Azer Şervan; ruh hastasının tekiydi. Bir şeyi isterse elde edene kadar durmazdı.
Ozan Karahan; onun egosunu sarsmıştı ve Azer gidebileceği kadar ileri gitmeye ant içmişti. Ozan ağaya gerekirse Mardin’i dar edecekti.
Hazal ise iki adamın güç savaşının ortasında olduğundan bir haber düğün gecesi, koca bir talihsizlikle bayıltılıp kaçırılmıştı.
Azer Şervan; onu ailesinden pek kimsenin uğramadığı ıssız dağ evine götürmüştü. Hazal başındaki tanımsız ağrıyla gözlerini açtı.
Hazal'ın bilincinin yerine gelmesiyle birlikte başına çekiçle vurulmuş gibi zonklayan bir ağrı saplandı. Zihni bulanıktı, düğün, Ozan, o iğrenç gece...
Balkona çıkması ve Azer…
Sonra her şey siyaha bürünmüştü. Gözlerini odaklamaya çalıştı. Burası tanımadığı, kasvetli bir yerdi. Tozlu perdelerden sızan loş ışık, harap durumdaki odanın toz taneciklerini aydınlatıyordu. Havada nem ve küf kokusu vardı.
Bir hareketlenme hissiyle irkildi ve ellerinin sert bir halatla yatağın demir başlığına sıkıca bağlı olduğunu fark etti. Panikle çekiştirdi, ama halatlar bileklerini acıtmaktan başka bir işe yaramadı. Kalbi göğsünde çılgınca çarpıyordu.
O sırada, odanın diğer ucundaki gölgelikten bir hareket gördü. Bir sandalyede, sırtı ona dönük, sakince bir şeyler içen biri oturuyordu. Adam yavaşça döndü. Yüzünde, Hazal'ın kanını donduran soğuk, durgun bir ifade vardı.
"Uyandın demek," dedi sesi, odanın kasvetli havasına yapışıp kalan paslı bir bıçak gibiydi. "Merak etme, misafirperverliğe önem veririm." diye devam etti Azer.
"Sen... Azer?" diye fısıldadı Hazal'ın sesi, korkudan titrek çıkıyordu. Sonradan ağlayarak bağırmaya başladı. “Beni neden burada tutuyorsun? Neden kaçırdın beni!? Ne istiyorsun!”
Azer ayağa kalktı, ağır adımlarla yatağa yaklaştı. Bakışları, bir avcının bakışı gibiydi.
"Bunu konuştuk Hazal. Korkma…” eğilip yüzüne iğrenç bir gülümsemeyle baktı, "Sen artık sadece fakülteden arkadaşım değilsin. Ozan Karahan'ın yeni, küçük, değerli karısısın. Ona ait olan her şey... benim ilgi alanıma girer."
Hazal'ın yüreği ağzına geldi. Azer, Ozan'ın tehlikeli bir düşmanıydı. Ve şimdi o, bu delinin elindeydi.
"Beni salın!" diye bağırdı, mücadele ederek. “Bak ben suçsuzum!”
Çırpınmaya devam etti. "Ozan... Ozan sizin ne yaptığınızı öğrenirse..."
Azer'in kahkahası odada yankılandı, yapay ve ürkütücüydü. "Ah, öğrenecek! Elbette öğrenecek!" diye sırıttı. "Ona bir mesaj göndermem gerekiyordu. Ve sen... sen mükemmel bir posta güvercinisin. Baygınken ve yatağa bağlıyken inan bana gerekli mesajları gönderdim.”
Hazal'ın gözleri odada dolandı, bir kaçış yolu aradı. Pencereler tahtalıydı, kapı uzakta ve muhtemelen kilitliydi. Azer, onun çaresizliğini izliyor gibiydi.
"Lütfen," diye yalvardı Hazal, artık gözyaşlarına boğularak. "Benimle ne yapacaksınız?"
Azer, cebinden çıkardığı parlak, kıvrık uçlu bir bıçağı yavaşça çekiciyle oynatıyordu. "Biraz... ikna edici bir argüman hazırlayacağım. Ozan'a, oyunun kurallarını benim belirlediğimi hatırlatmak için… Mardin’in sahibi kim öğrenecek.”
Bıçağın soğuk metali, Hazal'ın yanağına hafifçe değdi. Gözleri dehşetle fal taşı gibi açılmıştı, nefesi kesiliyordu. İki erkek arasındaki bir güç savaşının ortasında sıkışıp kalmıştı ve bedeli, onun canıyla ödenecek gibiydi. Azer'in delice gözlerine baktı, bu adamın onu bir uyarı mesajı olarak kullanmaktan çekinmeyeceğini biliyordu.
Azer hemen ardından bıçağı çekip kahkaha attı. “Şaka tabi ki! Seni öldürsem ne olur? Gider kendine başka karı bulur. Ammaaa….” Dedi uzatarak.
Sonra Hazal’a daha çok yaklaşıp fısıldayarak konuşmaya başladı. “Seni sikersem… İşte o zaman belini bükerim Ozan ağanın.”
Hazal çırpınmaya başladı. “Hayır! Hayır! İmdat!”
Azer kahkaha attı. “Kimse seni duyamaz… dışarıda adamlarımdan başka kimse yok burada.”
Hazal çığlığı bastığı anda ağzını kapattı ve eliyle siyah elbisesinin yırtmacına uzanarak yırtmacı iyice yırtıp bacaklarını açığa çıkardı. O bunu yaparken Hazal bağlı olduğu yerden çırpınıyor, çırpındıkça halatlar ellerinde izler bırakıyordu.
