Gecelerini kendi çocuğu bile olmayan bir bebeğin ağlayışını bastırmaya çalışan kızı kimse önemsemezdi. Sütü bile yoktu ki? Ona yıllar önce kendisini satan annesinden işittiği ve yarım yamalak hatırladığı ninnileri söylüyordu. Elinden başka bir şey gelmiyordu.
"Ne olursun uyu artık küçük Menekşe. Ne olursun, uyu."
Tek korkum babası Rıza Bey'in içeri girip de kızını uyutamadığımı görmesiydi.
Ya vurursa bana yeniden? İzlerim yeni iyileşmişti. Sırf teras alemi için çağırdığı beylerin gözünde yara bere içinde dolaşmayayım diye vurmamıştı uzun süre boyunca. Adamlar dün gelip sefalarını sürdükten sonra çekip gitmişlerdi konaktan. Şimdi oturmuş, rüzgar usulcak eserken pencereden, bu bebeğin ağlayışını susturmaya çalışıyordum.
"Süreyya!"
O bağırıştaki sert tınıyı adımdan daha iyi biliyordum. Birkaç saniye içerisinde odaya dalan sarhoş adam, elinde ölen karısının resmiyle gecenin tüm kasvetini yansıtmıştı yüzünde.
Biliyordum.
Biliyordum ki bu gece, elinden çekeceğim vardı.
"Saatlerdir uyutamadın mı bir bebeği, beceriksiz k*ltak!"
"Uyumuyor Rıza Bey. Elimde olan bir şey değil, süt anne de getirtmediniz. Zavallı bebek aç."
Gaddar adam çatık kaşlarıyla astı suratını ve işaret etti beşiği.
"Koy şunu beşiğe! Zaten onun yüzünden ölmedi mi benim güzel karım?"
Eğer beşiğe koyarsam, beni daha rahat savurup duvara çarpabilirdi. Belki geçen seferki gibi saçımı kökünden koparacak kadar kuvvetli çekerdi. İçten içe titreyerek üzerime doğru yürüyen Rıza Bey'e yalvarırcasına konuştum.
"A-Ama... Uyuturum. Uyuturum, yemin ederim. Yaparım, biraz daha müddet tanıyın."
Bebeği kundağından tutup tek eliyle aldı benden. Öyle hızlı savurmuştu ki bir fenalık olacağından korktum. Küçücük yavrucağın suçu neydi? Ölen eşinin yasını tutarken, dokuz aylık bebeğe yüklüyordu ceremesini.
"Ver bana!" beşiğe bırakarak hızlı hızlı sallamaya başladı. Böyle uyur muydu ki? Nasıl dalacaktı uykuya? Öyle hızlı sallarsa imkansızdı. "Bir bebeği uyutamadan nasıl koynuna gireceksin seni satacağım adamın?"
Günlerdir bu cümleleri duymaktan sıkılmıştım artık. Evet, bu evden gönderilecektim. En doğrusu da buydu. Fakat beni gönderirken yolunda gitmeyen işlerinin önü açılsın diye de yüklü bir miktar para isteyecekti eline teslim edeceği kişiden. Bugüne kadar elinde çiçekle gelen herkese bir kulp bulmayı başarmıştı. Bu kadar adamın içerisinde hangisinin eline düşeceğimi kestiremeden yaşamaktan çok... Çok yorulmuştum.
Maruz kaldığım hakaretlerin önüne geçemesem de beşikteki yavruya kârım dokunur diye bir delilik yapmıyordum. Oysa evdeki bıçaklar bilevli, ucu sivri eşyalar derimi delmeye yeterdi. Ben... Ben canıma kıyamıyordum. Korkuyordum. Ölümü umsam da ölmekten; intiharı düşünsem de öldürmekten çekiniyordum.
"Rıza Bey, size kahve yapayım. İ-İster misiniz?" gözleri bugün çok daha hiddetli bakıyordu. Beşiğe kuvvet uygulasa zarar görürdü Menekşe. Nefret ediyordu kendi evladından. Eşi Tuana'nın ölümünden bu küçücük yavruyu mesul tutuyordu. El kadar bebeğin bu iğrenç adama muhtaç olması adil gelmiyordu isyankâr ruhuma. Adil gelmiyordu bu adamın koca elleri tarafından darp edilip dikenli dili tarafından aşağılanmalara maruz kalmak. "Menekşe'yi de doyurayım ben de. Yoğurt biraz ekşimiş ama-"
Boşluğa bakan gözlerini kapatarak beşiği sallamaya son verdi. Elini tahta beşikten çekerken havaya kaldırıp işaret parmağını dudaklarının üzerine koyarak fısıldadı.
"Şşhh... Uyandıracaksın onu."
Odada sesini yankılatan küçük Menekşe uyumamıştı ki. Ot mu çekmişti bu adam yine? Gözlerinin başka bakmasının sebebi bu olmalıydı.
Daima tozu havada olan bu evde soba yakılmıyordu. İçi de çevresi de daima buz gibiydi. Kat kat giyinsem de üşüyordum bahar ayında olsak bile. Yine titreyip ovuştururken kollarımı, akıl almaz bir laf etti vaktiyle doktor olan bu adam.
"Tuana ve ben bugün erken çekileceğiz odamıza. Sen de ortalıkta dolanmadan uyu! Sesini duyarsam alırım ucuz canını! Anladın mı Süreyya?"
Senin karın öldü, öldü!
Kolay mıydı ki böyle bağırmak kulağına? Ancak yutkunup başımı sallayabildim dediklerine. Odasına çekildiğinde karısını orada göremeyince ne yapacaktı? Artık Rıza Bey'in davranışlarını tahmin etmek daha zor hale gelmişti. Gecenin karanlığında ağlamayı bir türlü kesmeyen Menekşe ile birlikte büzülüp uzandık koltuğa. Haşladığım pütürsüz sebzeleri çorba yapıp zorla yedirmiştim ama bir türlü dinmiyordu gözyaşları. Doğurmadan lohusalık yaşıyordum sanki.
Ağlama sesi beynimin bir köşesinde daima çalan bir plaktan farksızdı.
Sinir uçlarımla oynayan gürültüye tahammülüm kalmamıştı. Korkuyordum. Korkuyordum ki ben gittiğimde bu gariban sağ kalmayacaktı.
Başımı yastığa vurarak tıkadım kulaklarımı. Diğer yandan ayak ucumla beşiğin alt kısmından sallıyordum belki uyur diye. Nafile!
Nafile bir çabaydı bu!
Ne Menekşe uyuyacaktı ne de ben dalabilecektim uykuya. Olur da Rıza Bey içeri girer fikriyle on dakikada bir açacaktım gözlerimi. Büyük ellerinin boğazıma sarıldığı son seferde izi öyle belirgindi ki, eve davet ettiği adamlardan biri fark etmişti bunu. "Evlatlığına iyi bakamıyorsan, onu bana verebilirsin." teklifini işittiğimde, bu adamların da en az Rıza Bey kadar iğrenç olduğuna kanaat getirmiştim.
Hiçbiri el sürememişti bana. Rıza Bey'in kendisi de dahil olmak üzere...
Yaptırdığı tek şey oynatmaktı beni! Utanç verici bir eylemdi ama gelen konukların karşısında dans ediyor, kimi zaman da kişisine göre dans yerine istedikleri bir şarkıyı mırıldanıyordum.
Utanç! Utanç verici!
Utanç verici, yüz kızartıcı emirleri yerine getirmekten makul düşünme yetim kaybolmuştu.
Umdum ki, bir gün bu rutubetli, ahlaksızlık batağı olan evden kurtulurum. Bu fikir aklımı doldururken, zavallı bebek ağlamaktan bitap düşmüştü. Onu burada nasıl bırakacaktım, nasıl!
*
"Merhaba, kolay gelsin abla. Kusura bakma, gelmek zorunda kaldım yine."
Genç kadın başını çevirip bakarken yorgun gözlerinde bir bıkkınlık vardı. Kaç sefer gelmiştim malum. Kollarını bağdaş yapıp süzdü yüzümü memnuniyetsizce.
"Söyle Süreyya. Ama eğer yine şu süt annelik saçmalığını isteyeceksen şimdiden git, yorma beni."
Ne vicdansız bir kadındı bu! Ne kadar acımasızdı. Aklım almıyordu. Şuncacık bebeği emzirse ne olacaktı yani? Kendi yavrusunun başına gelseydi, çaresizce oradan oraya koşmanın nasıl hissettirdiğini anlardı.
"Abla, bir şey yok ki bunda. Ben sana günde üç kere emzir demiyorum. Bak ben geldim ayağına. Yine gelirim, sorun değil. Ya da bir hal çare söyle bana. Ağlıyor. Sebze haşlıyorum, yoğurt yediriyorum ama taşlığın yukarısındaki hanım teyze emzirilmesi gerek dedi. Ebelik yapmış, bilirsin sen de."
Ayaklanıp kalktı oturduğu yerden. Dükkanının önüne attığı tabureyi de eline alarak girdi içeriye.
"Sen işitmiyor musun beni? Anlamıyor musun kocam müsaade etmiyor, diyorum! Git yoluna Süreyya. Bir daha da getirme bu bebeği bana. Getirme!" bir yandan söyleniyor, diğer yandan kapatıyordu dükkanının kapısını "Musallat oldu ya! Bir de elalemin velediyle mi uğraşacağım?"
Elalemin veledi mi?
Hüzünle başımı eğerken, yorgun gözlerine baktım kucağımdaki ufaklığın.
"Tamam Menekşe... Görüyor musun? Sürekli reddediyor bizi. Zaten acıdır sütü bunun. Gidelim."
Rıza Bey'den gizli gelmiştim buraya. Bebeği için süt anne aradığımı duysa yatırırdı beni falakaya.
Bulunduğumuz mecrada yeni doğum yapan birkaç kadının adını vermişlerdi. İçlerinden bir tek bu kadına gelebiliyordum. Bir tanesinin sütü gelmiyor; diğerinin ise evi çok uzaktı. Menekşe'nin makus kaderi gözyaşlarını hak ediyordu doğrusu.
"Hayır, hayat hep böyle olmayacak. Endişelenme."
Keşke konuşup dostluk edebilseydi bana. Tebessüm edip buruk bir bakışla oturdum kenara bırakılmış banka.
"Ben de kurtulacağım. Bak yirmi iki yaşındayım, benim bile ümidim var. Sen daha dört aylıksın."
Küçük dudakları kıvrıldığında, gülümsediğini anlayabilmiştim güç bela. Gözleri kısılmış, hafiften mayışmıştı kucağımda. Uyusa kârdı bana. Rıza Bey'in akşam misafirleri olacaktı. Dün geceyi sağ salim atlatma sebebim de buydu. Çünkü akşamki konuklar, bu beldenin en bilindik beyine yaranmak için ziyarette bulunacaklardı. Tüm beldenin mutlak hakimi, çoğu esnaftan güvenlik için haraç alan, hatırı sayılır ailenin en büyük ağabeyi İbrahim Gümüştekin'di asıl misafir. Hürmet gören bu adamın bizden evvel uğradığı otuz kadar ev olmuştu. Huzuru ve adaleti kendi çapında temin etmek için esnaf arasında haksız rekabet olmamasını, aileler arasında müşkül durumda olan varsa bir yardım bulmayı ön görüyordu gittiği yerlerde.
Bugün sıra bizdeydi.
Halimizi gördüğünde hangi kararı alacağını merak ediyordum doğrusu. Rıza Bey, sırf İbrahim Gümüştekin gelecek diye bütün çevresine haber vermişti. Herkes bir işinin görülmesini isteyecekti anlaşılan. Bense... Bense Rıza Bey'in konuklarına gösteri sergileyecektim acınası da olsa.
Eğer görürse bizi, el koyar mıydı bu zavallı halimize? İşittiğime göre ahlaklı ve kurallı bir adamdı. Rıza Bey'den korkuma ses çıkaramazdım ama... Fark edip de sorarsa şayet, bu yavrucağı da alarak kaçar giderdim evden!
*
"Süreyya yok mu?"
Kapının kıyısından saçlarımı tararken, dışarıdan seslenen adama cevap verdi Rıza Bey.
"S*ktir git evine, bugün özel konuğumuz var."
"Rıza Bey, benim niyetim ciddi."
Gür bir sesle kahkaha atan Rıza Bey, adamın sözüyle alay edip ters cevap vermişti.
"Git işine çulsuz p*ç! Kızımı almak istiyorsan ciddi niyetinden daha fazlası gerek." başımı koridora uzatarak döktüm saçlarımı omzumdan aşağıya. Başkalarının yanında kızım demesinden tiksiniyordum. İşaret parmağını ve baş parmağını birbirine sürterek gösterdi kapıya gelen gence. "Para gerek para!"
Daha önce de eve gelen birkaç belirgin yüzden biriydi. Fakat genç değil miydi benden? Gözleri koridora yönelince göz göze geldik. Üzerimdeki kırmızı elbise, yerlere kadar salkım salkım uzansa da birbirinin üzerine eklenmiş tüllerden oluştuğu için aynı hizada bitmiyordu. Bacaklarımın bir kısmı görünüyor, bir kısmı ise örtüktü. Belimin iki yanındaki oyuntu, tenimi gösterirken; bu malum elbiseyle ilk kez görüyormuşçasına hayranca açılmıştı ağzı.
Konuklar geldiğinde bundan fazlasını giymezdim ki.
"Ç-Çiçek..." diyesi oldu fakat afallayan suratını zorla Rıza Bey'e çevirirken yarım yamalak kurabildi cümleyi "Getirdim şey... Süreyya... Çiçeği."
"Kes zırvalamayı da dön ananın koynuna hadi! Muhallebi çocuğu!"
"Fakat çiçek?"
Rıza Bey çiçek buketini elinden sertçe alıp vurdu oğlanın kafasına. Dağılıp dökülen çiçeklerle birlikte şaşkın şaşkın baktı gözlerime. Kapı örtüldüğünde ise koridoru hızlıca aşıp odama gitmeyi umdum.
"Tek bir atışımız olacak Süreyya. Bunca zaman kıymetli bir maden gibi sakladım seni. Ben büyüttüm, ben yetiştirdim! Emek verdim sana emek... Ama sonucu güzel oldu. Bunun gibi çulsuz oncasını reddettim. Gelecekte bana minnettar olacaksın." Uzun zaman sonra ilk kez şahit olduğum gülüşüyle mideme rahatsız edici bir kramp girdi. "Seni satacağım kişiyi buldum."
Akabinde çalan kapıyla birlikte başımızı oraya çevirdik.
Boynuma sürdüğüm esansın kokusu yayılıyor, hoş bir koku olmasına rağmen azap veriyordu hassas mideme. Elimi karnıma basarak çaresizce beklerken kapının açılmasını, içeride ağlamayı sürdüren Menekşe için üzülmekten başka bir şey gelmedi elimden.
"İbrahim Bey!" göz ucuyla bana bakıp sinsice gülerken beni satmak üzere olduğu kişinin İbrahim Gümüştekin olduğunu anladım. "Hoş geldiniz, hoş geldiniz! Evime teşrif ettiğiniz için nasıl müteşekkirim, anlatamam. Buyurun lütfen!"
Ayakkabılarını girişte çıkarmak istediğinde itiraz etti Rıza Bey.
"Aman efendim, böyle girin. Sizin ayağınızın kiri dahi bu eve bereket getirir. Girin lütfen. Hem kızım Süreyya var. O hemen temizler." beni işaret ettiğinde İbrahim isimli bu adamın yüzünü görme fırsatını buldum. Rıza Bey'den dahi büyük, ellili yaşlarda bir adamdı bu! Kahrolmuş ifademe bakınca gözlerini yüzümden alıp hızlıca Rıza Bey'e çevirdi. Ne düşünüyordu?
Hakkında söylendiği gibi ahlaklı bir adam mıydı? Yoksa... Yoksa beni satın almayı kabul mü edecekti!
Göz pınarlarıma biriken yaşlar, kırptığımda yanaklarımı bulurken, içeriye giren kalabalığın peşine kapıyı örten Rıza Bey, yanıma gelip sıktı çenemi.
"Güzel Süreyya... Güzel kızım benim... Süreyya Yıldız'ım... Müstakbel kocana kendini beğendir, aksi halde seninle beraber içeride ağlayan veledin de hayatını söndürürüm."