## Sahte Maskeler ve Gerçek Kırılmalar
Karan, pratik ve son derece zeki bir adamdı. İçinde bulundukları durumun tehlikesini saniyeler içinde sezip rolünü kusursuzca oynamaya karar verdi. Kolundan sıkıca tuttuğu Almira’yı, yüzüne yerleştirdiği sahte bir öfkeyle geriye doğru sertçe itekledi:
"Sana bir daha söylemeyeceğim küçük aptal! Bir daha Eliz’e uyup arkamdan iş çevirir, beni takip edersen senin için çok kötü olur!" diye gürledi.
Eliz, araya girmeye çalışarak, "Dur Karan! Almira’nın bir suçu yok, hepsi benim..." dese de Karan onun bu çırpınışlarını hiç duymamış gibi yaptı. Arkasını dönüp, üzerinde taşıdığı o yapay sinir maskesiyle kapıya yöneldi ve sert adımlarla odadan çıkıp gitti.
Karan'ın bu tavrı dışarıya karşı bir kurtarma operasyonu olsa da, Almira’nın kalbinde bambaşka bir yara açmıştı. Sahte olduğunu bilmesine rağmen, adamın dudaklarından dökülen o aşağılayıcı kelimeler genç kızın canını feci şekilde yakmıştı. Yine de bu acı, geçmiştekilerden çok farklıydı.
Karan odadan çıkınca, Eliz suçluluk duygusuyla arkadaşının kolundan usulca tuttu:
"Ben gerçekten çok üzgünüm Almi... Karan benim yüzümden yine sana bağırdı, seni aşağıladı. Beni affedebilecek misin?" diye sordu gözlerinin içine bakarak.
Almira burukça gülümsedi. Karan’ın bu hakaret dolu, incitici sözlerine son üç yıldır o kadar çok maruz kalmıştı ki, bir nevi bağışıklık kazanmıştı. Karan, onu ne zaman görse durduk yere hırpalar, aşağılar ve Almira her seferinde kalbi paramparça olsa da ona olan gizli aşkı yüzünden her şeyi sineye çekerdi. Ama artık durum tamamen değişmişti. O izbe kulübede sadece bakaretini değil, Karan’a karşı beslediği o temiz, çocuksu aşkı da kaybetmiş gibi hissediyordu. Belki de bu yüzdendi; artık onun hakaretleri canını eskisi kadar acıtmıyordu. Ruhu hissizleşmişti.
"Önemli değil," dedi Almira, sesindeki burukluğu gizlemeye çalışarak. "Alıştım artık."
### Şüphenin Tohumları
Eliz, arkadaşının bu durgun haline üzülse de, az önce televizyonda izlediği o vahşi ölüm haberinin getirdiği karanlık sevinci ve coşkuyu içinde daha fazla bastıramıyordu. Ne kadar saklamaya çalışsa da dudaklarının kenarında hep o çarpık, rahatlamış gülümseme beliriyordu.
Almira, en yakın arkadaşının yüzündeki bu tüyler ürpertici neşeyi hayret ve dehşet içinde izledi. Karan haklıydı; eğer dün gece kulübede olan Buse değil de kendisi olsaydı, şu an Eliz onun ölümü için de böyle şükredecekti. Bunca yıldır kardeş gibi büyüdüğü Eliz’i aslında hiç tanıyamadığını büyük bir acıyla fark etti. Ortada vahşi bir cinayet vardı; bir insan canice katledilmişti ve en yakın arkadaşı sadece "cadı" olduğunu düşündüğü için bu ölüme sevinebiliyordu.
İçindeki tüm isyana rağmen sessiz kalması gerektiğini biliyordu. Eğer dün gece yaşananların gerçeğini, yani kulübede Karan ile birlikte olanın kendisi olduğunu söylerse, Eliz onu bir saniye bile düşünmeden gözü dönmüş köylülerin önüne atardı. Bedeninin kazıklarla delinip diri diri yakılmasına göz yumardı.
Yine de aklında binbir türlü rasyonel açıklama arayışı vardı. Kendinden emindi, o cadı olamazdı. Dışarıda yaşanan o tuhaf doğa olaylarının, o aniden değişen mevsimlerin mutlaka bilimsel bir açıklaması olmalıydı.
*"Ne bileyim..."* diye düşündü kendi kendine. *"Belki de bir gezegen diğerinin çekim alanına girdi, dünyayı ve iklimi etkiledi. Evet, kesinlikle böyle bir şey olmalı. Karan da sonuçta çapkın bir erkek... Senelerce benden nefret etse de, o an bir hormonal patlama yaşadı ve bana iradesizce saldırdı. Ben de ona aşık olduğum için şoka girdim, hareket edemedim. Mutlaka ama mutlaka mantıklı bir cevabı var tüm bunların."*
Almira kendi zihnindeki bu rasyonel labirentte kaybolmuşken, Eliz onun bu derin sessizliğini fark etti:
"Hayırdır Almira, neden bu kadar daldın gittin?" diye sordu şüpheyle.
Almira, içini kemiren sorulardan birini daha fazla dayanamayarak ortaya attı:
"Ben... Sadece düşünüyorum Eliz. Belki de Buse aslında cadı değildi. Belki de cadı diye bir şey hiç yok. Yüz yıllardır anlatılanlar sadece korkunç bir masaldan ibarettir. Zamanında bir adam çıkıp düşman olduğu bir kadına iftira atmış, ona cadı demiş ve tüm köylüyü peşine takıp kadını katletmiştir. Öyle olmuş olamaz mı?"
### Osmanlı'dan Günümüze Uzanan Lanet
Eliz, Almira’nın bu safça sorgulayışına buruk ve bilgece bir gülümsemeyle karşılık verdi. Arkadaşının elinden tutarak yatağa doğru yönlendirdi:
"Otur lütfen canım," dedi ve kendisi de yatağın kenarına ilişti. Almira’nın oturmasını bekledikten sonra derin bir nefes alarak anlatmaya başladı:
"Ben de her şeyin bu kadar basit olmasını çok isterdim Almi. Keşke sadece bir masaldan ibaret olsaydı... Sana bu hikayeyi anlattım ama buz dağının sadece görünen yüzünü biliyorsun. Madem bu köydeki cadı tehlikesi şimdilik bitti, sana her şeyi en başından ve tüm detaylarıyla anlatayım. Tabii dinlemekten sıkılmazsan, çünkü biraz uzun bir mevzu."
Almira, hiçbir şey söylemeden sessizce başını sallayarak dinlemeye hazır olduğunu belirtti. Eliz derin bir nefes alıp anlatmaya devam etti:
"Bu cadı meselesi sadece bizim köyümüze özgü bir şey değil Almi. Bu cadıların soyu ta Osmanlı dönemine, hatta çok daha öncesine dayanıyor. Bizim elimizde olan en eski yazılı belgeler 16. yüzyılın ortalarına ait. Başlarda Müslüman olan halk bu olaylara inanmamış, cadı hikayelerini gayrimüslim halkın uydurduğu batıl inançlar olarak görmüş. Ama asıl gerçek çok daha karanlık."
Eliz, sesini biraz daha kısarak devam etti:
"Zamanında Osmanlı Devleti tarafından resmi olarak kayıt altına alınmış pek çok cadı vakası var. Cadı olduğu kesinleşen kişilerin öldükten sonra bile mezarları açılır, bedenlerine yok edici işlemler uygulanırdı. Hayatta olanlar da aynı yöntemlerle cezalandırılırdı. Üstelik devlet, bu işleri yürütmesi için bizzat 'cadı üstatları' adında resmi bir birim kurmuş, bu adamlara devlet hazinesinden düzenli maaş ödemişti. Hepsi belgeli, resmi kayıtlardı. Ancak ne zaman ki bazı aşırı dinci kesimler 'Bu işler bizim inancımıza aykırı, dinde cadı avı olmaz' diyerek ayaklandı, işte o kargaşada tüm o devlet kayıtları bir gecede ortadan kayboldu."
Eliz’in gözleri heyecanla parlıyordu:
"Hatta o dönemin ünlü bir alimi tarafından kaleme alınan, bizzat gözleriyle şahit olduğu cadı büyülerini anlattığı o meşhur seyahatname de o sırada kayıplara karıştı. Gezgin alimin şahit olduğu olay, küçük bir köye yaptığı ziyaret sırasında gerçekleşmiş. Gökyüzünde kelimenin tam anlamıyla dehşet verici bir cadı savaşı yaşanmış. Havada uçan siluetler, kopan kafalar, gökten yere dökülen cesetler ve gecenin karanlığında aniden beliren korkunç bir gökyüzü yangını... Bu savaş sabaha kadar sürmüş. Ancak gün aydınlanıp da ilk horoz sesi duyulduğu an, her şey saniyeler içinde eski haline dönmüş. Ne dökülen cesetler kalmış ortada, ne de harabeye dönen o köy... Sanki hiç yaşanmamış gibi her şey yok olmuş."
### İstanbul'daki Büyük Sır
"İşte tüm bu olayların ve cadı ailelerinin listelendiği o gizli devlet kayıtları yıllar sonra nerede bulundu biliyor musun? Bizim bu köyde cadı olduğu anlaşılan Lidya’nın evinden çıktı! Meğer yüz yıllardır o belgeler bu köyde saklanıyormuş. Kayıtlar bulununca, tam üç yüz senedir bu topraklarda yaşayan köylüler o listedeki cadı soylarının peşine düştü. Hâlâ da düşüyoruz ve son zamanlarda inanılmaz bir yol kat ettik."
Almira duydukları karşısında dehşete düşmüştü. Nefesini tutarak sordu:
"Nasıl yani? Hâlâ hayatta olan, aramızda yaşayan başka cadılar da mı var?"
Eliz, anlatıp anlatmamak arasında bir an tereddüt etse de sesini iyice fısıltıya dönüştürdü:
"Evet Almira... Ama bundan sonra söyleyeceklerim aramızda tamamen bir sır olarak kalacak, tamam mı?"
Almira yine konuşmadan, sadece başını sallayarak o ağır yemini kabul etti.
"Sana bunları şimdiye kadar anlatmamamın tek sebebi korkmanı istemeyişimdi canım. Çünkü takip ettiğimiz o cadıların koordinatlarını, yerlerini tespit ettik. Toplamda 130 ila 140 kadar olduklarını ve hepsinin şu an İstanbul’da, hatta çoğunun aynı semtte yaşadığını öğrendik! Kendilerini o kadar iyi kamufle etmişler ki, tek tek gerçek kimliklerine ulaşmak zaman alıyor."
Eliz, Almira’nın gözlerinin içine bakarak bombayı patlattı:
"Tek bildiğimiz, onların başı olan en güçlü cadının hangi semtte yaşadığı ve orada son derece dindar, ibadetinde bir kişilik olarak rol yaptığı. Şimdi söyleyeceğim şeyden sakın korkma Almi... O başlarındaki en tehlikeli cadı, senin ve anneannenin oturduğu o aynı semtte yaşıyor! Ama hiç merak etme, onun maskesini düşürmemiz an meselesi."
Almira’nın gözleri duyduklarıyla adeta yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Onun bu halini aşırı korkuya yoran Eliz, panikle arkadaşına sarıldı:
"Korkma canım benim, dedim ya yakalanması an meselesi. Hem sizin korkacağınız bir şey yok, o cadının derdi bizim gibi lanetli soylarla."
Ancak Almira’nın gözleri korkudan değil, beynini kemiren o korkunç şüphe yüzünden irileşmişti. İçinden deli gibi haykırıyordu:
*"Hayır, olamaz! Hayır, ben cadı değilim! Eliz’in kastettiği o cadı lideri benim anneannem olamaz! Hayır, o dünya iyisi bir kadındır. Herkes onu çok sever, evinden misafiri, duasından namazı eksik olmaz. Böyle karanlık bir şeyi hangi ara, nasıl yapsın? Hem o cadı olsa ben bilmez miyim? Ben neden bu kadar normalim o zaman? Saçmalıyorum... Evet, tamamen delirdim. Ama ya dün o kulübede yaşananlar? Hayır, hayır... Her şeyin mantıklı bir açıklaması olmalı!"*
### Kaçış Planı ve Son Engel
Arkadaşının titrediğini ve renginin kireç gibi döndüğünü fark eden Eliz, onun elini hafifçe sıktı:
"Neyin var Almi? İyi misin canım?"
Almira ne olursa olsun kendini toplamak zorunda olduğunu biliyordu. Bu cadı davası tahmin ettiğinden çok daha köklü ve ölümcüldü. Eliz de dahil olmak üzere tüm köy bu uğurda gözünü kırpmadan kan dökmeye hazırdı. Sağlam durmalı, asla açık vermemeliydi. Ve en önemlisi, bir an önce bu lanetli köyden kaçıp kurtulmalıydı. Eğer dün gece kulübede Karan’la olanın kendisi olduğu öğrenilirse, kimse gözünün yaşına bakmazdı.
Zoraki bir şekilde gülümseyerek Eliz’e baktı:
"İyiyim... Sadece o tehlikeli kadının bizimle aynı semtte yaşadığını duymak beni biraz endişelendirdi, hepsi bu," dedi.
Eliz, arkadaşını rahatlatmak için ona sıkıca sarıldı, her şeyin yoluna gireceğine dair güvenceler verdi. Ancak Almira’nın aklı çoktan başka bir soruya kaymıştı. Boğazındaki düğümü yutkunarak sordu:
"Peki onu bulduğunuzda ne yapacaksınız Eliz? Yani... Buse gibi mi olacak?"
Eliz hafifçe gülümsedi:
"Hayır Almi, onu Buse gibi öldürmeyi düşünmüyoruz. Bizim asıl hayati tehdidimiz Lidya’nın soyundan gelen o genç kızdı, o tehlikeyi bertaraf ettik. Cadıların başına gelince... O işle bizzat Efsa ilgilenecek. Ama yapacağı şey tahmin ettiğin gibi kanlı bir şey değil. Efsa, o kadının ve İstanbul’daki diğer 140 cadının tüm güçlerini ebediyen bağlayıp yitirmelerini sağlayacak bir ritüel yapacak. Neyse, benim artık kalkmam gerek. Köy meydanında toplanıp bu son gelişmeleri konuşacağız," diyerek ayaklandı. Arkadaşına son bir kez el sallayıp odadan çıktı.
Eliz’in kapıyı kapatmasıyla birlikte Almira adeta bir yay gibi yatağından fırladı. Akşam boşalttığı bavulunu dolabın üzerinden kapıp hırsla, elleri titreyerek kıyafetlerini içine tepmeye başladı. Bir saniye bile duramazdı burada.
Ancak evden hemen çıkamazdı; önce evdeki herkesin meydandaki toplantı için tamamen ayrılmasını beklemek zorundaydı. Yakalansa bile söyleyeceği yalanı kafasında hazırlamıştı: *"Anneannem aniden rahatsızlanmış, acil dönmem gerek."* Yine de yakalanmamak için içinden dualar ediyordu, çünkü yalan söylemek konusunda dünyanın en kötü oyuncusuydu; anında kendini ele verirdi.
Uzun, işkence gibi geçen bir bekleyişin ardından ev tamamen sessizliğe gömüldü. Herkesin gittiğinden emin olduktan sonra valizini eline alıp parmak uçlarında odasından çıktı. Dış kapıya doğru yöneldi. Tam beşinci adımını atmıştı ki, arkasından gelen o tanıdık, buz gibi sesle olduğu yerde çakılı kaldı:
"Demek sonunda akıllıca davranmaya başladın, Almira Hanım."
### Pişmanlığın Gölgesi
Almira, Karan’ın sesini duymasıyla birlikte damarlarındaki tüm kanın öfkeyle beynine hücum ettiğini hissetti. Artık bu ses onda aşk değil, saf bir nefret uyandırıyordu. Derin, öfkeli bir nefes alarak hızla arkasına döndü:
"Evet, sonunda akıllandım ve gidiyorum! Merak etme, bundan sonra ne yüzümü göreceksin ne de sesimi duyacaksın Karan Efendi! Eğer içinde kırıntısı kaldıysa, beni görmediğin için vicdanın da sızlamaz artık!" dedi ve onun vereceği o aşağılayıcı cevapları duymamak için tekrar kapıya doğru yürüdü.
Fakat Karan’ın bu kez onu aşağılamak gibi bir niyeti yoktu. Aksine, kendisini asla affetmeyeceğini çok iyi bilse de, içinde kıvrandığı o azaptan kurtulmak için ondan özür dilemek istiyordu. Ama Almira’nın o "Bir daha ne yüzümü göreceksin ne sesimi duyacaksın" feryadı, genç adamın kalbine adeta zehirli bir hançer gibi saplanmıştı.
İçinde kopan bu ani fırtınayı önce sadece vicdan azabına yormak istedi; fakat durumun bundan çok daha öte olduğunu biliyordu. Kabul etmek istemese de Almira, onun hayatında çok derin, söküp atamadığı bir yere sahipti. Bu his, basit bir hoşlanmanın çok ötesinde, karanlık ve saplantılı bir bağlılıktı.
Almira kapının koluna uzanamadan, Karan hızlı bir hamleyle onun bileğinden yakaladı ve onu nazikçe kendine doğru çevirdi. Ancak Almira, bu dokunuşla birlikte çılgına döndü. Bileğini Karan’ın güçlü ellerinden hırsla kurtararak bağırdı:
"Bırak beni! Sakın, sakın bir daha bana dokunmaya cüret etme!"
Karan’ın her teması, ona o kulübedeki çaresizliğini, bedeninin zorla teslim alınışını hatırlatıyor ve yarasını yeniden kanatıyordu.
Karan, iki elini de havaya kaldırarak son derece sakin ve teslim olmuş bir ses tonuyla konuştu:
"Tamam... Dur lütfen. Niyetim sadece konuşmak Almira, sana zarar vermek istemiyorum. Biliyorum, affedilemeyecek, bağışlanamayacak bir şey yaptım sana. Ama inan bana o an ben kendimde değildim. Sanki görünmeyen bir gücün, bir iradenin kontrolü altındaydım... Çok pişmanım. Sana yalvarırım bu şekilde gitme. Beni affet demiyorum ama pişmanlığımı bil, lütfen..."
Almira onun gözlerindeki o samimi pişmanlığı ve ezikliği görebiliyordu; fakat bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. Bu acıyı içinde dindirmeye yetmezdi. Konuşmayı daha fazla uzatmak istemediği için, yüzüne alaycı bir maske takarak karşılık verdi:
"Görüyorum... Tamam, affettim seni! Oldu mu şimdi? Rahatladın mı?" dedi buz gibi bir sesle.
Ardından yüzündeki o yapay alayı silip, son derece ciddi ve keskin gözlerle Karan’ın yüzüne baktı:
"Senin o lanet pişmanlığın benim yaşadıklarımı silmiyor Karan. Artık gerçekten ne yüzünü görmek ne de sesini duymak istiyorum. Çünkü senin varlığın bana sürekli o iğrenç ilişkiyi hatırlatıyor ve ben bundan kaçmak istiyorum. Saygı duy ve bir daha asla karşıma çıkma!"
Karan, genç kızın gözlerindeki o kararlılığı ve nefreti gördü. Onu daha fazla öfkelendirmenin hiçbir şeyi çözmeyeceğini biliyordu. Gönülsüzce başını sallayarak fısıldadı:
"Tamam..."
Almira, "Güzel!" diyerek valizini kavradı ve arkasına bile bakmadan evden hızla çıkıp gitti.
### Dönüş ve Büyük Şüphe
İçindeki hırs, öfke ve kırgınlıkla zor da olsa köyden bir araç bulup önce ilçeye, oradan da il merkezine ulaşmayı başardı Almira. Karan’dan ve o karanlık sırlardan kaçmak için havaalanına gidip bulduğu ilk uçak biletini aldı. Birkaç saat süren yolculuğun ardından nihayet İstanbul’a, çocukluğunun geçtiği, güvende hissettiği o tanıdık semte ve babaannesinin evinin önüne vardı.
Apartmanın kapısında durup, ruhunu ve bedenini esir alan o büyük yorgunluğu atmak ister gibi derin bir nefes aldı. Yüzüne zoraki, tatlı bir gülümseme yerleştirerek kapının ziline bastı.
Birkaç dakika sonra içeriden gelen terlik seslerinin ardından kapı yavaşça aralandı. Karşısında, başında bembeyaz namaz başörtüsü, elinde ahşap tesbihiyle duran, nur yüzlü babaannesi belirdi.
Almira, yaşlı kadını her zamanki dindar ve huzurlu haliyle karşısında görünce, içindeki o şüphe yüzünden kendisinden nefret etti. Ancak Eliz’in o zehirli sözleri zihninin derinliklerinde bir kez daha yankılandı:
*"Tek bildiğimiz, o cadıların başının sizin semtte oturduğu ve son derece dindar bir kişiliğe büründüğü..."*
Almira, kapının eşiğinde donakalmış bir halde babaannesinin gözlerinin içine bakarken içini buz gibi bir korku kapladı:
Bu nur yüzlü kadın, gerçekten o aradıkları en büyük cadı olabilir miydi?...