Elbisenin yırtmacını yırttıktan sonra dekolteyi yırttı ve göğüs arası da açıldı.
Hazal ağlıyordu. Çırpınıyordu ama hiçbir işe yaramıyordu. Kafayı yemek üzereydi.
Azer henüz hiçbir yerine dokunmadan sadece korku vermek için elbisesini yırtmıştı. “Sakinnn,” dedi hastalıklı gülüşüyle. “Bir şey yapmadım. Elbisen böyle daha güzel oldu. Biliyor musun hep seni sikmeyi hayal ediyordum.”
Tam bunu dediği sırada dışarıdan silah sesleri duyuldu. Azer anında cama baktı. “Ha siktir! Kocan çabuk geldi.”
Hazal bir umut bağırmaya başladı. “İmdat! İmdat! Ozan ağa! Ozan ağa burdayım! Ozan ağa!”
Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Azer aralık kapıdan koşarak çıktı. Hazal karanlık odada yırtılmış elbisesiyle yatağa bağlı bir halde yalnız başına kalmıştı. Hala Ozan ağanın ismini bağırıp yardım çığlıkları atıyordu. Ondan yardım istemesi de hayatın ayrı bir ironisiydi.
Çok geçmeden, dakikalar sonra Ozan Ağa, kapıya tekme atarak elinde silahıyla odaya daldı ve o haldeki Hazal ile göz göze geldiği an beyninden vurulmuşa döndü. Çabuk toparlayarak koridora döndü ve adamlara bağırdı. “Gelmeyin!”
Arkasından gelenler durdular ve odaya girmediler.
Hazal nefes nefese konuştu. “Burdaydı! Kaçtı! Azer! Burdaydı!”
Ozan ağa koridordaki adamlara döndü. “Her yeri arayın! Bulun o iti!”
Ozan ağa gördüğü görüntü karşısında kafayı yemek üzereydi. Elinde silah, yumruğu sıkılı halde hiçbir şey yapamıyor öylece dikiliyordu. En sonunda öfkeden patlama noktasına geldi.
Bağırarak duvarı yumrukladı ve nefes nefese sakinleşmeye çalıştı. Hazal hala o halde ağlıyordu.
“Ne yaptı sana! Ne yaptı!” diye bağırdı Ozan ağa.
Hazal sadece başını iki yana salladı.
Ozan ağa kendine gelerek yatağa çöktü. Cebinden çıkardığı çakıyla halatı kesti. Hazal’ın çırpınmaktan bilekleri kızarmıştı. Sızı gibi kanayan bileklerine baktı. Hazal sadece ağlıyordu.
Ozan ağa üzerine giydiği ceketi çıkardı. Hazal’ın üzerine giydirip önünü kapattı. Nefes alışverişleri sesli ve hızlıydı.
Hazal’ın yüzüne bakıyordu. Hazal ise giydirdiği cekete sıkıca sarılırken onun yüzüne bakmıyor, yere bakıyordu. Kendisini berbat hissediyordu. Doğduğu yerde öyle öğrenmişti. Kadın hep suçlu gibi… Kadın hep mahçup gibi… Oysa kadının ne suçu vardı? Kaçırılmıştı. Bağlanmıştı. Zor kullanılmıştı. Ve karşısındaki adamın yüzüne bakamıyordu. Bu psikolojide büyütülmekten nefret etmişti. Etiyle kemiğiyle nefret ediyordu bu töreden, gelenekten, görenekten…
Hazal yatakta cekete sokularak oturuyor, Ozan ağa ise ayakta duruyordu. Uzun süren sessizlikten Ozan ağa sinirle konuştu. “Ağlamayı kes artık. Bir şey söyle.”
Hazal sessiz kaldı.
Ozan ağa sorusunu sordu. “Dokundu mu sana?! Bir şey söyle dokundu mu sana! Bir şey yaptı mı?”
Hazal başını iki yana sallayarak kekeledi. “Ha- hayır. Dokunmadı.”
“Doğru söyle! Bu halin ne! Doğru söyle bana!”
“Doğru söylüyorum yemin ederim dokunmadı.”
Ozan belindeki silahı çıkararak duvardaki tüm pencereleri sırasıyla ateş ederek aşağıya indirdi. Hazal ise çıkan sesle kulaklarını kapattı.
Nefes nefese koridordaki adamlarına döndü. “Buldunuz mu Memo!”
“Ağam arabasını bırakıp kaçmış, bir ekip peşinden yolladık.”
“O iti sağ bulacaksınız bana ölümü elimden olacak. Kapıdakileri de al burayı boşalt şimdi.”
Ozan ağa adamlarını dağ evinden gönderdikten sonra dizlerini kendine çekip cenin pozisyonda duran Hazal’ı ani bir şekilde kucağına aldı. Hazal hala sessizce ağlıyordu.
“Doğru söylüyorum,” dedi içli bir şekilde. “Dokunmadı bana bir şey yapmadı, sen geldin.”
Ozan ağa onun yüzüne bakarak çıkıştaki arabaya doğru yürüdü. İkisinden başka kimse kalmamıştı. Sessiz kalarak Hazal’ı arabaya yerleştirdi ve ardından kendisi de bindi.
“Nereye?” dedi Hazal kısık sesle.
Ozan Ağa arabayı çalıştırmadan önce ona döndü. “Konağa gidiyoruz. Seninle yarım kalan işimi tamamlicam. Anlayacaz o itin sana dokunup dokunmadığını Hazal Hanım.”