Hazal, kapının kilitlenme sesiyle yerinden sıçradı. Ozan'ın ayak sesleri koridorda uzaklaşırken, o hâlâ soğuk mermer zeminde, titreyerek, çıplak bir halde oturuyordu. Vücudu, hem korkunun hem de iğrenmenin getirdiği bir titremeyle sarsılıyordu. Derin bir nefes aldı; ciğerlerine hava dolar gibi oldu ama boğazındaki düğüm geçmedi. Kafayı yemek üzereydi.
“Bu adam…” ayağa kalkarken kendi kendine konuştu. “Bu adamla nasıl olucam ben!” Ellerini yumruk yapıp yatak örtüsünü sıktı.
Gözleri odayı taradı. Yere atılmış gelinlik, bir ceset gibi duruyordu. O iğrenç, alaycı ses kulaklarında yankılanıyordu: "Benim için hazırlan."
Hazırlanmak...
Bu kelimenin anlamı, midenin bulandıran bir ağırlıkla üzerine çöktü. Ayağa kalktı, bacakları hâlâ güçsüzdü. Yatağın kenarına bırakılan dantel geceliğe baktı; Ozan'ın onu bir obje, bir süs eşyası olarak görme isteğinin bir sembolüydü. Onu giymeyecekti.
Banyoya yöneldi. Soğuk suyu açıp yüzünü bir kez daha yıkadı, sanki Ozan'ın dokunuşlarının izlerini temizleyebilecekti. Aynanın karşısında kendine baktı. Gözlerinde korkunun yerini yavaş yavaş sarsılmaz bir öfke alıyordu. Bu öfke, onu ayakta tutan tek şeydi. Öfkesini diri tutmalıydı.
“Toparlan,” dedi aynaya bakarak. “Aptal toparlan! Yapabilirsin. O geldiğinde gözlerini kapatıp işini bitirmesini bekleyebilirsin.”
Gardırobu açtı. İçi, Ozan'ın seçtiği, pahalı ama gösterişli, onun kişiliğini yansıtmayan giysilerle doluydu. En sade olanı seçti. Uzun kollu düz siyah bir elbise. Kumaş tenine değdiğinde, en azından kendini bir parça örtünmüş ve korunmuş hissetti. Elbise uzundu ama göğüs dekoltesi vardı bu defa da.
Hazal sinirleri bozulunca gülmeye başladı. “Bir tane ya bir tane pijama yok şu dolapta!” Hazal’ın deliliği fenaydı. Bu gülüşü kendisiyle konuşuşu o deliliğin işareti gibiydi. Suskun bir karaktere sahipti Hazal. Genelde etrafında dönen her şeyi görür ama susardı. Fakat her suskun gibi onun da patlama anları vardı. Ve o anlar… Delirmenin eşiğine gelirdi.
Daha önce hiçbir erkekle hiçbir şey yaşamamıştı ve ilkini bu olarak hayal etmemişti.
Aşk hep geri plandaydı. Hiç aşık olmamıştı. Hiç sevgilisi de olmamıştı. Önceliği hep okulu bitirip mesleğe girip kendi parasını kazanmak olmuştu ama resmen okulunun biteceği gün nikah masasına oturmuştu. Bu nasıl bir kaderdi?
Elbette aşkı da vakti gelince isterdi ama bu iğrenç evlilikten hayal etttiği aşk, sevgi çıkmazdı. Ozan Ağa acımasız, karaktersiz, buz gibi herifin tekiydi. Hazal ondan nefret ediyordu ve 1 saat sonra yatağına girmek zorunda kalacaktı.
Odanın diğer ucundaki balkon kapısına yöneldi. Pervazi, Mardin'in gecesine açılıyordu. Hafif serin bir rüzgâr yüzünü okşadı. Aşağıda, aşiretin düğün ateşlerinin sönmekte olan kızıllığı ve uzakta, şehrin ışıkları görünüyordu. Bu manzara, bir zamanlar evi olan yerde nasıl bir tuzağa düştüğünün acı bir hatırlatıcısıydı.
Balkonun demir korkuluğuna tutundu. Metalin soğukluğu avuçlarını yaktı. Zihni, Afife Hanım'ın teklifini ve Ozan'ın sözlerini hızla değerlendiriyordu. Bu bir anlaşmaydı, bir fırsattı. Ama bedeli, kendi bedeni ve ruhuydu. Bir çocuk... Ozan'ın çocuğu... Fikir midesini bulandırıyordu. Ama ailesinin güvenliği? Zeliş'in kayboluşunun gizemi? Ve kendi geleceği… Ona bir çocuk verirse bu kabus 10 ay sürerdi.
Ama Afife Hanımın dediği gibi eğer onunla anlaşmaya varmazsa bu kabus bir ömür onunlaydı.
Ozan’ın kale gibi olan konağını inceledi. Odası en üst kattaydı ve Hazal oranın terasından her yeri görebiliyordu. Kafasını kaldırıp çatıya baktı. Acaba burdan kaçabilir miyim bir yol var mı diye düşündü.
"Kaçmak bir yol değildi." Kendi iç sesiyle yüzleşti. Kaçış, sadece daha büyük bir felaketi tetiklerdi. Afife Hanım ise bu düzenin içinde, kuralları değiştirebilecek tek güç gibi görünüyordu. Onun koruması altında, belki de nefes alacak alan bulabilir, belki de Zeliş'in başına gelenleri araştırma fırsatı elde edebilirdi. Hazal ile Zeliş’in pek bağı olmasa da Zeliş’e kötü şeyler olduğu belliydi ve Hazal bunun peşine düşmenin de peşindeydi.
Gözlerini sımsıkı kapattı. Ozan'ın dokunuşları hâlâ teninde yanıyor gibiydi. Bir an için kendini, onunla aynı yatağı paylaşırken, gözlerini bir noktaya dikip zihnini başka yerlere, daha güzel anılara götürürken hayal etti. Dayanabilir miydi? Dayanmak zorundaydı. Bu, bir savaştı ve o, hayatta kalmak, sonra da zaferi kazanmak için her şeyi yapacaktı. Hayali olan mesleğini yapacaktı. Ama bunun için bedeninden, ruhundan vazgeçiyordu.
Ruhunu şeytana satmış gibi hissediyordu. Bu düşünce ona kendini iyice kötü hissettirdi.
İçeri döndü ve terasın kapısını açık bıraktı. Kilitlemedi. İçeriye esen rüzgar, ince tül perdeyi hareketlendiriyordu. Yaz daha tam anlamıyla gelmemişti ve geceleri serin oluyordu. Bu esintiyle ürperdi.
Odanın lüksü artık onu bunaltmıyor, sadece düşmanının topraklarında olduğunu hatırlatıyordu. Yatağa değil, pencerenin yanındaki deri koltuğa oturdu. Ozan'ın dönüşünü bekleyecekti. Ama bu sefer, bir kurban olarak değil, kendi seçimini yapmış, stratejisini belirlemiş bir savaşçı olarak bekleyecekti. Gözlerini kapadı ve derin, hesaplı nefesler almaya başladı. Savaş daha yeni başlıyordu.
Tüm bu düşünceler artık kafasında netti. Kararını verdi. Kendisini, geleceğini, ailesini kurtarmak için Afife hanımla gizli bir anlaşma yapacak, Ozan ağaya bir çocuk verip ortadan kaybolacaktı.
Bu düşüncelere dalmışken terastan bir şeyin devrilme sesi geldi ve Hazal ürkerek yerinden doğruldu ve terasa doğru gitti.
Rüzgar bir şeyi devirmiş olmalıydı.
Tam terasa adımını attı ki bir anda kuvvetli bir el çığlık atmaması için Hazal’ın ağzını kapatıp onu geriye çekti ve Hazal çaresizce çırpınmaya başladı.
Boğuk sesler çıkarıyor. Ağzını kapatan elden kurtulmaya çalışıyordu.
Elin sahibi onu kendine çevirdiğinde Hazal neye uğradığını şaşırdı.
Bugün son sınavdan önce ona askınlık yapan sınıf arkadaşı Azer Şervan, kaşında ve burnunda yara bantlarıyla karşısında duruyordu. “Azer!” dedi bağırarak. “Bırak! Bırak beni’” Hazal şok olmuştu. Dilini yutacak gibi oldu.
Azer ona kendisini gösterdikten sonra yeniden ağzını kapattı ve elini kolunu hareketsiz bırakarak kendine çekti. “Bu sürprizimi beklemiyordun değil Hazal?”
Hastalıklı bir tavırla gülmeye devam etti. “Sabah okulda hiç düğünüm var demedin. Kocan olacak o itin bana saracağını da demedin. Ama ben diyorum; o kocan bunun hesabını verecek. Nasıl verecek biliyor musun?” Dedi Hazal’ı yerde sürükleyip götürürken.
“Seninle verecek bana bunun hesabını... Gerdekten önce Ozan ağanın karısı nasılmış önce ben göreceğim. Korkma güzelim işim bittikten sonra getirip kapıya bırakıcam seni.”
Bunu söyledikten sonra Hazal’ı gazlı bezle bayılttı ve adamlarının yardımıyla konaktan çıkartıp arka çıkıştan arabasına bindirerek Karahanların konağından uzaklaştı.
Azer Şervan bu şerefsizliği yaparken; Ozan Karahan’ın gelinini kaçırarak büyük bir aşiret savaşını başlattığının farkında bile değildi.
Karahan ve Şervan aşireti arasında yıllar önce bir kan davası olmuştu ve zorlukla durulmuştu. Şimdi ise sönmüş bir ateşten kalan közler yeniden alevlenecekti.