri yaşlarla doluydu. Sanki beni bulmuştu ama aynı anda kaybetmekten de korkuyordu. “Seni bundan sonra önce yüce Rabbime, sonra da Ciwan Ağa’ya emanet ediyorum, Berfu,” dedi babaannem, sıcak avuçlarını yüzümün iki yanına yaslayarak. Dudaklarım titredi, gözlerim dolmuştu ama asıl yara içimdeydi yüreğimde yankılanan o tarifsiz sızı… “Ben... sensiz ne yapacağım şimdi?” diye fısıldadım, sesim zar zor çıkıyordu. Babaannem acı bir gülümsemeyle karşılık verdi, gözleri yorgun ama bir o kadar da sevgi doluydu. “Artık tek başına değilsin, Berfu,” dedi, dudakları titreyerek. “Yanında Ciwan Ağa var... O sana sahip çıkacaktır.” Sonra gözleri bir anlığına Ciwan’a kaydı. Omzumun üzerinden geriye dönüp baktığımda, onun da derin bir nefes aldığını gördüm. Bize doğrudan bakmıyordu ama yüzündeki ifade... o kırılgan sessizlik... üzgün olduğu belliydi. Sessizce birkaç adım attı, yanımıza yaklaştı. Sonra babaannemin gözlerinin içine baktı, gözlerinde bir şey vardı ama adını koyamıyordum. Babaannemin elini öpüp alnını usulca dayadı. “Merak etmeyin,” dedi, sesi sakindi ama içinde fırtına gizliydi. “Emanetinize sahip çıkacağım.” Omuzlarını dikleştirip gözlerini bana çevirdi. “Onu... kendi canım gibi koruyacağım.” O an... İçimde günlerdir dinmeyen o fırtına, birdenbire duruldu. Ciwan’ın gözleri gözlerime kilitlenmişti. Öyle derin, öyle dokunurcasına bakıyordu ki… Nefesim titreyerek içime çekildi. “Sana güveniyorum, kurê min,” dedi babaannem, sesi titreyen ama güçlü bir anne gibi. Sonra Ciwan’a doğru bir adım daha attı. “Törelerimize göre önceliğimiz oğullarımızdır… Ama benim önceliğim, kızım Berfu’dur.” O cümle... O sıcak, koruyucu cümle… Tenime değmiş gibi yaktı içimi. Bir an nefesim kesilir gibi oldu; çünkü ilk kez biri beni gerçekten önceliğine koymuştu. Babaannemin gözleri, Ciwan’a başka kelimeler söylüyordu adeta. Anlatılmayan, ama gözlerle geçen o kadim dilden… Ciwan ise tek kelime etmeden, sessizce onu izledi. Göz kapakları ağırlaştı, sonra başını yavaşça eğip, saygıyla aşağı yukarı salladı. Hiçbir söz söylemedi, ama verdiği sözü ben duyuyordum. Kalbimle. Dedem yavaş adımlarla yanımıza yaklaştı. Hiçbir şey söylemeden beni omzunun altına aldı, o kocaman elleriyle sanki tüm dünyayı benden uzak tutmak ister gibi… Sonra başını hafifçe Ciwan’a çevirdi. “Ciwan Ağa,” dedi, sesi tok ama yüreği doluydu. “Bilirsin… Bizim buralarda, kızlarımızı sadece kendi köyümüzden bir adama veririz.” Sustu bir an. “Ama biz sana güveniyoruz. Bu yüzden kızımızı sana teslim ediyoruz.” Sanki bir dede değil de… Bir baba konuşuyordu o an. Öyle içten, öyle sahiplenici. Gözlerimdeki yaşlar artık tutunamıyordu. Usulca süzüldü yanaklarıma, sessiz birer itiraf gibi. Ve sonra… dedem sözlerine devam etti: “Ve eğer… Kızımı üzersen...” Devamını getirmedi. Gerek de yoktu. Anlamı zaten gökyüzüne yazılmıştı. Bir an bile düşünmeden, dedeme hızla sarıldım. Sanki içimde yıllardır sakladığım boşluğu o anla biraz doldurur gibi. Evet, bir babam vardı. Ama o adam bana ne bir baba olabildi… Ne sevgisini gösterdi, ne de koruyabildi. Lakin dedem… O her zaman sadece bir dede olmadı. O, benim babam gibi... Hatta ondan bile fazlasıydı. Ciwan usulca başını salladı. “Bana güvenebilirsiniz,” dedi, sesi hem sakin hem de kararlıydı. Sonra bakışları yeniden bana kaydı. Gözlerinde bir söz vardı belki kelimelere dökülmeyen ama kalbe işleyen o sözden... “Emin olun…” dedi, gözlerini gözlerime kenetleyerek, “Kızınızı bir el kızı gibi görmeyeceğim.” Sesindeki titreme bile bastırılmış bir yemin gibiydi. “Kimsenin ona dil uzatmasına, göz dikmesine izin vermeyeceğim.” Sanki o an... sadece söz vermiyordu. Beni, bana rağmen koruyacağını, beni bana rağmen seveceğini söylüyordu. Gözlerinden dökülen hiçbir duygu boşuna değildi. Daha fazla zaman kaybetmemek ve yakalanmamak adına ksıa bir vedadan sonra arabaya yerleştik. Ciwan, yine ön koltuğa otururken ben ise arkada sessizce gözyaşı döküyordum. Yıllardır bu şehirde, Mardin’in her taşında, her sokağında büyümüştüm. Babam her ne kadar duygusuz ve içi çürümüş bir adam olsa da… Babaannem ve dedem, bana her zaman gerçek bir aile oldular. Bir torun gibi değil… Öz evlatlarıymışım gibi sevdiler. Üzerime titrediler. Soğuk gecelerde battaniyem oldular, sustuğumda sesim, düştüğümde elim oldular. Ama şimdi, o şehirden ayrılıyordum. Beni büyüten duvarlardan, sesime alışmış avlulardan, çocukluğumu gizleyen taşlardan… Hepsinden bir bir uzaklaşıyordum. Şimdi, Şanlıurfa’ya gidiyordum. Ciwan’la evlenmek için. Bambaşka bir hayat için. Yeni bir soyadına, yeni bir hayata, yeni bir yazgıya doğru… Yüreğimde taşıdığım babaannem ve dedemle, bir daha aynı sofrada oturamayacağımı bilmek... İçimi delik deşik ediyordu. Ama onlar, bana son kez sahip çıkmakla kalmadı bütün kalpleriyle uğurladılar. “Kız…” Ciwan Ağa’nın sesini duyduğumda, gözyaşlarımın ardından ona baktım. Gözlerim şişmiş, yüzüm allak bullaktı. “Ne istiyorsun?” dedim kısık, neredeyse fısıltı gibi bir sesle. “Ağlama,” dedi o tanıdık sakin tonuyla. “Zaten ağlamıyorum,” dedim inatla, ama dudaklarım titredi ve istemsizce çıkan bir hıçkırıkla her şey çözüldü. Omuzlarım titremeye başladı, sonra artık dayanamadım... Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hiçbir şey demeden cebinden bir peçete uzattı. Gözyaşları arasından ona bakarken, bir anda yüzünde ciddi bir ifadeyle: “Sümüklerin akmış,” dedi. Kaşlarım çatıldı. “Sümüğüm yok bir kere! Burnum temiz. O sadece... ağlamanın etkisiyle oldu!” Gözlerini devirdi, alayla homurdandı: “E tamam işte, sümük.” “Ya tamam sümük!” dedim sinirle. Sonra yüzümü peçeteye bastırıp mırıldandım: “Allah aşkına susar mısın?” Ferzan, direksiyonun başında dikkatle ilerliyordu. Yüz kasları gerilmiş, çenesi sıkılmıştı her haliyle tehlikeyi sezmişti. Belindeki silaha uzandı, hızla kavradı. Torpido gözünü bir kez daha açtı, şarjörü çıkardı ve tek hamlede doldurdu. “Peşimizde araçlar var,” dedi kısık ama öfke yüklü bir ses tonuyla. Ciwan hızla dönüp bana baktı. Gözlerini kıstı, yüzündeki ifade sertleşti. Ben