Gece yoğun mu geçti?

2000 Words
BERFU Yüzüme vuran sabah ışığıyla gözlerimi araladım. Perdenin arasından sızan gün ışığı, odayı değil, içimi aydınlatıyordu sanki. Halsizdim. Yorgundum. Ama en çok… huzursuz bir dinginliğin içindeydim. Yattığım yerde hafifçe kıpırdandım, bedenim sanki gece boyunca hem uyanık kalmış, hem savaş vermiş gibiydi. Derin bir nefes aldım. Ama o an… bir nefes daha duydum. Başkasına ait. Usulca başımı çevirdim. Ciwan Ağa. Hâlâ yanımdaydı. Ama yatmıyordu. Sırtını yatak başlığına yaslamış, başı yana düşmüş haldeydi. Göz kapakları kapalıydı, nefesi düzenliydi. Uyuyordu. Ama uykusu... yorgunluktan değil, uyanmak istemeyişten gibiydi. Oturur pozisyona geçtim, nefesimi tuttum, onu izledim. “Ciwan…” dedim usulca. Ama kıpırdamadı bile. “Ciwan Ağa…” diye sesimi biraz yükselttim. “Hmm?” diye mırıldandı. Sesi uykunun içinden geliyordu, derin ve gevşek. “Niye böyle uyudun sabaha kadar?” dedim hafifçe kaşlarımı çatarken. “Boynun tutulmuştur. Kalk, sabah oldu… gitmemiz gerekiyor.” Bir an kıpırdadı, sonra yine başını yavaşça geriye yasladı. “Biraz daha…” diye fısıldadı. O an gözleri hafifçe aralandı. Uykunun sisi hâlâ bakışlarında asılıydı. Ama ilk gördüğü şey bendim. Bakışı… öylece üzerimde kaldı. Gözleri hâlâ kapanmak üzereydi ki biraz kıpırdandı, elini ensesine attı ve buruşan yüz ifadesiyle “Offf...” diye inledi. “Boynum tutulmuş,” dedi, sesi hâlâ uykulu ama acı doluydu. Gülümseyerek başımı salladım. “Boynunun tutulması çok normal, sabaha kadar yatağın başlığına yaslanarak uyumuşsun,” dedim, ince çıkan sesimde hem sitem, hem hafif bir şefkat vardı. Esnemeye başladı, avcunu dudaklarına bastırarak gözlerini kırpıştırdı. “Yorulmuşum ulan...” diye mırıldandı. Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. “Sen ne zaman uyandın?” dediğinde istemsizce yutkundum. “Az önce, yani yeni uyandım,” dedim. Başını anlayışla salladı, ardından yatağın kenarına doğru yöneldi. Yerdeki kıyafetlerini yatağın üzerine koyarken gayet normaldi... ta ki, tişörtünü çıkarana kadar. Gözlerim istemsizce kocaman açıldı. Şokla hızla arkamı döndüm. “Manyak herif! Madem soyunacaksın, söyleseydin!” dedim sinirle. “Uykum var, Berfu,” dedi kalınlaşmış sesiyle. “Uykusuzum ve ne yaptığımı bilmiyorum. Bakma mümkünse.” “Bakmıyorum zaten!” dedim dudaklarımı ısırarak, utançla karışık sinirle. Arkadan gelen kemer tıkırtısı muhtemelen pantolonuyla uğraştığını gösteriyordu. “Giyindim, dönebilirsin,” dediğinde yavaşça arkamı döndüm. Gömleğinin düğmelerini dikkatle ilikliyordu. Ben gözlerimi ondan kaçırmak yerine yüzüne kilitlemiştim. “Şimdi sen arkanı dön, ben giyineceğim,” dedim. Cevap bile vermeden döndü. Minderin üzerine bıraktığım kıyafetleri aldım. “Bakmıyorsun değil mi?” dedim titrek bir nefesle, ama tabii ki o... yine o alaycılıkla konuştu. “Valla bakıyorum, ensemde bir çift göz daha var, onları kapatmam mümkün değil.” Gözlerimi devirdim. “Ha ha ha, komik şey seni!” dedim, geceliğimi çıkarıp hızla giyinmeye başladım. Üstümü giydiğimde saçlarımı toparlayıp nefes aldım. “Giyindim, dönebilirsin,” dedim ve tam o anda kapı çaldı. Ferzan’ın o gıcık ama komik sesi içeri doldu: “Aloooo! Uyuyor musunuz hâlâ? Gece yoğun mu geçti?” O an yanaklarımın ateşle yandığını hissettim. Gözlerimi kapattım. Kalbim deli gibi çarpıyordu ama bunun adı aşk değil, utanç ve sinir patlamasıydı. “Ferzan, kapa çeneni!” diye bağırdım… aynı anda Ciwan da. İkimizin sesi aynı tonda, aynı öfkeyle patladı. “Aman be, size de şaka yapılmıyor! Kalkın hadi, yolda kahvaltı yaparız,” diye söylendi Ferzan. Dilimin ucuyla homurdandım, kendi kendime mırıldanırken: “Neyle gideceğiz acaba? Tekerleklerimiz patladı, yetmedi camlarımız kurşunlandı...” Sabah enerjim kurşunlanmış araba kadar çalışmıyordu. İkimiz de eşyalarımızı alıp odadan çıkmıştık. Ferzan, kapının yanında sıkıntıyla sırtını duvara yaslamış bekliyordu. “Kadın nerede?” diye sordum, o ise dudaklarını umursamazca büzerek “Bilmiyorum,” anlamında başını salladı. “Ne bileyim ben? Kadınla beraber yatmışım gibi konuşuyorsunuz,” dediğinde gözlerimi öyle bir devirdim ki, neredeyse beyin korteksime değdi. Ciwan, kolundaki saate dikkatle baktıktan sonra sabırsızca konuştu: “Daha fazla zaman kaybetmeden çıkalım.” Kapıyı açtı, dışarıda kimse yoktu. Ayakkabılarımızı giyerken ben sadece tüylü terliklerime uzandım, bu da elbette Ciwan’ın keyifli kahkahalarını tetikledi. “Bu nedir ya?” bakışları eşliğinde sırıtırken, onunla uğraşmamak için kaşlarımı çatarak ilerledim. “Nasıl gideceğiz?” dedim ikisine dönerek. “Arabanın perti çıktı, hatırlatırım.” Ama orman yolunda ilerlerken ikisi de çıt çıkarmıyordu. Sanki ben kendi kendime konuşuyormuşum gibi. “Kime diyorum ya ben? Araba pert oldu diyorum, yani P-E-R-T!” dedim sesi iyice yükselterek. Ciwan sonunda durdu, döndü ve sakinliğini hiç bozmadan, gözlerini devirmiş bir şekilde, “Biz Ferzan’la otostop çekmeyi düşünüyoruz. Sen de şimdiden yürümeye başla,” dedi. Ağzım açık kaldı. “Ne?!” dedim, şokla. Ne otostopu? Ne yürümesi? Allah'ım bu adamlar beni ya delirtecek ya da doğaya bırakıp geri dönmeyecekler. “Bir sus,” dedi Ciwan, kaşlarını çatıp uzaklara bakarak. “Düşünmem gerekiyor.” Derin bir nefes alıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Sabır sınavı bu! “Dedeme haber ver Ciwan, o illa ki bir araç yollar. Bizi burada böyle bırakmaz,” dedim sonunda. Cebinden telefonunu çıkarıp ekranına bakarken, “Mantıklı. Aferin,” deyip ciddiyetle kontrol etti. Ardından gözlerini kısıp kelimeyi o klasik tonuyla bastıra bastıra söyledi: “Çekmiyor.” Derin bir iç çektim, ellerimi alkış yaparak onlara döndüm. “Aferin size! Vallahi harikasınız! Kız kaçırmaya geliyorsunuz ama sadece iki kişiyle! İnsan biraz adam ayarlar, bu nasıl organizasyon? Böyle kız kaçırma mı olur ya? Neyle kaçıracaksınız, eşekle mi?” diye bağırırken Ferzan kahkahasını tutamadı. Bir anda gülmeye başladı. Onun gülüşüyle birlikte sinirim daha da tavan yaptı ama… itiraf edeyim, içten içe ben de kendime güldüm. “Valla yenge, eşek iyi fikirmiş. Atla Ciwan ağabeyimin sırtına,” dedi Ferzan, sözlerinin arasına sinsice sıkıştırdığı o subliminal mesajı anlamamış olmam mümkün değildi. Cümle masum görünüyordu, ama alt metni 'Ciwan = eşek' diye bağırıyordu. Göz ucuyla Ciwan’a baktım, kaşları çatılmış, gözleri kısmıştı. Sert bakışları üzerime çivilenmişti. Yanaklarımı ısırmaya başladım, sinirle gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Ama o çoktan patlamıştı. “Eşşek mi diyorsun bana, it?!” diye bağırdı, sesi dağdan yankı yaptı. “Yok, estağfirullah!” dedi Ferzan, yüz ifadesi bir anda ciddileşti, ama gözlerindeki o 'çaktırmadan soktum' bakışı yerindeydi. “Haa... tabi sen üzerine alındıysan, ben bir şey diyemeyeceğim.” derken, resmen gülmemek için dudağımı ısırıyordum. Ama tam o an... şlap! Ciwan’ın eli Ferzan’ın ensesinde gezindi. “Uslu dur, kıracağım şimdi kafanı! Zaten telefon çekmiyor!” diye homurdandı. Ben iç çekerek alnımı avucuma yasladım. “Kaldık böyle ya... şaka gibi...” dedim, çaresizliğime gülüp ağlamanın tam sınırında. O sırada Ciwan’ın sesi yeniden yükseldi: “Hah! Çekiyor!” dedim, anında ona döndüm. Telefonu hemen kulağına yaslamış, bizden birkaç adım uzaklaşmıştı. Umudu bulmuş gibi yürüyordu. Ama Ferzan tabii ki durmazdı. Gözlerini kıstı, bana doğru yanaştı ve hafifçe fısıldadı: “Yenge… Ciwan ağabeyim sanki biraz fazla mı... şey?” Kaşlarımı çattım. “Ney?!” dedim sertçe, ama o da kaşlarını çatmıştı. Resmen lafla dövüş başlıyordu. Ferzan’a göre Ciwan fazlaydı… ama neye göre, kime göreydi? Ferzan kaşlarını çatmış halde bana baktı, sonra sanki çok ciddi bir sır verecekmiş gibi yanağıma yaklaştı. “Bak yenge,” dedi fısıltıyla. “Ciwan ağabeyim fazla… nasıl desem…” Durdu. Eliyle havayı dürttü sanki cümleyi bulmaya çalışıyor gibi. “Fazla... hmm... fazla adam değil de...” Bir an düşündü. Sonra gözlerini kısarak, şeytani bir gülümsemeyle patlattı: “Fazla testosteron, az mantık.” dedi ve hızla arkasını döndü. Ama öyle bir cümleydi ki, sanki Ciwan’ın kulakları özel olarak sadece o frekansı algılamış gibiydi. Aniden durdu. Omuzları gerildi. Başını yavaşça çevirdi, gözlerini kısarak Ferzan’a baktı. “Ne dedin lan?!” diye bağırdı, sesi ormanda yankı yaptı. Ferzan bir an donakaldı, sonra gözleri kocaman açıldı, dudaklarını büzüp elini havaya kaldırdı. “Aaaa ben mi? Yoo ben... ben şey dedim, maşallah dedim sana... karizmatiksin dedim. Hani testosteronun maşallah dedim!” diye kekelerken bir yandan geri geri kaçıyordu. Ama Ciwan çoktan yürümeye başlamıştı, adımları sert, bakışı delip geçen cinstendi. Ben ise orada dikilmiş, kahkahamı tutmaya çalışıyordum ama nafile. Gözlerimden yaşlar akarken, avuç içlerimle yanaklarımı bastırdım. “Allah belanı versin Ferzan!” dedim kahkaha atarak. “Sen var ya, tam dayaklıksın!” dedim ve bu söz bile beni durdurmaya yetmedi. Ferzan, Ciwan’a doğru ellerini sallayıp, “Tamam tamam! Şakaydı vallahi!” diye çığlık atarken, aniden ormana doğru fırladı. “Ben gerçekleri söyledim ama siz hazır değilsiniz!” diye de ekledi arkadan. Ciwan, peşinden bir adım attı, sonra durdu. Derin bir nefes alarak arkasını döndü, yumruğunu havada sıkar gibi yapıp, “Bir gün yakalayacağım seni Ferzan... Ve o gün sadece testosteron değil, sinir de konuşacak!” dedi. O an hepimiz durduk… ve sonra ben yeniden gülmeye başladım. Hem sinirden, hem komediden, ama en çok da bu saçma ama tatlı karmaşadan. Ormanın içinden gelen hışır hışır sesler artınca dönüp baktık. Çalıların arasından biri çıkıyordu. Derken Ferzan göründü. Ama hâlinden pek fiyakalı bir dönüş yaşamadığı belliydi. Topallaya topallaya, bir bacağını yana çeke çeke, yüzü buruşmuş, suratı düşmüş halde yaklaşıyordu. Saçının arasına yapraklar karışmıştı, tişörtünün bir omzu kaymış, tek eliyle de arka tarafını tutuyordu. “Taş vardı orada!” diye homurdandı. “Kim bu patikayı yaptıysa Allah ıslah etsin, resmen mayın tarlası gibi!” Ciwan, kollarını kavuşturmuş, onu baştan aşağı süzüyordu. “Ne oldu lan? Ağaç mı yumrukladı seni?” dedi kuru bir ifadeyle. Ferzan kaşlarını çatıp hafif sendeleyerek yakınımızdaki taşa oturdu. “Düşmedim desem yalan olur… Ama o taş var ya o taş... insan gibi yerde dursaydı düşmezdim. Ayağım kaydı, çalılar bana sardı, bir de