1. Bölüm
Urfa’nın dar taş sokakları, sabahın erken saatlerinde sessizliğe gömülmüştü. Kırmızı kiremit çatılardan hafif bir duman süzülüyor, güneşin ilk ışıkları şehri altın sarısı bir örtüyle sarmalıyordu. Hafif bir rüzgâr, taş duvarlarda yankılanıyor, toprağın nemli kokusuna yörenim türküsünün hüznü karışıyordu.
Havanın serinliği insanın içine hem bir hüzün, hem de bir umut serpiyordu.
Elvan, evlerinin avlusunda, taş havuzun kenarında dizlerini karnına çekmiş oturuyordu. Gözleri, tepelere uzanan tozlu yolda kaybolmuş, içinde yıllardır büyüttüğü bir ismin yankısıyla titriyordu: Baran Bozdağ.
Henüz kimsenin bilmediği, hatta kendisinin bile tam dile getiremediği bir aşktı bu. Yüreğinde bir fırtına, sessiz ama yakıcı.
Yirmi iki yaşında olmasına rağmen, Elvan’ın iç dünyası yaşından büyük bir olgunluk taşıyordu. Çocukluğundan beri Baran’ı uzaktan izlemiş, onun her gülüşünü, her sert bakışını kalbine kazımıştı. Bazen avludaki nar ağacının dallarına dokunurken, Baran’ın adını fısıldar gibi yapar, sonra hemen susardı. Kimseye açmamıştı bu sırrı. Annesi Fatma, babası Halil, abisi Hozan, küçük kardeşi Aylin ve yengesi Zehra, onun sessizliğini fark etse de anlamaya çalışmamıştı. Elvan, hislerini saklamakta ustaydı; gözlerindeki ateş, kalbindeki fırtınayı gizliyordu.
Avlu, sabah güneşinde parlayan çiçeklerle ve taş havuzun yansımasıyla huzur doluydu. Halil Bey, avluda işlerini denetliyor, sert bakışlarıyla hem güven, hem de bir baskı yayıyordu.
Fatma Hanım, mutfaktan yükselen çay kokusuyla avluya çıktı, Aylin’in saçlarını örerek sessizce gülümsedi. Hozan, abisi her zaman koruyucuydu; ama bazen Elvan’a attığı tek bir bakış, “Sakın yanlış bir adım atma,” der gibiydi. Aylin, hayatın masumiyetinde, ablasını hayranlıkla izlerken; Zehra, ailenin dengesini sağlayan, gözleriyle her şeyi gören bir bilge gibiydi.
Elvan’ın dünyası, ailesinin sıcaklığında dönse de, Baran’ın gölgesi her an peşindeydi. Onu sadece görmekle yetinmiyor, gözlerindeki o derin, dalgalı bakışı, rüzgârda savrulan siyah kahve karışımk saçlarını, hatta sessiz bir öfkeyle yumruklarını sıktığı anları bile zihninde tekrar tekrar yaşıyordu.
Ama Baran, otuz iki yaşında, aşka kapılarını çoktan kapatmış bir adamdı. Kasabanın en güçlü aşiretlerinden birinin lideri olarak, mesafeli ve kararlıydı. Elvan’ın varlığından habersizdi; onun çocukluk aşkını bilmesi ise bir hayalden ibaretti.
Derin bir nefes aldı Elvan, rüzgâr saçlarını savururken. Güneş gözlerini kamaştırıyor, kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Her sabah aynı yolda Baran’ı görmeyi umuyor, her bakışta bir kıvılcım arıyordu. Bu aşk, sessiz bir fırtına gibi içini yakıyordu, kimseye hissettirmeden büyüyordu.
Urfa’nın kasabasından biraz uzaklaştığınızda, tepelerin ardında yükselen bir konak göze çarpıyordu.
Bozdağ Konağı.
Her taşında tarih, her köşesinde güç ve saygı vardı. Kiremit çatılar güneşin altında kızıl parlıyor, avludaki taş havuz sabah ışığında gümüş gibi yansıyordu. Zeytin ve nar ağaçları, rüzgârla dans ederek gelenleri selamlıyordu.
Konağa adım attığınızda, bir evden fazlasını hissederdiniz: Burası bir aşiretin merkezi, geleneklerin ve otoritenin simgesiydi. Duvarlarda asılı eski portreler, ataların hikâyelerini fısıldıyor; kalın taş duvarlar ve yüksek tavanlar, hem görkem hem güven yayıyordu. Büyük salonun ağır halıları ve el yapımı kilimleri, her misafire hem huzur hem de bir uyarı gibiydi:
Burası Bozdağların dünyası.
Ve işte Baran Bozdağ… Otuz iki yaşında, kasabanın ve çevredeki aşiretlerin en güçlü liderlerinden biri. Yüksek omuzları, kararlı duruşu ve derin, fırtınalı gözleriyle herkesi etkisi altına alırdı.
Siyah saçları geriye taranmış, bakışları sert ama dikkatliydi. Yıllar önce aşka kapılarını kapatmış, dostlarına ve düşmanlarına aynı mesafeyi koymuştu. Ama o mesafenin ardında, kimsenin görmediği bir yara, bir yalnızlık saklıydı.
Baran, ailesiyle birlikte konakta yaşıyordu. Dedesi İbrahim Bozdağ, aşiretin bilge lideriydi; sert ama adaletli, geleneklerin bekçisi. Gözlerindeki yaşanmışlık, Baran’a hem güç hem de bir yük bırakmıştı.
Babası Cemal, otoriter ama duygusal bir baba; annesi Berivan, zarafeti ve zekâsıyla ailenin ruhuydu. Kız kardeşi Leylan, evin neşesi, adeta bir bahar dalı gibiydi; erkek kardeşi Emir ise asi ama sadık, Baran’ın gölgesinde kendi yolunu arıyordu.
Baran’ın adımları avluda yankılanırken, taşlar onun otoritesini fısıldıyordu. Ama bazen, kimsenin görmediği bir anda, nar ağacının gölgesinde durur, gözleri uzaklara dalardı. Sanki geçmişte bıraktığı bir hayali, ya da bir ismi arıyordu.