DOĞA HANCI
Akşam yemeğine oturduk hep birlikte. Masa, benim hayatımda hiç görmediğim kadar güzel yemeklerle doluydu.
Bazen yetimhanede ki televizyonu geç saatlerde gizlice açar ve sessizce yemek programı arardım. Eğer bir yemek programı görürsem izler ve neyin nasıl yapıldığını öğrenmeye çalışırdım.
Çoğu şeyi olduğu gibi yemek yapmayı da böyle öğrenmeye çalışıyordum.
Züleyha Hanım'ın bu kadar çeşit yemeği aynı anda nasıl hazırladığını düşündüm bir an. Zor olmalıydı değil mi? Mutfağın çok dağıldığına emindim.
"Yemek yemeye başlayabiliriz sanırım, ellerinize sağlık Züleyha Hanım!" dedi Halit Baba.
Halit Baba’nın ne kadar kibar biri olduğunu düşündüm. Herkese karşı hep böyle nazik miydi acaba? Bu soruyu sorduğum için bir an utandım. Elbette öyleydi! Aksi beklenemezdi bile! Görünüşünden, kibar parmaklarından, ütülü ve temiz gömleğinden bile kibarlık akıyordu. Aksi nasıl mümkün olabilirdi ki?
"Henüz değil!" diyerek durdurdu Mine Anne kocasını.
"Güney halâ masaya gelmedi Halit... Gidip çağırsam iyi olacak!" dedi.
Masadan nazikçe kalktı ve bana gülümseyerek üst kata çıkmaya başladı ama bir ses onu durdurdu. Züleyha Hanım, hanımını durdurarak yukarı çıkmasını engelledi:
“Mine Hanım, Güney Bey odasında değiller. Kendisi aşağıya indi, Barkın Bey aradığında telefonu aşağıya bağladım ancak cevap vermemişler sanırım.”
“Anladım Züleyha Hanım, teşekkür ederim. Gerisiyle ben ilgilenirim.”
Mine Anne, aşağısı her neresiyse oraya gitmek için evden bahçeye doğru ilerlerken masada Halit Baba ile baş başa kalmıştık.
“Uyum sağlamak zor gibi geliyor olabilir ama eminim çok kolay uyum sağlayacaksın Doğa, hiç zorluk çekeceğini sanmıyorum.”
“Benden pek hoşlanmadı ve beni kabul etmeyecek öyle değil mi?”
Halit Baba, benim net şekilde endişem ve duygularımı belli etmeme Şaşırmış ama bir yandan da sevinmiş şekilde bakıyordu bana. Tebessüm yüzünü sararken nazik sesiyle konuşmaya başladı:
“Bunun bir sebebi var, sen değil de bir başkası da gelseydi ailemize Güney yine aynı tavrı sergileyecekti. Biz...”
Biraz duraksadı ve boğazını temizleyip omuzlarını dikleştirdi. Ardından devam etti:
“Yıllar önce , uzun zaman önce bir evladımızı kaybettik. Mine ve ben bu süreci çok kolay atlatmadık. Deniz, bizim prensesimizdi ve ölümü çok ani bir şekilde gerçekleşti.”
“Hasta mıydı?”
“Hayır. Sadece çocuktu ve anne ile babası oldukça dikkatsizdi ne yazık ki. Aile dostlarımıza birlikte bahçede öğlen yemeği yemek için toplanmıştık. Mangal partisi de denebilir elbette. Oğulları ile Güney epey yakın arkadaşlardı. İlk tanıştıkları andan itibaren her gün birbirlerini görmek isterlerdi. Deniz de büyüdükten sonra aralarına katılmış ve çok eğlenen üç kardeşe dönüşmüşlerdi. O gün, birlikte oyun oynarlarken yalının bahçe kapısı açık kalıyor ve Mine kapıdan dışarıya kaçan topu almak için çıkıyor. Acı bir fren sesi bizi gerçek hayata yeniden döndürdü. Güney, suçu kendisinde bulduğu için kardeşinden kendine kalan tek emaneti korumaya çalışıyor. Eğer seni kabullenirse, ona ihanet etmiş gibi hissedecek. Tüm mesele bundan ibaret.”
Hiçbir şey diyemeyecek kadar üzülmüştüm ve beni neden evlatlık aldıkları aklımda oturmuştu. Arabada ‘yaşasaydı eğer’ diyerek bahsedilen kişinin de kızı olduğunu anlamıştım artık. Aklımda söyleyecek bir şeyler bulmaya çalışırken ikimizin de dikkati başka bir yere çevrildi. Dışarıdan Mine Anne ve Güney’in sesleri geliyordu. Güney, benimle aynı masaya oturmak istemediğini yüksek sesle ifade ederken Mine Anne de onu ikna etmeye çalışıyordu.
Halit Baba da sesleri duyduğumu anlamıştı, kendisi de duyuyordu bağırışları. Önce önündeki yeme tabağına baktı. Parmaklarını avuç içine bastırdı ve sakin olmaya çalıştı, bu adamın sinirlenebilme ihtimali beni bir nebze korkutuyordu. Sessiz insanların fırtınası her zaman herkesten daha şiddetliydi. İçinde tuttukları bütün doğal afetleri ve kıyametleri dışarıya vurabilecek son seviyelerinde oluyorlardı o an. Bunu hiç görmemiştim ama biliyordum. Ben de öyleydim...
"Hiç dans ettin mi?" diye soru sordu bana. Bir an afallayan beynimin yansıdığı bakışlarımı ona yönelttim. Dans mı? Hayır hiç dans etmemiştim.
"Hayır hiç dans etmedim." dedim utanarak. Neden utandığımı bile bilmiyordum ancak bu yeni insanlara negatif dönüş yapmak beni utandırıyordu ve mahcup hissediyordum. Daha çok yetersiz gibi.
Ne garip hisler ama! Ruhum alışmakta zorlanıyordu, son 17 yılda hiç zorlanmadığım ruhsal deneyimi bir güne mi sığdırmıştı hayatım? Doğuştan şanssız olduğumu bir kez daha kabullendim.
Halit Baba bu halimi fark etmiş olmalıydı.
"Bilmediğin her şey için böyle kabuğuna çekilirsen, asla öğrenemezsin..." dedi.
Eli masanın üstünde duran elimi bulmuştu. Elleri ne kadar da yumuşak ve nazikti. Beni kırmaya korkar gibi dokunuyordu elime, her an ürküp kaçabilirmişim gibi. Pek de haksız sayılmazdı, gidecek bir yerim olsa bir dakika düşünmeden kendimden ve kendi hayatımdan kaçıp giderdim.
"Yakında bizim arkadaşlarımızla da tanışacaksın, dedikodular daha sen gelmeden yayılmaya başladı. Açıkçası seni çok merak ediyor olmalı herkes" diyerek güldü. Ortamın havasını değiştirme arzusu kurduğu cümlelere reddedilemez şekilde yansıyordu.
"B-ben insanlarla konuşmayı pek beceremem..." dedim.
"Hiç şaşırmadım!" dedi bir ses.
Bu cümlenin bana "yabani" denildiğindeki taşıdığı tiksinmenin hissini taşıdığını anlamam çok zor olmamıştı.
Gelen Güney Hancı’ydı. Hızla gelip masaya oturmuştu.
"Ne güzel bir merhaba bu Güney!" dedi Halit Baba. Mine Anne ise başını iki yana salladı ve önündeki saçlarını sağ eliyle geriye doğru tarar gibi attı. Bu insanların böyle bir evladı olduğuna inanmak çok güç geliyordu.
"Sadece şaşırmadığımı söyledim, kendini ifade edemediğini anlamak çokta zor değil!" dedi. Babasına kötü bir şey söylemediğini anlatmaya çalışıyordu ancak beni yerdiği çokça belliydi.
"Yemeğimize başlayalım artık lütfen!" dedi Mine Anne oğluna bakarak. Güney ise gözlerini devirerek önündeki tabağa döndü ve kimse konuşmadan yemeğini yemeye başladı.
Çatal ve bıçak kullanıyorlardı. Bu ilk kez gördüğüm yemeklerin nasıl yendiğini bile bilmiyordum açıkçası. Onlardan gördüğüm kadarını yapmaya çalıştım. Bunu anlayan tek kişi ise Güney'di. Ona bakmasam da bakışlarını ve alaycı gülüşünü aklımda canlandırabiliyordum. Benimle alay etmek için tek bir fırsatı kaçırmayacağından da emindim.
Yemekler yenmiş Züleyha Hanım ve kızı Nimet Hanım masayı toplamışlardı. Biz ise koltuklara geçmiş televizyon izliyorduk ki Halit Baba birden ayağa kalktı. Hepimizin bakışları ona çevrilmişti.
"Hayatım bize bir Vals müziği açar mısın lütfen" dedi. Mine Anne bunu duyunca bir çocuk gibi sevinmiş ve ellerini birbirine çarpmıştı. Güney ise her ne olacaksa şimdi bunu izlemeyi çok seviyor olmalıydı dengesizce oturduğu koltukta doğruldu.
"Güney lütfen annenin partneri olur musun?" dedi Halit Baba. Güney ise bir an bana baktı ve sinirli şekilde oturduğu koltuktan kalktı. Mine Anne'nin belini bir eliyle yarı şekilde kavradı ardından diğer elini havaya avuç içi açık şekilde uzattı. Mine Anne'nin onun elini tutuşunun zarafetine ise hayran kalmıştım. İnce ve uzun parmakları bir kuğu gibi süzülerek oğlunun avuç içini bulmuş ve elleri ellerine sanki tam oturmuştu.
Halit Baba ise önüme geldi. Bir elini bana doğru uzattı ve diğer kolunu belinin arkasına alarak önümde eğildi.
"Vals öğrenmeye ne dersin?" dedi.
Kaşlarım yukarıya doğru kalkmıştı. Bana dans mı öğretecekti? Bir Mine Anne'ye baktım birde Güney'e... İkisinin arasındaki duygu farkı yüzlerine yansıyordu. Biri çok nazik bakıyor diğeri ise beni öldürmek için planlar kuruyordu.
Daldığımı fark eden Halit Baba dikilerek bana gülümsedi.
"Birazcık cesaret Asya, birazcık... İnan bana bu dans sana çok yakışacak..." dedi.
Onu kırmamak adına oturduğum yerden uzattığı davetkâr elini tutarak kalktım. Müzik birden herkesin kulağını okşamaya başlamıştı. Öyle güzel ve kibar bir müzikti ki! Hayatımda duyduğum en güzel armoni olabilirdi. Güney ve Mine Anne balkona doğru çıktılar, hemen arkalarından bizde çıktık. Deniz ayağımızın altındaydı. Güzel bir müzik senfonisi kulaklarımı dolduruyordu ve karşılaştığım en nazik adam bana bu atmosferde dans öğreteceğini söylüyordu.
"Önce Güney'i ve annesini seyredelim. Onları iyi izle ve Mine’nin adımlarını yapmaya çalış biz dans ederken..." dedi Halit Baba. Yüzüne öylece bakakaldım.
Yapabilir miyim bilmiyordum. Bunu gerçekten benden istemiş miydi?
"İnan bana zor değil..." dedi kulağıma eğilip fısıldayarak. Ellerini arkasında birleştirmiş, omuzlarını dikleştirmiş adeta dansa hazır ve nazır şekilde bekliyordu.
Ardından Mine Anne ve Güney dans etmeye başladılar. Gördüğüm en zarif şeydi şu ana kadar! Öyle nazik ve öyle kibar süzülüyorlardı ki hayran kalmamak elde değildi.
Müzikteki piyano her bir notaya vurgu yaptığında ayakları ona göre hareket ediyordu. Müziğin ahengini bedenlerine kıyafet edinmiş gibilerdi. Zarafetin beden bulmuş hali olmalıydı bu dans.
Mine Anne ve Güney, müziğin ritmine teslim olmuş gibi dans ediyorlardı. İlk adımı attıklarında, sanki yer çekimi onlara işlemez olmuştu. Mine Anne’nin hafifçe geriye süzülen bedeni, Güney’in onu ustalıkla yönlendirişi… Adımlarına dikkat kesildim. Küçük, zarif dokunuşlarla birbirlerine uyum sağlıyorlardı.
Mine Anne’nin eteği, her dönüşlerinde nazikçe havalanıyor, ayaklarının etrafında dans ediyordu. İnce parmakları, oğlunun elinde usulca kayıyordu. Güney’in yüzünde belli belirsiz bir ciddiyet vardı. Adımları güçlü ve netti ama annesini yönlendirirken bir an bile sertleşmiyordu. O an, belki de ilk kez, Güney’in içindeki çatışmayı gördüm. Beni burada istemeyen o sert çocuğun içinde, derin bir hüzün ve kırılganlık vardı sanki.
Adımlarına daha dikkatli bakmaya başladım. Mine Anne, başını hafifçe yana eğdiğinde Güney onun çevresinde dönüyor, onu bir çiçeği kavrayıp yönlendirir gibi nazikçe çekiyordu. Her hareketleri bir bütün gibiydi; biri yönlendirirken diğeri sorgusuzca uyum sağlıyordu. Birlikte dans ederken etraflarındaki dünya siliniyor gibiydi.
Bu kadar zarif bir şeyi izlemek beni büyülemişti. Aynı zamanda endişelendiriyordu. Ben de böyle hareket edebilir miydim? Bunu gerçekten yapabilir miydim? Halit Baba’nın sıcak bakışlarını üzerimde hissettim. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi usulca fısıldadı:
“Şimdi sıra bizde, korkma…” diyerek fısıldadı ama ardından yüksek sesle:
"Bu kadar izlediğin yeter şimdi dans etme vakti!" dedi Halit Baba ve dans etme pozisyonunu aldık. Mine Anne'nin tüm adımlarını yapmaya çalışıyordum. Adımlar çokta zor değildi. Sadece hissetmek yetiyor olmalı diye düşündüm. Halit Baba gözlerime sanki bir kelebeğin kanatlarını açışına şahit olmuş gibi bakıyordu...
"Vals bir hanımefendi ve bir beyefendi dansıdır" dedi. Sesi müziğin içinden kulaklarıma çok güzel yayılıyordu, tüm bedenim sakinleşmiş onu dinliyordu.
"Nezaketin ve kibarlığın dansıdır Vals. Her bedene yakışmaz, her insana da yakışmaz. Sadece içinde zarafet taşıyanların üstüne oturan bir giysi gibi düşün. Adımlar zeminin üstünde nazikçe kayarken partnerinle hiç zorlanmadan yapabileceğin en güzel danstır." dedi. Büyülenmiş gibi bakıyordum, böyle bir dansı öğreneceğim aklıma bile gelmemişti.
“Deniz’e çok küçük yaşlarında öğretmeye başlamıştım. Bunun prens ve prenseslerin dansı olduğunu söylerdim ona... Bana bir gün cam topuklu giyip prensini bulduğunda bu dansı yapacağını söyledi..."
Duraksadı, yüzüme baktı. Tebessüm etti ve biraz daha dalgınca dans etmeyi sürdürdü.
"Artık bu dansı yapabildiğine göre bir prensessin Doğa!" dedi ve daha da gülümsedi. Fark etmediğim şekilde dansı yapabiliyordum. Adımlar hep aynı devam ediyordu. Bir kez hissettiğinizde ise devam ettirmemek mümkün bile değildi. Ona bakarak gülümsedim.
"Şimdi eş değiştirme zamanı!" dedi Halit Baba ve beni durdurdu. Mine Anne'ye doğru yöneldi. Yan yana durdular ve Güney'e baktılar. Güney ise benimle dans edeceği konusuna hiçte ılımlı bakmıyordu.
"Prens ve prenseslerin dansı olduğunu söylemiştim Doğa... Sanırım birileri yabanilik ediyor" dedi Halit Baba. Güney'in bana 'Yabani' dediğini duymuştum ancak onlar benim duyduğumu bilmiyorlardı. Halit Baba bunu asıl yabaninin kim olduğunu göstermek için yapmış olmalıydı. İşe yaradı da! Tükürdüğünü yalamak istemeyen Güney adımlarını bana doğru attı ve müzik eşliğinde dans etmeye başladık. Onca sertliğe rağmen dansın kurallarına tamamen uyuyordu. Nezaketinden hiçbir şey kaybetmiyordu dans ederken... Nazikçe yine zeminde süzülüyor ve omuzlarını dik tutuyordu.
Birden kulağıma eğildi ve nefesi boynuma doğru akmaya başladı. Tüm nezaketini bozacak şu cümleyi söyledi:
"Asla kız kardeşim olmayacaksın! Asla bir Hancı olmayacaksın!" dedi.
Bütün vücudum buz kesmişti. İstenmeyeceğimi biliyordum, tiksineceklerini, acıyacaklarını da! Bunların hepsine hazırlıklıydım... Ancak nefret edecekleri bir ben... Buna hazır değildim işte.
"Asla babamın anlattığı hikayede ki cam ayakkabı giyen ve prensiyle dans eden prenses olamayacaksın Doğa! Cılız bedenin pahalı kıyafetlerin altında değer kazanır mı sanıyorsun?"
Cümleleri kendimi korumak için ördüğüm bütün duvarların eskiyen ve aralanan çatlaklarından içeriye giriyordu. Ayaklarımın titrediğini hissediyordum. Şimdi dans etmeyi durdurmazsam dengemi sağlayamayıp düşecektim.
Tek adımla kolunun arasından aldım bedenimi. Bu hareketime Güney bile şaşırmıştı. Halit Baba ve Mine Anne Anne'ye çevirdim bakışlarımı. Neler olduğunu merak eden endişeli gözlerle bakıyorlardı yüzüme.
"B-ben biraz yorgunum sanırım. B-başım döndü de!" dedim.
Yorgunluğum fiziksel değildi oysaki, başım değil ruhum dönmüştü... Güney Hancı'nın acımasızlığına maruz kalan zihnim daha fazla direnememişti.
"Odana çıkıp dinlenebilirsin" dedi Mine Anne. Teşekkür ederek yanlarından geçtim ve hızla yürüyerek benim için hazırlanan, şuan hissettiğim duygulara tam tezatlıkta güzel olan odaya çıktım. Kapıyı öyle aceleyle kapatmıştım ki, bu kapatış ellerime değil de, açık camdan giren rüzgara aitmiş gibi olmuş ve sertçe yankı yapmıştı. Öfkeden yapılmış bir hareket değildi. Tek amacım bir an evvel kendimi soyutlamaktı. Kapıdan aşağıya doğru yıkılan vücudum kapının önünde öylece kaldı...
Vücudum tepkisizdi ancak içimde binlerce insanın çığlıkları vardı. Canımı yakan asıl şey ise bu binlerce insanın her birinin ben olmasıydı! Bir çok parçaya bölmüşüm meğer kendimi! Bir çok maske takarak onlarca ben yaratmışım gerçeklerimle yüzleşmemek için!
Ve daha mühim olanı!
Her ben, gerçeklere inat yalanla yapılmış...
Kendi ellerimle, kendimi inandırmış ve güçsüzleştirdiğimi fark etmemiştim.
Kendimden ve gerçeklerden kaçamayacağım durumunu tamamen unutmuştum.
Gözüm eski cılız çantaya ilişti. Bu odaya ait değildi, benim bu eve ait olmadığım gibi... Onu kendime doğru çekerek fermuarını açtım. Valizin içinden yayılan koku zehir gibi bu odanın güzel kokusunu delip geçti. İçine koyduğum küçük bir bedene ait olan fotoğrafı buldum ve elime aldım.
"Doğduğun da talihsizdin Doğa! Büyüdün yine talihin yok! Ölüp ölüp aynı kadere diriliyor gibisin!" dedim.
Hayatım lanetlenmiş kara bir kısır döngünün içine hapsolmuş gibiydi.