yerde diken vardı. Üstüne kapaklandım!” Ben kahkahamı zor tuttum, “İyi olmuş! O kadar bağır bağır bağır, sonunda ormanın ahı tuttu sana!” dedim. Ferzan ofladı, “Yemin ederim ben sadece espiri yapıyorum ya… Ne çektim şu eğlenceli kişiliğimden!” dedi, sonra yüzünü buruşturup içini çekti. “Sanki orman bile beni dövdü...” Ferzan hâlâ dizini tutarak, buruşuk bir suratla taşın üstünde oturuyordu. Arada bir inliyor, arada bir kendi kendine söyleniyordu: “Taş dedik, patika dedik... yahu ben eğlenmeye gelmiştim, orman dövdü resmen.” Ben artık kahkahamı saklayamıyordum, Ferzan’ın haline bakıp gülmekten gözümden yaş geldi. Ama Ciwan? O her zamanki gibi kollarını bağlamış, kaşlarını çatmış ve Ferzan’ı izliyordu. Sonra kaşını kaldırarak, öyle bir cümle kurdu ki… topallık bile ağır geldi yanında. “Vallahi hâlâ konuşabiliyorsan,” dedi kuru bir ses tonuyla, “Ya yeterince düşmemişsindir... ya da orman seni hafif dövmüş.” Bir an sessizlik oldu, sonra ben kendimi yere bırakırcasına güldüm. Ferzan ise yutkundu, dudaklarını büzdü. “Tamam lan! Ben susuyorum artık!” dedi ve ardından ekledi: “Ama yine de... ormanla da kavga edilmez ki be abi!” “Of, gülmekten gözlerimden yaş geldi...” dedim, nefes nefese kalmış hâlde karnımı tutarken. Kendimi toparlayıp Ciwan’a döndüm. “Dedemle konuştun değil mi?” dedim hâlâ tebessümle. O da kısa bir bakış attıktan sonra başını salladı. “Konuştum, araba gönderiyorlar,” dedi sakince. Başımı aşağı yukarı sallayıp usulca geriye adımladım, taşın üzerine oturdum. Yavaş yavaş sakinlik çöküyordu ama hâlâ içten içe güldüğüm için yüzümdeki o sırıtık ifade silinmiyordu. Ferzan ise yanımda, hâlâ kıpır kıpır, hâlâ sızlanıyordu. “Sızlanma boşuna,” dedim ona gözlerimi devirdikten sonra. “O kadar çok dil uzatırsan, olacağı buydu.” Ferzan gözlerini kıstı, bakışlarıyla beni delmeye çalıştı. Sonra bir anda, "Tü!" diye sahte bir tükürük sesi çıkardı suratıma doğru. Gözlerim anında büyüdü, ağzım açık kaldı. Ama asıl bomba cümlesi arkadan geldi: “Bir günde tanıdığın kocanı bana mı savunuyorsun şimdi?” Birkaç saniyeliğine her şey durdu. Sözler havada asılı kaldı. Sonra refleksle başımı yavaşça çevirdim. Ciwan’la göz göze geldik. O anda... gözlerimin önünde dudağının kenarı sinsice kıvrıldı. Açık açık gülmüyordu ama o bakış... o bakış resmen ‘doğru duydum di mi?’ diye soruyordu. Yüzünde hafif, kurnaz bir sırıtış vardı. Belli ki o da cümlenin altını kalın kalın çizmişti. Ben ise... sadece yutkundum. Ve “haydaa” dedim içimden. “Yok, ne alakası var şimdi?” dedim, gözlerimi birkaç kez hızlı hızlı kırpıştırarak. Sesim olması gerekenden daha tiz çıkmıştı. “Ben sadece…” Ama cümlem havada asılı kaldı. Çünkü Ferzan fırsatı kaçırır mı? Asla. “Hadi hadi, yemezler!” dedi gülümseyerek, sesi alayla kıvrıldı. Gözlerimi ona diksem de, elimde olmadan yüzümün ısındığını hissediyordum. Tam o anda Ciwan’a kaydı bakışım... elleri cebinde, ayakta dikiliyor ve beni öylece izliyordu. Gözlerinde bir soru yoktu... çünkü cevabı biliyor gibiydi. Bu beni daha da sinir etti. “Saçma sapan konuşma!” dedim Ferzan’a dönerek, kaşlarımı çattım. “Bu sefer benim elimde kalırsın!” Sesim yükselmişti ama yüzümdeki kızarıklık her şeyin özeti gibiydi. Ferzan başını yana eğdi, dudaklarının kenarıyla sinsi sinsi gülümseyip kaçamak bir bakış attı Ciwan’a. “Senin kardeşin tam çözdü bu meseleyi” der gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD