BERFU
Uzun geçen bir yolculuğun ardından, güneş Şanlıurfa'nın dört bir yanını altın rengi ışıklarıyla aydınlatmaya başlamıştı. Gece boyunca yollar uzadıkça uzamış, zaman sanki inadına ağır akmıştı.
Ara sıra Ciwan'la göz göze geliyor, sonra da birbirimize yakalanmış gibi hızla bakışlarımızı kaçırıyorduk. Aramızda, ufak tefek cümleler dışında pek bir diyalog geçmemişti. O kısa cümleler bile, uykusuzluğun arasına sıkışmış yarım tebessümler gibiydi.
Ferzan’a gelince... Adam resmen geceyi horul horul fethetti. Bir kere olsun gözlerini açmadı ama horlamasıyla da geceyi bize zindan etti. Uyumayı bırak, nefes almak bile lükse dönüşmüştü.
Araba engebeli yollardan geçerken hafifçe sarsıldım. Başımı kaldırdığımda Ciwan'la göz göze geldik. İkimizin de gözlerinden, sabaha kadar süren uykusuzluk ve yorgunluk okunuyordu.
Sonunda, araç büyük ve heybetli bir konağın önünde durdu. Kapı ağır ağır açıldı. Ciwan, hâlâ uyuyan Ferzan’a doğru eğildi ve sabırsız bir sesle söylenmeye başladı.
"Hayvan herif! Kalksana! Sabaha kadar horladın, geldik diyorum!"
Tabii, uykusuzluk ikimizi de biraz gergin ve sabırsız yapmıştı. Ferzan ağır ağır gözlerini açtı, esneyerek etrafa baktı.
"Siz uyumadınız mı ya?" dedi uykulu bir sesle.
Ciwan, gözlerini devire devire karşılık verdi: "Senin sesin bütün aracı inletti be! Nasıl uyuyalım?"
Ferzan kaşlarını çattı, hâlâ yarı uykulu bir hâlde homurdandı: "Ben mi horladım? Ben rahat rahat uyuyamadım bile... Siz hayal görmüşsünüz Ciwan ağabey. Uykusuzluktan kafayı yemişsiniz siz!"
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı ama bakışlarım çoktan konağın taş duvarlarında, ağır ağır süzülen perdelerinde, göğe uzanan kiremitli çatısında dolanıyordu. Biliyordum… O duvarların ardında beni bekleyen sadece bir ev değil, büyük bir kaos vardı.
Kim, ne şekilde tepki verecek, beni nasıl karşılayacak, inanın hiçbir fikrim yoktu.
Ama bildiğim tek şey vardı: Ne olursa olsun, tüm aile bireyleriyle iyi geçinmek için çabalayacaktım. Belki kimi zaman sert bir kabukla, belki de istemeden kırılgan yanımla…
Hangisi ağır basardı, işte onu bilmiyordum.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattığımda kalbim göğsümde çırpınan vahşi bir kuş gibi atıyordu. Öylesine hızlı, öylesine sert...
Nefes aldıkça ciğerlerim değil de sanki bütün içim daralıyordu.
Evet...
Korkuyordum.
Hatta "biraz" değil; fazlasıyla korkuyordum. Beni içeride neyin beklediğini bilmiyordum. Bana nasıl davranacaklarını bilmiyordum.
Ve en kötüsü... Bu bilinmezliğin içindeyken, güçlü kalabilecek miydim, onu da bilmiyordum.
"Berfu."
Ciwan’ın tok sesiyle gözlerimi araladım. O çoktan araçtan inmiş, elleri cebinde, iri cüssesiyle konağın önünde dimdik duruyordu.
Heybetli duruşu... Sanki kapının nöbetçisi gibiydi.
Kalbim birden daha hızlı çarpmaya başladı. Dudaklarımı korkuyla ısırdım. Titrek bir nefes eşliğinde ayağa kalktım. İçimde kopan fırtınalara rağmen, cesaretimi toplamaya çalışıyordum.
Tam o sırada, elimi sıkıca tuttu. Boğazıma kocaman bir düğüm oturdu. "Ciwan... Elimi tutma." dedim, sesi titrek çıkan cümleyle.
Ciwan, omzunun üzerinden dönüp bana baktı. "Neden?" diye sordu, göz kapakları hafifçe kısılmıştı. Bakışlarında hem bir meydan okuma, hem de bir merak vardı.
"Ben... İçeride nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımı bilmiyorum." dedim.
Sözlerim rüzgara karışacak kadar güçsüzdü ama o sadece omuzlarını silkti.
"Kimseden korkma, Berfu." dedi, sesi bu kez yatıştırıcı bir tınıya bürünmüştü. "Korkulacak bir şey yok. Sadece bir oyun oynayacağız. İkimizin de amacı belli."
O anda ellerim titredi. Ben, onun elini sıkıca kavrayamadım... Ama o, parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip tutuşumuzu daha da güçlendirdi. Sanki "Bıraksan da bırakmam." der gibiydi.
O an Ferzan sahneye girdi; koşa koşa kapıya yöneldi ve yumruklamaya başladı: "Gelin geldi! Uyanın looo! Gelin geldi diyorum, yeni yenge getirdik!"
Yüzüm bir anda kıpkırmızı oldu. Utançla Ciwan’ın arkasına saklanmak istedim ama yerime mıhlandım, kımıldayacak hâlim bile kalmamıştı.
Sonunda beklediğimiz o an geldi.
Kapı bir anda savrularak açıldı ve karşımda, tüm heybetiyle Şiyar Ağa'yı, hemen yanında kaşları çatık Hejvîn Hanım'ı gördüm.
Arkalarında ise, yüzünde anlaması güç bir ifadeyle Morişin duruyordu. "Ne oluyor?!" diye gürledi Hejvîn Hanım, bakışları bir anda bizi delip geçerken.
İşte tam o anda... Ciwan öyle bir şey yaptı ki, hayatım boyunca unutamayacağım! Hiç düşünmeden, beni küt diye bir çuval gibi omzuna attı!
"Ne olacak ana? Gelin getirdim!" dedi, umursamaz bir edayla.
Evdeki kimseyi, o anın ciddiyetini, ne olacaksa olacağı umursamadan, adeta yürüyen bir kasırga gibi beni konağa doğru taşıdı.
"Ciwan!" diye tısladım dişlerimin arasından, omzunda debelenirken. "Bu nasıl bir haber vermektir Allah aşkına?! İnsan bir durur, bir iki cümle kurar!"
Tam o anda Hejvîn Hanım’ın tiz çığlığı kulaklarımı sağır etti: "Oyyyy! Gelin mi getirdin?!"
Ciwan ise, dünyadan bihaber bir edayla merdivenlere yöneldi.
"He ana, gelin getirdim. Berfu'yu aldım geldim!" dedi öyle bir özgüvenle ki, sanki her gün pazardan meyve seçiyormuş gibi rahat davranıyordu.
Gözlerimi sımsıkı yumdum. Yok... Bundan sonrası benim sinir sistemime ağır gelir!
Hejvîn Hanım’ın "Ez te qesir bikim, şermû xecelî ne kenî! ("Seni gebertirim, hiç mi utanman sıkılman kalmadı!")'' diye haykırmasıyla gözlerim dehşetle büyüdü.
Ama Ciwan mı? Hah! Sanki hiç duymamış gibi, birkaç merdiven basamağı çıkıp, beni hızla yere bıraktı.
Sonra elini beline koydu, ayaklarını yere sağlam basarak tam bir mahalle kadını gibi meydan okurcasına dikildi.
"Qesir bixwî, lê min gelinê gir! ("İstersen gebert, ama ben gelini aldım!")'' diye şak diye yapıştırdı cevabı.
Ben gözlerimi daha da kocaman açarken, Hejvîn Hanım bir anda kalbine elini götürdü, sarsılarak inledi:"Oyyyy!"
Sonra hızını alamadı ve art arda patladı...
"Bi serê xwe me şer kir, tu digerî mêrê jineyê digerî! ("Biz burada onurumuz için savaşıyoruz, sen de gitmiş evli adamın peşinde dolaşıyorsun!")''
"Lê lê lê! Tu li ser mêra jineyê hatî! Şermû xecelî çi ye? ("Ayy ayy! Evli adamın üstüne gelmişsin! Hiç mi utanman yok?")''
"Bixwîn gelê, xwînê we ya rezê tune ye! ("Gör bak, sizin soyunuzda zerre utanma kalmamış!")''
Ben ise öylece kala kaldım. Sanki yerin dibine girmiştim, kafamı kaldırıp bakacak hâlim yoktu.
Ama Ciwan mı? O, sanki mahalle meydanında kavga kazanmış gibi, bir adım öne çıktı ve pis pis sırıtıp gene cevabı yapıştırdı.
"Ez şermê xwe nas dikim, gelinê xwe digerim! ("Ben utanmayı da bilirim, gelinimi de seçerim!")''
Sanki lafı masaya çakar gibi öyle bir tonlamıştı ki... Ortalık bir anda buz kesti.
Ben dudağımı ısırarak Ciwan'a bakarken, içimden koca bir 'Allah'ım bu adamla nasıl baş edeceğim?!' diye feryat kopardım.
Ama dışımdan mı? Dışımdan hâlâ titreyen bir şekilde ayakta duruyordum...
"Yeter!" diye gürledi Şiyar Ağa, sesi evin taş duvarlarında yankılandı. Kaşları öyle çatılmıştı ki, adeta gözlerinden şimşekler çakıyordu.
"Bu kızı hemen geri götürüyorsun, Ciwan!" dedi öfkeyle.
Ama Ciwan mı? Yok, durmaya zerre niyeti yoktu. Gözünde ne korku, ne çekinme... Sadece diklenme vardı.
"Kusura bakmayın bav!" dedi, sesi hem kararlı hem hafif meydan okur gibiydi. "Ben Berfu'yu hayatta bırakmam! Beni öldürmeyin, beter edin, yine bırakmam!"
Yutkundum. Usulca ellerimi birbirine doladım, bileklerimi parmaklarımla sardım. Titrek bir sesle fısıldadım: "Benim için aileni karşına almaya değer mi?"
Ciwan, sanki dünyanın en saçma sorusunu duymuş gibi, tek kaşını kaldırıp bana baktı.
"Sen köşede dur hele, şimdi seninle de çatışmayayım!" dedi gözlerini devire devire. "Görmüyor musun, koca aile karşımda saf tutmuş, bir sen destek çıkmıyorsun!"
Sonra eğildi, kaşlarını hafifçe çatarak, sesi kısık ama şakacı bir tonla ekledi: "Gitmeyeceğim, 'Ciwan kocamdır' desene yahu!"
Ardından sırıtarak tatlı sert bir laf daha çaktı: "Tu jî mîrekî şêr nebî, tu xwişkekî piştgirî bûnê! ("Sen de bir aslan gibi adam bulmuşsun, ama hala arkasında durmuyorsun!")''
Bunu söylerken gülümsemesi öyle pişkin, öyle ukalaydı ki, ister istemez dudağımın kenarında bir tebessüm belirdi. Ama hâlâ... İçim karmakarışıktı.
Ama tam o anda, ortalığı yaran cırtlak bir kadın sesiyle irkildim: "Kocamı elimden alıyor! Şiyar Ağa, bu kızı evimde ve kocamın yatağında istemiyorum!"
Sesin geldiği yere döndüğümde, çatık kaşlı, dişlerini sıkarak bakan bir kadınla göz göze geldim. Bu kadın, Morişin'den başkası olamazdı...
Bakışlarında öyle bir nefret, öyle bir hırs vardı ki, sanki üstüme atlayacak da saç baş yolacak! Ciwan ağır adımlarla ona döndü.
Yüzünde küçümseyici, umursamaz bir ifadeyle, sanki Morişin'i değil, ciyaklayan bir tavuğu susturacakmış gibi konuştu: "Sen dur hele, Morişin!" dedi, sesi keskin bir bıçak gibi. "Hiç karışma! Kocam kocam diye peşimde dolaşma, yemezler!"
Dudaklarımı sıktım, neredeyse kanatacak kadar ısırıyordum. Ciwan ise umursamaz bir sırıtışla yine bana döndü. Göz kırpar gibi hafifçe başını eğerek seslendi.
"Dengê xwe bilind bike, kocana kocam dibêjin, tu jî bi kêvokê digerî! ("Sesini yükseltsene kız! Kocana kocam diyorlar, sen de serçe gibi bakıyorsun!")''
Öfkeyle gözlerine dikildim. İçimde biriken kıskançlık ve öfke bir anda patladı. Dişlerimin arasından tıslayarak sordum:"Acaba tek benim kocam mısın, Zeki?!"
Bir adım yaklaştım, gözlerim adeta kıvılcım saçıyordu. "Onun da kocasısın, unuttun mu?!"
Ciwan’ın yüzü bir anda buruşturuldu. Gözlerini devirdi, başını hafif yana kaydırdı, sanki "Bunun sırası mı şimdi?!" der gibi bakıyordu.
Ama o sırıtışı… İşte o sırıtış yok mu… İçimi daha da kıpır kıpır yapıyordu!
Ciwan basamaklardan dik ve kararlı adımlarla indi. Adeta yer sallanıyordu adımlarının altında. Morişin’in tam karşısında durdu.
Hiç gözünü kırpmadan, doğrudan gözlerinin içine baktı. Sonra kararlı, buz gibi bir sesle söyledi: "Boş ol. Boş ol. Boş ol."
O an dünya benim için durdu. Etrafımda kim vardı, ne oluyordu, hiçbir şeyin önemi yoktu artık. Sadece Ciwan’ın sesi yankılanıyordu kulaklarımda.
Morişin, gözlerine dolan öfkeyle Ciwan’a dikildi. Bakışları adeta Ciwan’ı yakıp kül etmek istiyordu.
Dişlerini sıkarak tısladı:"İmam nikahını düşürebilirsin ama resmi nikahı asla, Ciwan Ağa! Seninle asla boşanmayacağım!"
Ciwan’ın dudaklarında küçümseyici bir gülümseme belirdi. Öyle soğuk, öyle kendinden emin bir ifadeydi ki... Morişin’in söyledikleri, sanki rüzgarda savrulan toz gibiydi onun için.
"Emin misin, Morişin?" dedi alaycı bir ses tonuyla. Gözlerini bir an bile kaçırmadan devam etti: "Gerçekler bir gün mutlaka ortaya çıkar... Ve işte o zaman, saklandığın karanlıkta bile yer bulamazsın."
İşte tam o anda, bir cesaret dalgası sardı bütün bedenimi. Herkes şoktan donmuş bir şekilde Ciwan'ı izlerken, ben de usulca basamaklardan inmeye başladım.
Adımlarım yavaş ama kararlıydı. İçimde yükselen ses, artık susmamam gerektiğini haykırıyordu.
Bu adam, benim için herkesi karşısına almıştı. Babamı... Bana talip olan adamı... Kendi ailesini... Ve hiçbir zaman gerçek bir evlilik bağı hissetmediği karısını, onun koca sülalesini...
O benim için savaşıyordu. Ve ben? Ben neden korkakça köşede sinmiştim? Neden susarak onu yalnız bırakıyordum?
Kafamdan geçen tek bir düşünce vardı: Ben Ciwan’ın ikinci karısıyım, evet... Ama peki Morişin? O hiç, gerçekten Ciwan'ın karısı olabildi mi?
Sanmam... Onun kalbi hep Dewran için çarpmıştı. İşte o an... İçimde bir şey kırıldı ve aynı anda yeniden doğdu.
Ciwan’ın kolunu sıkıca tuttum. Bana dönüp baktığında, bakışlarımda ne korku, ne şüphe vardı artık. Morişin’in karşısına dimdik geçtim.
Gözlerinin içine doğru eğildim ve dudaklarımı kıpırdatmadan, ama tüm nefretimi kelimelere işleterek söyledim: "Başka bir adamın peşinde koşarken, burada kime karılık taslıyorsun, Morişin?"
Sözlerim odanın içinde buz gibi yankılandı. Morişin’in yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. Gözleri öfkeyle büyüdü ama ağzından tek kelime çıkamadı.
Çünkü en acı gerçeği yüzüne tokat gibi çarpmıştım. Ve o an... Ciwan’ın gülümsemesi, bütün dünyaya meydan okur gibi büyüdü.
"Ne diyorsun sen?!" diye haykırdı Hejvîn Hanım.
Öfkeden adeta kudurmuştu, sesi taş duvarları bile titretti. O an Morişin, gözü dönmüş bir halde bana doğru hamle yaptı.
Elini kaldırdı, yüzüme vurmak için... Refleksle bir adım geri çekildim. Tam bileğini havada yakalamak için elim havaya kalkmıştı ki, benden daha hızlı davranan biri oldu.
Ciwan.
Bir anda aramızda belirdi, gövdesini kalkan gibi önüme koydu. Morişin’in bileğini sertçe kavradı. Öyle bir güçle kavradı ki, Morişin yüzünü buruşturdu acıdan.
Ciwan, dişlerinin arasından öfkeyle tısladı: "Sakın..."
Sesi öyle buz gibi ve tehditkârdı ki, Morişin’in gözleri bir anlık korkuyla büyüdü. O anda herkes donmuştu. Zaman bile akmayı unutmuştu.
Ben ise, gözlerimi açarak Ciwan’ın sırtına, ardından o bileğe kenetlenen parmaklarına baktım.
İlk kez... Biri benim için böyle duruyordu. Biri, gerçekten beni koruyordu. Ve içimde, hâlâ titreyen o küçük cesaret kıvılcımı...
İşte o an, kocaman bir ateşe döndü.
Ciwan, Morişin'in bileğini bir süre daha kavradıktan sonra aniden bıraktı. Bütün dikkatini topladı. Ve herkesin tam ortasında, adım adım öne çıktı.
Başını dik tutarak ailesine döndü. Gözlerinde ateş gibi bir kararlılık vardı.
Sert bir ses tonuyla konuştu, kelimeler tek tek çınladı odada: "Bundan sonra Berfu, benim karımdır."
Salonun üstüne sanki buz gibi bir sessizlik indi. Kimse nefes almaya bile cesaret edemedi.
Ciwan, bakışlarını tek tek herkesin üzerinde gezdirdi: Şiyar Ağa, Hejvîn Hanım, Morişin, diğer aile büyükleri...
Sanki tek tek hepsini yargılıyordu gözleriyle.Sonra, sesi biraz daha yükseldi. Öyle net, öyle keskin bir tonla söyledi ki, taş duvarlar bile utanıp çatlayacak gibiydi:
"Berfu'nun kılına zarar verenin, nefesini keserim! Bir tek gözyaşını bile kimseye helal etmem! Artık onun adı, bu evde benimle anılacak. Ona dil uzatanın, el uzatanın, adım atan herkesin karşısında beni bulur!"
Bana döndü. Bakışlarında ilk kez yumuşayan bir sıcaklık vardı. "O benim kadınım. O benim namusum. O benim karım. Ve bu evde onun yeri, benim kalbimin tam ortasıdır!"
Dudaklarıma sıcak bir titreme yayıldı. Gözlerim yanmaya başladı. Kimse artık bir şey söylemeye cesaret edemiyordu.
Ciwan, son kez ailesine baktı ve ekledi: "Ya bunu kabul edersiniz... ya da yoluma taş koyan herkesin hesabını ben sorarım!"
"Ferzan! Koş, bir tane hoca kap gel! Şu imam nikâhını hemen halledelim!" diye seslendi Ciwan, sabırsızlıkla.
Ben şaşkınlıktan ağzımı açtım: "Ne bu acele?"
Ama o, beni zerre duymadı. Sanki alelacele bir iş hallediyormuş gibi eliyle havayı hızlıca kesti: "De haydeee! İmam nikâhında görüşürüz ahali!"
Sonra kalabalığa döndü, sesi biraz daha yükseldi, sanki zafer kazanmış gibi bağırdı: "Ben şimdi karımı alıyorum, korkmayın, günaha girmiyoruz! Nikâh için hazırlanıyoruz! Siz de geç kalmayın haa!"
Son bir hamleyle Dewran'ı ve Berivan'ı işaret etti: "Ha! Dewran, Berivan! Siz de nikâh şahidisiniz, ona göre! Sakın kaçmayın bak, sizi bulurum!"