ise nefesimi bile tutmuş, onları korkuyla izliyordum. “Kafanı eğ, Berfu!” diye bağırdı Ciwan, aniden başıma bastırıp beni koltuğun altına doğru itti. Tam o anda… Silah sesleri gecenin bağrını yırttı. “Siktir!” diye öfkeyle homurdandı Ciwan. Bir anda arka cam tuzla buz oldu. Cam kırıkları başımdan, omzumdan aşağı yağmur gibi döküldü. Nefesim kesilmişti. Kalbim kulaklarımı dövüyordu. Ciwan gözünü kırpmadan camını araladı, Dirseğini kapıya yasladı ve arkadaki araca arka arkaya kurşun sıktı. “Ferzan, kaçış yoluna çıkmamız lazım! Bu böyle gitmez!” diye bağırdı Ciwan. “Ormana sür! Çabuk, orman yoluna sap!” Ferzan hızla direksiyonu kırdı, motorun homurtusu yükselirken gaza yüklendi. Araba orman yoluna daldığında, Ciwan tek hamleyle ön koltuktan arka koltuğa atladı. Artık yanımdaydı. Ve bir anda… Kollarını bedenimin etrafına sardı, vücudunu benim üzerime siper etti. “Ciwan!” diye çığlık attım, panikle koluna yapıştım. “Silah verin! Yardım edeyim! Varsa verin! Kurşunlar-” “Sus, Berfu!” dedi boğuk ama kararlı bir ses tonuyla. “Sadece sus ve gövdemin altında saklan!” Sesi yumuşak değildi… ama kalbini bağırttığını hissedebiliyordum. Dudaklarım titriyordu, ağlamamak için dişlerimi sıktım. “Olmaz… Olmaz! Sana kurşun gelir… Mermi gelir Ciwan! Çekil üzerimden!” diye bağırdım ama beni daha da sıkı sardı. Kolları belimi kavradı, yüzüme yaklaşmadan ama kalbini yaklaştırarak mırıldandı: “Berfu, bana bir şey olmaz.” Tam o anda... Araba bir anda sarsıldı. Altımızdaki zemin taşlıydı, çukurluydu. Korkunç bir ses duyuldu, araba yalpaladı. “Siktir! Tekerlek patladı ağabey!” diye bağırdı Ferzan, direksiyonla cebelleşerek. Ciwan, nefesini tuttu. “Farları kapat!” dedi kararlı bir tonla. Ve bir anda… Dünyamız karardı. Arabanın içi... Ormanın içi... Yol… Hepsi simsiyah bir boşluğa karıştı. Karanlık artık dışarıda değil, içimizdeydi. Korkulu ama titrek nefesler alırken, Ciwan'ın bedenine daha çok sokuldum. “Ses çıkarmayın… Bulamadıklarını sanıp giderler,” dedi Ciwan, sesi boğuk ve acı doluydu. Başımı usulca kaldırırken çenem onun göğsüne sürtündü ama karanlıkta yüzünü seçemiyordum. “Sen… iyi misin?” diye mırıldandım, kalbim onun sesinde bir çatlak arar gibiydi. “Ben iyiyim. Sen iyi misin?” dedi aynı tonda, ama bu kez sesi biraz daha yumuşaktı. “Bende iyiyim…” dedim fısıltıyla. Korku yerini tuhaf bir huzura bırakıyordu. Tam o anda ön koltuktan bir ses duyuldu: “Sorduğunuz için Allah hepinizden razı olsun,” dedi Ferzan alaycı bir tonla. “Mükemmelim, yani hayatta kalmaya çalışıyoruz ama canınız sağ olsun.” Kıkırdamaya başladım istemsizce. O karanlıkta, o korkunun içinde bile gülmeyi başarmak... belki de sadece bizim işimizdi. Dakikalar sonra, arabadan usulca inmiştik. Ferzan telefonunun ışığını açtı, etrafı taramaya başladı. Orman sessizdi ama tehditkârdı. “Ne bok yiyeceğiz?” diye söylendi Ferzan. “Kurtlar yiyecek bizi, vallahi.” Korkuyla Ciwan’a baktım, gözlerim büyümüştü. “Yemez değil mi?” diye fısıldadım. Ciwan güldü, gözleri parladı. “Ben onları