Savaşçı Gelin

847 Words
Hazal yüzünde ancak bir savaşçıya ait olabilecek bir hırsla, ailesinin yaşadığı eski konağa döndüğünde yüzündeki o korkak ifadeyi sildi ve onun yerine; güçlü, sert duran bir bakış yerleştirdi mavi gözlerine. Ozan Ağa denilen adam tehlikeydi. Hazal bunu fazlasıyla tatmıştı ve işin kötüsü ortada kocaman bir gizem vardı. Zeliş’in ortadan kayboluşu… Hem de dört gözle bu düğünü beklerken… Hazal hala anlam veremiyordu ama bir şekilde anlam veremediği sorulardan çıkıp gerçekliğe dönmesi lazımdı çünkü konağın dışında eli silahlı adamlar bekliyordu. Hazal’ın olduğu araba silahlı adamların ortasında durduğunda Hazal onları görmezden gelmeye çalışarak indi ve konağın kapısından girdiğinde gördüğü manzarayla şok oldu. Babası, annesi ve abisinin kafasına dayalı silahlar vardı. “Hayır!” diye bağırdı Hazal. “Durun! Geldim işte, bırakın artık bırakın!” Silahları görünce beyninden vurulmuşa dönmüştü. Gözler ona döndü. Gözüne kadar gelen gözyaşlarını geri itti. “Ozan Ağa…” dedi yutkunarak. “Beni buraya o gönderdi, ailemi bırakın.” Silahlar inmedi. Ardından adamlardan birine bir telefon geldi ve telefondan sonra silahlar indi. Hazal’ın üvey annesi Ayşe onu içeriye çekti. “Çabuk! Çabuk!” dedi korkuyla. “Çabuk giy o gelinliği.” Adamlar kapıya çıktığında Hazal odasına gitti ve askıdaki gelinliğe baktı. Dakikalar geçti… Hazal, askıda duran gelinliğin karşısında hareketsiz kaldı. Beyaz danteller ve inci işlemeler, onu bekleyen karanlık geleceğin bir habercisi gibiydi. Bu giysi, bir aşkın ve mutlu bir başlangıcın sembolü değil, bir teslimiyetin, bir işgalin üniformasıydı. Eliyle kumaşı okşadı, soğuk ve yapay hissediyordu. Dışarıda, ailesinin hayatının ipiyle oynayan adamların sesleri geliyordu. Her tereddüdü, onlar için bir saniyelik risk demekti. Nefesini tuttu ve düğmeleri çözmeye başladı. Her bir düğme, özgürlüğünden vazgeçtiği küçük bir çığlıktı. Gelinliği giyerken beyaz ve pürüzsüz teni ürperdi. Kumaş tenine değdiğinde, bir yara bandı gibi değil de, bir zincir gibi hissettirdi. Bu gece ne olacaktı? O adam… Bu tenin sahibi olmak için ne yapacaktı? Üvey annesi Ayşe, içeri daldı, yüzü solgundu ve elleri titriyordu. "Çabuk ol kahpe!” diye fısıldadı, sesi telaşla boğuklaşmıştı. Hazal dişlerini sıktı. Kararmış gözlerle ilk kez Ayşe’ye döndü. “Asıl kahpe kaçmasaydı!” dedi çıldırarak. Ayşe bir anda pustu ve yardım etmeye başladı. gelinliğin arka kısmını kapattı. Aynanın karşısına geçti. İçindeki savaşçıyı saklayan, kırılgan bir kılıfa bürünmüştü. Mavi gözlerinde, az önceki korkunun yerini soğuk ve kararlı bir ifade almıştı. Bu bir teslimiyet değil, savaşı farklı bir cephede sürdürmekti. Ozan Ağa'nın onu sadece bir eş, bir beden olarak göreceğini sanması büyük hataydı. Hazal, bu gelinliğin altında, ailesini kurtarmak için yemin etmiş bir savaşçıydı. Saçlarını topladı, alnını açtı. Yüzündeki ifade, bir gelinden beklenen utangaçlık ya da mutluluk değil, amansız bir kararlılıktı. Dudaklarını sıktı. Bu evlilik, Zeliş'in kayboluşunun ve kendisine yapılanların hesabını soracağı yeni bir savaşın başlangıcı olacaktı. Kapı çalındı. "Yenge hanım, araba hazır," diyen sert bir ses duyuldu. Hazal, son bir kez aynaya baktı. İçindeki ateşi, mavi gözlerinde bir buz parçası gibi parlattı. Başını dik tuttu ve kapıya doğru yürüdü. Beyaz gelinlik, onu bir kurban gibi göstermek için giydirilmişti. Ama o, bu kıyafetin altında, intikam ve adalet için yanıp tutuşan bir savaşçı olarak çıkacaktı Ozan Ağa'nın karşısına. *** Araba, Karahan konağına geldiğinde büyük kapılar açıldı ve ilerlediler. Araba kapıdan girer girmez gök gürültüsü sesini andıran silahlar patlamaya başlamıştı. Hazal gözlerini yumdu ve kendini toparlamaya çalıştı. 4 katlı saray gibi konağın bahçesine geldiklerinde kalabalıktan zılgıt, davul ve silah sesleri geliyordu. Hazal gelinliğinin eteğini toplayarak arabadan indi ve kalabalığa baktı. İlk gördüğü yüz Afife Karahan’ın yüzüydü. Ozan Ağa’nın annesiydi. Karahan Aşireti’nin hanımağasıydı. Nefret dolu, acımasız bir kadındı. Herkes ondan korkardı. Alnında siyah dövmesi, siyah tülbenti ve siyah elbisesiyle bir düğünde değil de cenazede gibiydi. Hazal içinden güldü ve kendi kendine konuştu ‘korkma kayınvalidecim benim üstümdeki de kefen zaten’ Hazal’ın gözleri Afife Hanım’ın yanında duran Berfu Karahan’a çevrildi. Berfu; Ozan ağanın kız kardeşiydi. 22 yaşlarında, kıvırcık saçlı, güzel bir kadındı. Onun ardından Güney Karahan’a baktı. Güney; erkek kardeşleriydi ve o da 25 yaşlarındaydı. Hazal bu ailenin 3 kardeş olduğunu biliyordu. Babaları yoktu. Ünlü oldukları için herkes onları bilirdi. Şimdi canlı görünce ilk onlar dikkatini çekmişti. Ama Ozan Karahan… O koca bir gizemdi. Hazal kalabalık insan koridorunun ardından gözlerini ona dikti. Zafer kazanmış gibi gelinine bakıyordu. Hazal ona doğru yürürken Ozan ağa silahını çıkardı ve havaya ateş açtı. Hazal kulaklarını kapatmamak için zor duruyordu ama dayandı. Nihayet yanına vardığında Ozan onun elini tuttu, sıkıca kavradı ve ailesine doğru yürümeye başladılar. “Bi öleceğim günü bilmiyorum,” dedi Ozan Ağa yürürken. Üstünlük taslayan bir havası vardı. Hazal derin bir nefes aldı. “Ben geldiğinde söylerim.” diye cevap verdiğinde Ozan ağa şaşırdı ve onun elini daha sıkı kavradı. “Seni gerdekte sağ çıkarırsam hatırlat bu sözü.” Ozan’ın son sözü Hazal’ı susturdu. Ne olacağını bilmeden, üzerinde kefeniyle, ona nefretle bakan Afife hanıma doğru yürüyordu. İçeride nikahı kıyılacaktı. Ve buradan dönüşü yoktu. O lanet ettiği törelerin içine nasıl da düşmüştü? “Noldu? Çok konuşkandın az önce?” dedi Ozan ağa fısıldayarak. Hazal yutkundu ve cevap vermedi. Ozan ise devam etti. “Memelerinin dolgunluğunu sevdim. Ama yine de zayıfsın. Ben balık etli kadın severim. Gece dayanabileceğini de sanmıyorum. Bu yüzden tüm konağı boşaltıcam.” Hazal’ın içini bir korku kapladı. Duvağın altından ağlamamak için zor duruyordu. Sakin kalmaya çalıştı ve nihayet büyük terasta onları bekleyen Afife Hanım’ın karşısına geçtiler.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD