BERFU
Şükürler olsun ki daha fazla gecikmeden, dedemin gönderdiği araç bizi bulmuştu. Arabanın içinde bir sessizlik hâkimdi. Ciwan ve Ferzan, tam karşımda oturuyorlardı; ikisi de gözlerini yoldan ayırmadan, gergin bir şekilde camdan dışarı bakıyordu.
Ben ise derin ve hızlı nefesler alıp veriyor, başımı koltuğa yaslamış halde düşüncelere dalmıştım. Ağabeylerimin hâlâ hiçbir şeyden haberi yoktu büyük ihtimalle. Ama biz Şanlıurfa’ya döner dönmez… ortalık fena karışacaktı.
Bunun farkındaydım. Ne olursa olsun, ağabeylerim beni severdi. Ellerinden geleni yaparlardı, eminim. Ama yine de bu dönüş… başka bir şeydi.
Kafamın içi karmakarışıktı. Henüz Şahmaran Konağı’na bile adım atmamıştım, ama hissediyordum… kalabalık, yeni yüzler, yeni hesaplar. Ve en korktuğum şey... Ciwan’ın karısıydı.
Gerçi... Kocasını sevmeyen bir kadından bana ne zarar gelebilirdi ki? Ama yine de içimde kötü bir his vardı. Kadının yaptığı şey… insanın kanını donduruyordu. Ciwan’ın erkek kardeşine ulaşabilmek için onunla evlenmişti. Bu… iğrençlikti.
“Berfu,” diye seslendi Ciwan aniden. Gözlerimi araladım, doğrudan ona baktım.
“Efendim?” dedim. Sadece omuz silkti.
“Nasılsın?”
Ferzan ara sıra kafasını cama çeviriyor, ama gizlemeye çalıştığı bir gülümsemeyle bizi izliyordu. Hafifçe tebessüm ettim.
“İyiyim, sen nasılsın?” diye karşılık verdiğimde esnedi ve koltuğa yayıldı.
“İyiyim, uykum var,” deyince, Ferzan artık kendini tutamadı ve kahkahayı bastı. Avuç içlerini dudaklarına bastırarak kendini susturmaya çalışıyordu.
“Hayırdır Ferzan?” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Komik bir şey mi var? Ne gülüyorsun öyle?”
Bana döndü, dudakları aralıktı ama sesi çıkmıyordu. Sonra elindeki telefonu gösterdi.
“Video izliyordum da...” dedi gülerek. “Ona güldüm yenge, sizinle ilgisi yok.”
Başımı hafifçe salladım ama gözüm telefona takıldı. Ekranı kapalıydı.
“Video izliyorsun ama telefonun ekranı niyeyse kapalı. Söyle bakalım, ne izliyorsun? Biz de gülelim biraz.” dedim sakin ama alttan alta meydan okur bir tonda.
Ferzan sertçe yutkundu, bakışlarını hemen Ciwan’a çevirdi. Sanki ondan yardım ister gibiydi.
“Bana ne bakıyorsun oğlum? Ne izlediğin alnımda yazmıyor herhalde. Cevap ver yengene,” dedi Ciwan, gözlerini tekrar kapatarak kollarını göğsünde birleştirdi.
Ben ise hala Ferzan’a dönük, hafif bir tebessümle ondan cevabı bekliyordum. Kaçış yoktu. Bu yolculuk, daha baştan komediye bağlamıştı zaten.
Ferzan sertçe yutkundu, gözlerini bir bana bir Ciwan’a kaçamak şekilde gezdirdi. Sonra elindeki telefonu saklamaya çalıştı ama artık çok geçti.
“Vallahi yenge… video izliyordum ama… şey... öyle normal video değil,” dedi.
Kaşlarımı kaldırdım, kollarımı bağladım. “Ne videosuymuş o normal olmayan?”
Ferzan, sanki birazdan rezil olacağını biliyormuş gibi geriye çekildi. “Şey… konuşan hayvan videolarıydı yenge. Kediler konuşuyordu işte. Biri ‘ben seni yerim’ diyordu, diğeri ‘beni yeme’... yani çok tatlılardı…”
Ciwan hafifçe güldü, ama dişlerini sıkarak susturmaya çalışıyordu kendini. Ben hâlâ sabit bakışlarla Ferzan’a dikilmiş, o anın devamını bekliyordum.
Sonra o bomba geldi... Ferzan’ın telefonu bir anda ses verdi. “Asla unutmam seni Hülya! O geceyi de… pijamalarını da!”
Ciwan kahkahayı bastı, koltukta öne eğildi. Ben derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım. Ferzan ekranı panikle kapatmaya çalıştı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
“Yenge yemin ederim reklamdı! Gerçek değildi! Sadece... Bilmiyorum ya...!”
“Pijamalı Hülya mı?” dedim dudaklarımı büzerek.
Ferzan ellerini açtı, tam bir çaresizlik portresiydi. “Yenge valla Hülya kim bilmiyorum ama kadın çok içten konuşuyordu. Empati yaptım yani...”
Ciwan gülmekten kendini koltuğa attı. “Sen... bir kadının pijamasıyla empati mi yaptın oğlum?”
“Abi lütfen... linke tıkladım... sonra da Hülya çıktı… ve sonra çok geçti...”
Ben hafifçe gülümsedim. “Ferzan, senin gibi birini uygulamalar bile kara listeye alır.”
Arabanın içinde sessizlik hâkimdi.
Bir süre önce Ferzan'ın saçmalıklarıyla dolup taşan yolculuk, şimdi ağır bir dinginliğe bürünmüştü. Camdan içeri süzülen rüzgarın uğultusu ve lastiklerin asfaltta çıkardığı ritmik ses dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Ciwan karşımda oturuyordu. Gözleri yolda değildi bu kez. Başını çevirmiş, dikkatlice bana bakıyordu. Bakışlarını ilk fark ettiğimde istemsizce yüzüne döndüm. Kaçırmadım. Çünkü kaçacak bir şey kalmamıştı.
Göz göze geldik.
Sadece birkaç saniyelik bir temas gibi görünüyordu dışarıdan. Ama içinde… kelimeler vardı. Sorular, cevaplar, susuşlar, kırıklar, yalanlar ve belki de biraz güven.
Onun bakışları, “biliyorum” demiyordu. Ama “farkındayım” diye fısıldıyordu sanki.
Benimse gözlerimde, “anlatmayacağım” vardı. Ama “sustuklarımı duyma, olur mu?” diyordu bir yanım.
Ciwan başını biraz eğdi. Ne gülümsedi, ne de ciddi kaldı. O aradaki tuhaf yerde, gri bir sessizlikle konuştu.
“Bu sessizlik... seni rahatsız ediyor mu?”
Başımı yana eğdim. “Hayır. Sessizlik, bazen en net anlaşma biçimi.”
Bir süre daha sustuk.
“İyi misin?” diye sordu aniden. Sıradan, basit bir soru gibi ama sesi çok düşüktü. Sanki cevabı zaten biliyor gibiydi.
Gözlerimi kaçırmadım. “İyi olmak... duruma göre değişiyor. Ama şu an? En azından korkmuyorum.”
Ciwan’ın parmakları dizlerinde hafifçe kıpırdadı. Gözleri dalgınlaştı ama hâlâ benim üzerimdeydi.
“İnsanı korkutan şey... bazen yol değil. Yanındaki kişi olur,” dedi. “Ama ben sana... yol gibi davranacağım. Gitmek istersen gidersin. Durmak istersen durursun. Zorlamam.”
İçimde bir şey düğümlendi. Nefes almak zorlaştı. Oysa ne tokat atmıştı, ne bağırmıştı. Ama tam kalbimin üzerine oturmuştu o cümle.
“Yollar da bazen çetindir Ciwan Ağa,” dedim sessizce. “Yokuş çıkar, taş düşer, ayak kayar...”
“O zaman ben... en azından tutacak bir yer olurum,” dedi, neredeyse fısıltıyla.
Ve o anda... arabada hâlâ hiçbir şey olmamıştı. Ama her şey başlamıştı.
Ciwan bir şey söylemedi. Ben de. Ama gözlerimiz hâlâ birbirinin üzerinde duruyordu. Sessizlik her geçen saniye biraz daha büyüyor, ama nedense rahatsız etmiyordu. Aksine… bu sessizlik bana bir tür huzur veriyordu.
Ciwan yavaşça gözlerini indirdi, ellerini dizlerinde kenetledi. “Yoruldun,” dedi sonunda. Bir tespitti bu. Soru değil. Onay beklemeyen, sadece fark edilen bir hâl.
“Her insanın bir yorgunluğu vardır,” dedim. “Benimkisi... biraz eski sadece.”
O an, bana ilk kez daha farklı baktı. Sanki gözbebeklerinin arkasında bir şeyleri zorla bastırıyor gibiydi. Merak değil… hüzünle karışık bir anlayış.
“Eski yaralar geç iyileşir,” dedi. “Ama iyileşir.”
Kaşlarımı çattım, gözlerimi kısmadan baktım ona. “Sen nereden biliyorsun iyileşip iyileşmediğini?”
Ciwan başını eğdi, gözleri yere doğru kaydı. “Bilmiyorum,” dedi sessizce. “Ama iyileşmesin diye bekleyemem. Çünkü bu yolun sonunda... senin hâlâ kanamanı istemem.”
Cümlesi içimde bir yerlere saplandı. O bana dokunmadı. Ama sanki içimi tutup sıktı. Ne zaman acım dinse sandıysam… yanlışmış.
Ona dönüp net bir şekilde konuştum. “Geçmişimi bilmiyorsun.”
Gözlerini kaldırdı. Doğrudan bana baktı. Ve ilk kez... susarak her şeyi söyleyen bir adam gördüm.
“Bilmiyorummuş gibi yapıyorum,” dedi.
Bu cümle, içimdeki duvarları çatırdattı. Onun ne bildiğini bilmiyordum. Ama artık şunu biliyordum: Bilse bile üzerime yürümeyecek biriydi. Susmayı seçmişti. Konuşmadan da koruyan biri…
Ciwan gözlerini kaçırmadan devam etti: “Her şeyi öğrenmek zorunda değilim. Ama bildiğim bir şey varsa... o da artık kimsenin sana ‘zorla’ hiçbir şey yaptıramayacağıdır.”
Boğazım düğümlendi. Elimle pencereden gelen rüzgârı yüzüme savurdum. Gözlerim nemlendi ama gözyaşı değil bu... yükün yüzeye çıkmasıydı.
“Bu... oyun gibi değil Ciwan Ağa. Bu, bir hayat. Ben... bazen kendi gölgemden bile korkuyorum.”
Ciwan başını eğdi. “O zaman gerekirse... senin gölgene bile saygı duyarım.”
Gözlerimizi bir daha ayırmadık. Sanki aramızda bir sözleşme imzalanmıştı. Konuşmadan, dokunmadan, sadece bakışla… sadece var olarak.
Dışarıda yol akıyordu. İçerideyse artık iki yabancı değildik.
Sadece... aynı geçmişin farklı sessizliklerine sahip iki insan. ve Şanlıurfa her geçen dakika yaklaşıyordu. Ama ben artık o konağa yalnız gitmeyeceğimi biliyordum.
Yanımda biri vardı. Ve o kişi, geçmişimi değil... beni taşıyordu.
Bir süre boyunca sessizlik eşlik etti yolculuğumuza. Bazen ben gözlerimi kapatıp uyukladım, bazen Ciwan başını yana yasladı, bazen de Ferzan sessizce dalıp gitti. Arabanın içinde konuşan yoktu ama suskunluk, sanki bağırıyordu.
Yol uzadıkça sıkıcı hale gelmişti. Zaten yolculuklardan hiçbir zaman hoşlanmazdım. Bilmiyorum... Hep bir huzursuzluk kaplardı içimi.
Hele ki hazırlıksız yakalandıysam, o zaman nefret ederdim. Şimdi olduğu gibi. Üstelik sadece valizimi değil, hayatımı da toplamıştım arkamdan.
Tanıdığım sokakları, bildiğim kokuları, alıştığım yüzleri ardımda bırakmıştım. Artık yol aldığım her şey yabancıydı bana.
Karşımda oturan adam bile…
Ciwan Ağa.
Günler sonra imam nikâhlı kocam olacak bir adam. Ama şu an... bir yabancıdan fazlası değildi. Sadece o da değil.
Gittiğim şehir bile yabancıydı. Sokağını bilmediğim bir şehirde... adımı bile doğru telaffuz etmeyecek insanlarla dolu bir evde yaşayacaktım.
Yani sadece bir arabaya binmemiştim; bir hayata, bir bilinmeze doğru sürüklenmiştim. Ve ben bu yolculukta sadece yerimi değil... kendimi de kaybediyordum galiba.
***
Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Zaman, içimdeki boşluğa karışmış gibiydi. Her geçen saniye daha da büyüyen bir ağırlık vardı içimde. Babaannemin ve dedemin yokluğu... şimdi çok daha fazla acıtıyordu.
Onların yanında kendimi hep bir nebze güvende hissederdim. Şimdi o his, geride kalmış bir çocukluk anısından ibaretti.
Mardin’i çoktan ardımızda bırakmıştık, buna emindim. Ve işte bu… en çok da bu canımı sıkıyordu. Ne kadar uzaklaşırsam, sanki o kadar köksüzleşiyordum.
Hava kararmıştı artık. Gece, camın ardında yavaşça akıyor; içimdeyse tarifsiz bir karanlık dolaşıyordu.
Ferzan çoktan horlamaya başlamıştı. Gülünçtü belki ama şu an kimseyi rahatsız etmeyen tek şey oydu.
Ciwan ise... uyanıktı. Tıpkı benim gibi.
Kollarını göğsünde birleştirmiş, başını tavana yaslamıştı. Gözleri düşünceli, yüzü gergindi. Bir saniye bile uyumamıştı. Sanki uyursa... bir şeyler dağılacakmış gibi bir hâli vardı.
“Ne zaman mola vereceğiz?” dedim sonunda.
Sabrım tükenmişti, hem fiziksel hem zihinsel. Ciwan başını çevirdi, gözleri beni buldu. Dudaklarını hafifçe büzüp kolundaki saate baktı.
“Birazdan veririz herhalde,” dedi. Benimse omuzlarım çöktü, iç çekerek koltuğuma yaslandım.
“Bir sorun mu var?” diye sordu bu kez. Sesi sakindi, ama dikkatliydi.
Başımı hafifçe salladım. “Yani... evet. Bunaldım. Hava almaya ihtiyacım var.”
Sözlerimden sonra, pencereyi araladı. Serin bir gece rüzgârı yüzüme çarptı. Gözlerimi kapattım. O an, o rüzgarın taşıdığı her molekülde biraz özgürlük aradım. Ve biraz da... kendimden kaçmaya çalıştım.
“Uyuyamıyorum,” dedi Ciwan, sesi gergin ve uykusuzdu. “Şunun sesini duyuyor musun?” diyerek başını hafifçe yana eğip Ferzan’ı işaret etti.
İster istemez güldüm.
Gerçekten... Ferzan’ın hiçbir şey umrunda değildi. Horultuları arabanın içinde yankılanıyor, suratı ise resmen cama yapışmış halde uyuyordu.
O kadar rahattı ki, sanki bu yolculuk değil de beş yıldızlı otel tatiliydi.
“Elbette duyuyorum,” dedim gülümseyerek.
Ciwan sabır taşına dönmüş gibiydi. Gözlerini devirdi, derin bir nefes aldı. “Bundan sonra onu değil, Dewran’ı getireceğim,” dedi burnundan soluyarak.
Bir kaşımı hafifçe kaldırdım. “Nereye getireceksin?”
Göz göze geldik. Bakışları hafif meydan okur gibiydi, ama içinde belli belirsiz bir oyun vardı. “Kız kaçırmaya,” dedi.
Gözlerim bir anda ona saplandı. Tepkim, istemsizdi ama netti. Bunu görünce hemen toparladı kendini.
“Şaka yapıyorum,” dedi hızlıca, gözlerimdeki keskin uyarıyı fark etmiş gibi.
Sahte bir kahkaha attım ama sahteliğini saklama gereği duymadım. O da zaten farkındaydı.
“Çok komikmiş, Ciwan Ağa. Bir daha olmasın,” dedim, sesim sakin ama buz gibiydi.
Ciwan’ın dudakları hafifçe kıvrıldı, alttan alta bir gülümseme belirdi. Ama sonunda kendini tutamayıp bir kez daha gözlerini devirdi.
Onu hafif hafif delirtmenin keyfini çıkarmıyor da değildim.
“Ha bu arada…” dedi Ciwan, öne doğru eğilip dirseklerini diz kapaklarına yasladı. Yüzünde, her şeyi umursamazmış gibi görünen o gıcık edici gülümsemesiyle ekledi: “Anamın senden haberi yok ha. Hatta... kimsenin yok.”
Bir an için beynim uğuldadı.
“Ne?!” dedim istemsizce. Sesim o kadar ani ve yüksek çıktı ki, adeta çığlık attım.
Ferzan yerinden sıçradı.
“Ne oluyor lan? Kaza mı yaptık?” diye homurdandı, ama sonra suratını tekrar cama yaslayıp kaldığı yerden horlamaya devam etti.
Yüzümü Ciwan’a çevirdim. Gözlerim kısıktı, sesim düşüktü ama içimdeki öfke kabarıyordu.
“Ciwan Ağa… ciddi misin? Ne demek kimsenin benden haberi yok?!”
Omuzlarını silkti. Umursamazlığı mideme oturdu.
“Yani diyorum ki, hazırlıklı ol. Anam seni görünce önce bayılır gibi yapar, sonra kıyamet kopar. Babam torun derdinde, o çok kurcalamaz. Morişin zaten... umursamaz. Onun kafası hep başka yerde.”
Yüz ifadem değişmedi. Ciwan’ın o kısmına şaşırmamıştım çünkü zaten biliyordum. Morişin’i... Dewran’a duyduğu aşkı... Hatta Ciwan’la olan evliliğinin bir formaliteden ibaret olduğunu.
Benim şaşkınlığım, Ciwan’ın annesi başta olmak üzere ailenin diğer fertlerinin hiçbirinin benden haberdar olmamasıydı. Ben bir eşyaydım adeta, gönderilen ama açılmamış bir paket gibi.
“En azından bir ‘gelin geliyor’ demeyi düşünmediniz mi?” dedim. Sesim soğuktu. Alayla karışıktı.
Ciwan gözlerini bana çevirdi. “Sana haber verdim ya. Geri kalanı... ben hallederim.”
“Senin halletmenle ilgili değil. Ben oraya bir çatışmanın ortasına giriyorum. En azından bunun farkında olmam gerekirdi.”
Ciwan bir an sustu. Gözleri hâlâ üzerimdeydi ama bu sefer daha ciddiydi.
“Farkındasın. Ve ona rağmen geliyorsun. Bu da bir şey.”
O an içimde bir şey kıpırdadı. Ne tam öfkeydi, ne kabullenme... ama bir şeydi. Bu yolculuk sadece bedenimi değil, gururumu da taşıyordu.
Ve anladım ki, vardığım yerde sadece bir kadın değil... bir hesaplaşma da olacaktım.
Ciwan başını bana çevirdi, kaşları kalkık, sesi ciddiydi: “Anam seni görünce bayılmazsa… kesin ‘bu kız fazla düzgün, kesin içinde bir şey saklıyor’ der.”
Ben önce bir duraksadım. Sonra… Kahkaha patladı.
“Yani düzgün olduğum için şüpheli miyim?!”
Ciwan omuz silkti: “Kadın yıllardır yanlış kişileri melek, düzgün olanı da cin sanıyor. Senin sabırlı duruşunu bile plan sanabilir.”