yerim. Merak etme, çünkü şu an çok açım.” Sonra elimi tuttu. Ama öyle rastgele değil... Sıkıca, güvenli... Sanki sadece ormanda değil, hayatın tüm karanlığında elimden tutacak gibiydi. “İlerleyelim,” dedi yavaşça. “İllaki bir ev buluruz.” *** Saniyeler sonra, o evin kapısı gıcırdayarak açıldı. Karşımıza yaşlı bir kadın çıkmıştı. Bakışlarında şüphe, yüzünde yorgunluk vardı. Bizi içeri almakta tereddüt etti ama uzun süren ısrarlarımızın ardından belki çaresizlikten, belki merhametten kapıyı biraz daha aralayıp içeri buyur etti. Ferzan’ı salondaki tekli koltuğa uzandırdı. Bizi ise küçük, neredeyse bir tek kişilik yatağa zar zor sığacak bir odaya aldı. Kapının kapanmasının ardından içeriye yayılan sessizlik boğucuydu. “Sen Ferzan’ın yanında uyusana? Nasıl sığacağız biz bu yatağa?” dedim, tedirginliğimi gizleyemeden. Ciwan bana şöyle bir baktı, sesi sakin ama kararlıydı: “Sen yatakta yat. Ben yere uzanırım.” Sonra omzunu silkti. “Üstelik... Ferzan var ya...” Durdu. “Onunla uyursam muhtemelen gecenin bir yarısı kendimi otobüs yolculuğunda bulurum.” Kaşlarımı çattım. “O nasıl oluyor?” Ciwan yüzünü buruşturdu. ''Horluyor.” Ardından hiç beklemeden yere uzandı, göğsü inip kalkmaya başladı. “Saçmalama!” dedim, içim ezilerek. “Yerde üşütürsün, kemiklerin sızlar...” Sesim titriyordu ama o, çoktan gözlerini kapamıştı. “Berfu…” diye mırıldandı. “Hı?” “Susar mısın? Uykum var.” Esnedi. Öyle tatlı, öyle kayıtsız. Ama ben susmadım. Usulca yanına oturdum, yere. “Kemiklerin ağrıyacak diyorum, kalk,” dedim inatla. Kolundan tuttum, kaldırmaya çalıştım. “Ne istiyorsun?” dedi göz kapaklarını aralayarak. Ona bakarken yutkundum. Ciwan’ın yerde yatışı, geçmişimi tokat gibi suratıma çarpıyordu. Ben de... bir zamanlar hep yerde yatar, hep üşürdüm. Bana bir oda, bir yatak hak görülmemişti. Taş zeminde uyumanın ne olduğunu bilirdim.Sabah kalktığında sanki biri seni dövmüş gibi olurdu; boynun tutulur, belin zonklar, bacakların sızlardı. Ama en kötüsü... İnsan hasta olurdu. Hem bedeni, hem içi... Ve ben, bunu… O yaşamasın istiyordum. “Beraber yatalım,” dedim usulca. Ciwan’ın kaşları anında çatıldı. “Olmaz,” dedi hemen. “Sen yat yatakta. Sığmayız zaten.” “Sırt sırta veririz,” diye mırıldandım. “Sırt sırta verirsek sığarız.” Bakışlarım tek kişilik yatağa kaydı. Tamam... biraz sıkışırdık, ama sığardık. Zaten ben öyle iri yapılı biri değildim ki. Ciwan, dirseklerinin üzerinde yükseldi. Yüzümüz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Yutkundum. “Emin misin?” diye fısıldadı. “Sonra sabah... o dizilerdeki gibi ‘Ay imdat, sapık var!’ diye bağırıp benim aklımı alma.” Gözlerim kısıldı ama dudaklarımda bir gülümseme belirdi. “Yok...” dedim hafifçe. “Yani bağırmam. Onlar biraz şey... saçma.” Ayağa kalktım, nefesimi toparlamaya çalıştım. Ciwan bir süre gözlerini üzerimde tuttu ama sonra bakışlarını kaçırdı. Yerinden doğrulup yatağa geçti, duvar tarafına dönerek uzandı. Ben de usulca yanına yaklaştım... Ama sırtımı dönemedim. Sanki dönsem... aramızdaki o mesafe yeniden inşa edilecekmiş gibi. Derin derin nefes alıyordum. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki, göğsümde yankı yapıyordu adeta. Bir yabancıyla aynı odada... Aynı yataktaydım. Ama tuhaf olan neydi biliyor musun? O yabancı, birkaç gün içinde... Benim kocam olacaktı. Ben ise onun ikinci karısı... Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. Ama bir anda... Kalbim tekledi. Nefesim… kesildi. “Ahhh…” Acı dolu bir iniltiyle kalbimi tuttum. Göğsümde zonklayan sancı bir yumruk gibi bastırıyordu. “Berfu?” Ciwan’ın sesi geldi, ama uzaktandı sanki. Giderek kararan bir boşluğun içindeydim. Derin nefesler almaya çalıştım. Ama... Alamıyordum. Gözlerimin önü karardı. Zifiri, kör edici bir karanlık... Boğazımdan çıkan hıçkırıklar acıyla karıştı, gözyaşlarım hiç sormadan yanaklarıma aktı. Nefes almak istedikçe... garip boğuk sesler çıkıyordu. Ciğerlerim yanıyor, dünya dönüyordu. Ellerim çarşafa yapıştı. Tırnaklarım yatağa gömüldü. “Berfu!” Ciwan hızla doğrulup beni kollarının arasına aldı. Bakışları panik doluydu ama elleri... kararlıydı. “İ… ilaç…” diye zorla fısıldadım. “İlaç?” Gözlerinde bir anlık dehşet ama hemen ardından bir netlik belirdi. Hiç vakit kaybetmeden ayağa kalktı. Bir gözü hâlâ üzerimdeyken, diğer eliyle ceketini karıştırdı. Işığı açtı. Sonunda avuçlarının arasında ilaç kutusuyla geri döndü. Yanıma geldi. Sırtımı yavaşça kaldırdı, beni göğsüne yasladı. Titreyen parmaklarımla ilaca uzanırken, o benden önce davranıp hapı dudaklarımın arasına koydu. “Yut,” dedi. Sonra saçlarımı alnımdan arkaya itti. “Berfu... bana bak. Gözlerime bak.” Gözlerine baktım. Ama iki tane Ciwan vardı. Gözlerim dolu, görüşüm bulanıktı. “Buradayım,” dedi sakin ama güçlü bir sesle. “Bana bak. Sakin ol. Şimdi derin bir nefes al.” Yavaşça ciğerlerime hava çektim. İçimden değil... acıyla. “Nefesini... yavaşça ver.” Söylediği gibi yaptım. Titreyerek. “Şimdi... tekrar.” Yaptım. Gözlerim onun gözlerine kitlenmişti artık. Zaman yavaşlamıştı. Sadece onun sesi vardı. Sadece onun varlığı. “Şşş... Sakin ol. Tamam mı? Bak, burada... bizden başka kimse yok.” “Ciwan...” diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar hafifti. “Işığı kapatma... lütfen.” Gözlerimi kapatırken dudaklarımda titrek bir yalvarış vardı. “Tamam...” dedi yumuşakça. Parmakları yanaklarımda dolaştı, dokunuşu bir annenin 'geçti' deyişi kadar nazikti. “Işığı kapatmayacağım. Şimdi... uzan.” Kollarının arasındaydım önce, sonra yavaşça bedenimi yatağa bıraktı. Ama o, arkasını dönüp uyumadı. Uzanmadı bile. Yatak başlığına yaslandı. Oturur pozisyonda kaldı. Gözleri... tavanı izler gibi görünüyordu. Ama ben biliyordum. O aslında... beni izliyordu. Ben gözlerimi kaparken, o uyanık kalmayı seçmişti. Ben geçmişimle savaşı sürdürürken, o sessizce yanımda nöbet tutuyordu. Ve o an anladım. Bazen “iyi geceler” demek yetmezmiş. Bazen sadece... Işığı açık bırakmak, birine verilmiş en büyük güvencemiş.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD