Hissizlik...İnsanlığın fark etmeden ruhuna yaydığı en tehlikeli hastalık. Dokunduğun nesneyi hissetmemek gibi... Orada, görüyorsun ama hissettiğin şey ne sevgi ne de iyilik... Sadece boşluk...
Tam bu şekilde kaybetmiştim belki de kendimi yıllar önce. Ruhumu sıkıştırıp yatağımın altındaki o çok korktuğum canavarın yanına hapsetmiştim... Hissettiğim tek şeyin o olması, beni daha çok canavarıma bağlamış ve içime kapanmama hatta kafeslenmeme neden olmuştu.
Kendime yıllarca hatırlattığım şey bir insan olduğumdan ziyade kimsesizliğimdi. Kimse benim kadar şansız olamazdı, hayat tüm gollerini tek seferde atmış zafer kupasını kaldırmıştı. Üstüme gelen duvarları, yine dışarıdan kendimin ittirdiğini hiç fark etmemiştim. Bunu göremeyecek kadar beni kimsenin sevmediğine emindim, bunu göremeyecek kadar uzun süre yatağımın altında ki canavarımla baş başa kalmıştı ruhum...
Halit Hancı’nın evine yaklaştıkça değişen semtlere baktım, gözlerim öyle şaşkınlıkla bakıyordu ki evlere benim bu halime daha da sevecen yaklaştıklarını hissedebiliyordum.
“O da Doğa gibi sessiz sakin olur muydu büyüseydi acaba?”
Kimden bahsettikleri anlamadım ama yüzlerine bakmaya da utandığım için dışarıyı seyretmeye devam ettim. Bir süre sessizlik olunca başımı Halit Bey’e doğru çevirdim, oldukça düşünceli ve hüzünlü görünüyordu.
“İyi misin hayatım?” diye sordu Mine Hanım, kocasının dalıp giden gözlerini ve git gide beyazlayan suratını fark etmişti. Eşinin elini sıkıca tuttu ve başını omzuna koydu. Neyi hatırladığını ve neyden bahsettiğini biliyordu belli ki.
Araba tekerleklerini döndürmeyi bırakmıştı, son derece zengin bir semte kendini atmış ve derin bir nefes almış gibiydi bu dört tekerli araç... Onun bile olmayan hissini yansıtabileceğini düşündüm, bir arabadan daha hissiz ve belirtisiz olmayı nasıl beceriyordum?
Tehlikeli olan da buydu, nasıl kaybolduğumu bilmiyordum, bu yüzden hiç kendimi aramaya da çıkmıyordum, kimi arayacağımı bilmediğim için...
“Geldik!” dedi sevecen yeni annem. Yüzündeki güzellik ışık saçıyor, gülücükleri sanki bahçeler sunuyordu. Bana bakan her gözü hatırlasam da böyle gülen birini ilk kez görüyordum. Bu insanlar hayal ettiklerimden daha kibarlardı ve iyi davranıyorlardı. Yine de fazla umutlanmamam gerektiğinin farkındaydım, “ilk gün, o yüzden böyledir” diye geçirdim içimden. Halit ve Mine için hangi duygusal yokluğu kapattığımı bilmiyordum.
Bu eve adımımı attığımda artık gerçek bir Hancı olacağım ihtimali aklımın ucundan dahi tatlı bir rüzgar gibi esip geçmiyordu. Arabadan indik, deniz kokusunu içime çektim gözlerimi kapatarak. Saatlerdir yaptığım tek mimik denizin kokusunu almaya çalışmaktı.
Gözlerimi açtım, denizin tuzlu kokusunu içime çektikten sonra gerçekten nefes aldığımı hissettim.
Karşımda duran kocaman yalıya baktım. Büyük bir bahçe kapısı, güzel ve yeşil bir bahçesi vardı. Hayran kaldığımı belli etmemek için çabalasam da bunu yapamadım. Geldiğim yerden sonra burası benim için saraydı. Cennet bahçesindeki bir köşke adım atacak gibi hissediyordum, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu.
Yeni bir hayata merhaba demek üzereydim, yeni bir insana, yeni bir Doğa’ya merhaba demek üzereydim. Birinin elini belimde hissettim ve irkildim. Mine Hanım’ın gülümsemesi öyle güzel yayılıyordu ki etrafa istemsizce gülümsemek istedim. Yapabileceğimden emin değildim, gülümseyebilirdim değil mi? Yıllar sonra gerçekten içten bir tebessüm yüzüme yerleşebilirdi, buna olanak sağlardı katılaşmış kaslarım. Biraz olsun tebessüm ettim. Sanki yüzümdeki tüm kaslar kuru bir çamura bürünmüştü ve yılların verdiği hareketsizlikle kurumuştu. Gülümsediğimde tüm yüzümü kaplayan çamurun çatlayarak yere düştüğünü hissettim. Yüzümdeki tüm gözenekler o andan itibaren nefes alıyor gibiydi. Her şey daha parlaktı.
Mine Hanım belimden ileri doğru itti. Bu cesaret edemediğim adımı atmama yardımcı olmuştu. Doğduğundan beri ev görmeyen bir kız için çekirdek bir ailenin olduğu eve girecek olmak tuhaf olmalıdır diye düşündüğüne emindim ikisinin de. Doğru da düşünmüştü. Artık İzzet Bey’in burada olmayacağı gerçeğiyle tekrar yüzleştiğimde duyduğum sevinç birden içimde büyüttüğüm boşluğa düştü ve orada can verdi. Artık kendim gibi bunca zaman ailesizliği yaşamış insanların içinde değildim, burada beni kabul edecekler mi onu bile kestiremiyordum. Korktum, ayaklarım yeniden tabanlarından alev alıyormuş gibi yanmaya başladı. Bu histen artık nefret etmeye başlamıştım. Bu his gelince telaşlanıyor ancak buna tezat şekilde üstüme beton dökülmüş gibi hareketsiz kalıyordum.
Kendi içimde savaşırken, Halit Bey bagajdaki tıpkı vücudum gibi cılız ve boş valizimi eline aldı.
“Doğa odasını beğenecek!” dedi. Benim için bir oda mı hazırlamışlardı?
“Evine hoş geldin!” diyerek adeta kocasının cümlesini tamamladı Mine Hanım.
Sesi bana çok emin ve tok geliyordu. Ona Halit Baba diyebilirdim sanırım kendi zihnimde. Güven veriyordu sanki bana, beyaz teni ve sarı saçları vardı. Eşiyle ise sadece giyinişleri değil, sevecenlikleri de tam uyumluydu. İkisi de sürekli gülümsüyorlardı. Ne kadar uyumlu bir çift diye düşündüm. Onlar gibi olabileceğim birini bulabilir miydim acaba gelecekte yanımda? Kendim gibi bir kızı yetimhaneden kurtarabilir miydim gelecekte? Bunları düşünürken gözüme eski ve cılız valiz dokundu, oradan ruhuma indi. Buraya ait hissetmeyi şimdi tekrar her şeyden daha üst bir kısma yerleşivermişti. Bu kadar karmaşık hissetmenin çok yorduğunu o an fark ettim. Hayalimde yaşatmak istediğim kişi başka biriydi ancak gerçekte yaşadığım hayat hayalime olabilecek en yüksek noktayla zıt şekildeydi.
Birden bahçenin büyük kapısı açılıverince herkesin dikkati dağıldı. Mine Anne eliyle kollarıma dokundu ve adım atmam için cılız bedenime yardım etti.
“Geldiler! Geldiler!” diye etrafta koşan bir çocuk gördüm önce.
Ardından telaşla bahçeye çıkan insanları gördüm. Birinin kucağında küçük bir bebek vardı. Bebeği sarsmamak için en yavaş gelen oydu. Kaç aylık olduğunu hesaplamaya çalıştım ama bebeğin tatlığı yüzünden buna odaklanamadım. Yeniden adımlarımı atmaya başlamıştım. Yaklaştıkça kurulan cümleleri daha net duymaya başlıyordum.
“Çokta temiz yüzü varmış!” dedi yaşı biraz büyük olan kadın.
“Hemen yemek yapıp kilo aldıralım kızcağıza! Denizin dibindeyiz, rüzgar eserse götürür bunu!” diyerek yanındaki kadına veryansın etti kilom hakkımda daha da yaşlı bir kadın.
“Aman ne heyecanlandınız!” dedi içlerinden en genci ve hemen ardından kucağındaki bebekle yalıya geri girdi.
“İçi fesatlıktan çürüyecek bir gün bu kızın!”
“Geç kaldım! Geç kaldım! Niye söylemiyorsunuz geldiler diye!” diyerek ve söylenerek yanımıza koştu şişman bir adam.
“İşitme cihazın kulağında değil ki be adam! Yaşlandın iyice!” dedi kaşlarını çatarak yaşlı kadın, sanırım karısıydı. Adam elini kulağına götürdü. Gerçekten de kulağında olmadığını fark edince panikledi.
Git gide yaklaşıyordum bu sıcak kanlı ve neşeli insanlara. Herkes kocaman açtıkları gözleriyle bana bakıyordu.
“Hoş geldiniz kızım! Ben Remzi Usta, bahçenin bakımıyla ben ilgilenirim.” dedi Remzi Usta. Bu toplu ve cüsseli birden şirin gözükmüştü. Diline hakim olan Egeli ağzıyla daha da sempatikleşiyordu.
“Açsanız hemen yemeği hazırlayalım Halit Bey”
“Doğa’ya soralım biz bu soruyu, bir şey yemediğine eminim.”
Artık bir Hancı olarak bu evdeydim ve aç olup olmadığımı bile merak ediyorlardı. Yani artık yemek saatini kaçırırsam üzülmek ve aç uyumak zorunda değildim. Cevap veremedim ama Halit Baba, kahvaltılık bir şeyler hazırlanmasını söyledi, ardından da koluna girmem için kolunu bükerek yalının girişine kadar bana eşlik etti. Parlak mermere adım attığım an içime bir ürperti yayıldı. Eski ve paspal kıyafetlerimle bu eve yakışmadığıma emindim. Evin içinde ki halıların bile benden daha temiz olabileceğini düşünmek beni utandırdı.
“Onu odasına götürebilir misin hayatım?” dedi Halit Baba, Mine Anne’ye. Paltosunu çıkartan Mine Anne kafasını onaylarcasına sallayarak elini bana uzattı. Kadının bana dokunmaktan çekinmediğine şaşırıyordum. Kusursuzluğunu bozan bir kusur olarak görüyordum kendimi ancak elini uzatan kadında buna dair tek bir kaygı işareti bile yoktu.
Hayatımı değiştireceğini bilmediğim ellerden biriyle ilk kez temas edişimdi bu.
Nazikçe peşinden sürüklüyordu beni. Bir üst kata çıkartmış ve uzun bir koridora sokmuştu. Yürüyen adımlarımız bir koridorun önünde durduğunda ise kapıyı açmam içi zarif bir el işaret yaparak kapıyı gösterdi. Tereddüt etsem de kapının kolunu sıkıca tuttum ve aşağıya doğru büktüm. Açılan kapıdan büyük bir gürültü beklemiştim. Alıştığım şey açılan her kapıdan yağlanmamış menteşelerin çıkarttığı sesti. Bundan ise tek bir tık bile çıkmıyordu.
Kapı sonuna kadar açıldığında içeride gördüğüm odaya hayran kaldım.
İçerisi pastel bir kokuya hakimdi. Sanki içeride o çok pahalı oyuncak bebekler üretilmiş ve bol bol kokmaları için üzerlerine koku sıkılmıştı. Adımımı içeriye atmaktan çekindim. Bir başkasının özel alanına giriyor gibi hissettim. Burası bana ait olamayacak kadar temiz, şirin görünüyor ve güzel kokuyordu. Yatak gerçekten yumuşaktı ve yatağın üzerine koyulmuş kıyafetleri fark ettim.
Kırık beyaz bir elbiseydi. Kalın askıları ve aşağıya doğru açılan uçları dalga dalga olan bir eteği vardı. Elbisenin hemen yanına koyulmuş ayakkabıları gördüm. Kibar ve nazik görünüyorlardı.
“Kıyafetler senin için... ancak beğenmezsen hemen arkada bir kıyafet odası var. Küçük bir oda ve biz senin neler giymekten keyif alacağını bilemediğimiz için içini çok fazla dolduramadık.”
Bu kadının bana karşı neden halâ mahcup gibi davrandığını anlamak için çabaladım ama sebep bulamadım. Mine Anne’nin üzerindeki kıyafetleri kendim almak istesem bir ay hiç dinlenmeden çalışmam gerekiyordu. Oysaki Mine Anne istese beni her şekilde tamamen satın alabilecek bir servete sahipti. Buna rağmen mahcup bu zarif kadındı.
Odaya adımımı attım ve içeriyi süzmeye başladım.
Hayal ettiğimden daha güzeldi. Yan yana olan iki kapıyı gördüm.
“Bir tanesi banyo ve bir tanesi de giyinme odan,” dedikten sonra devam etti.
“Duş al ve üzerini değiştir, valizini ben getirip odana koyacağım. Ardından da yemek yiyelim...ailecek.”
Duyduğum son kelime karşısında neredeyse nutkum tutulmuş şekilde kalmıştım.
Sessizce kapıyı kapattı ve bu yeni oda ile beni baş başa bıraktı. Odanın içinde gezinen bedenimi hiçbir yere dokundurmamak için çabaladığımı anlayınca derin bir nefes aldım. Halâ buraya ait hissetmiyordum. Sanki bir yere temas etse kıyafetlerim, oda baştan aşağıya rutubet kokacak hissi vardı içimde. Halbuki artık burada uyuyacaktım.
Yan yana duran iki kapıdan birini açtım. Yine karşımda gördüğüm manzara beni heyecanlandırdı.
Burası neredeyse tamamen doldurulmuştu ve içerisi yeni kitap kokusunun tazeliğinde yeni kıyafet ve yeni ayakkabı kokuyordu. Ailem olmasa da eskiden İzzet Bey bana yeni kıyafetler ve yeni ayakkabı alırdı. O tek tük kıyafetler bile beni tüm heyecanla uyanık tutarken şimdi düşünemediğim kadar üzerinde etiketi duran kıyafetim vardı. “Bu odada ki kıyafetleri o eski valiz asla almaz!” diye düşündüm.
Üzerimdeki kıyafetlere tekrar baktım ve her şey gözüme daha pis görünmeye başladı. Bir an önce yıkanmalıydım. Koktuğumdan bile şüphe duymaya başlamıştım artık...
Yıkanmak için banyoya yöneldim ve üzerimdekileri çıkarttım. Saçlarımı iyice karıştırarak dağıttım. Aynaya bakarken, bu evin bana neler yapabileceğini, kulağımın arkasındaki doğum lekesinin ne anlama geldiğini ve beni neyin içine soktuğunu henüz bilmiyordum. Kim olduğumu ve kime dönüşeceğimi henüz fark etmemiştim.