4. Bölüm

2094 Words
Sabahın ilk ışıkları Urfa’nın taş sokaklarını altın gibi boyarken, Toprak ailesinin konağı da günün bereketine uyanıyordu. Konağın avlusunda hafif bir serinlik, güvercinlerin kanat çırpışları ve gül bahçesinden yükselen kokular eşlik ediyordu bu sessiz uyanışa. Geniş taş işçiliğiyle yapılmış konağın ahşap kapıları gıcırdayarak açıldı. İçeriden mutfaktan gelen taze ekmek kokusu, sıcak çayın buğusu ve tandırdan yeni çıkmış çöreklerin iştah kabartan kokusu yayıldı. Urfa’nın kendine has kahvaltı sofrası, uzun oymalı ceviz masanın üzerinde özenle hazırlanmıştı. Bakır tepsiler içinde sıcak haşhaşlı börekler, taze çökelek, acılı isot ezmesi, süzme yoğurt, zahter, domates-biber söğüşü ve mis gibi tereyağı sofrayı donatıyordu. Masanın ortasında ise Urfa’ya özgü kaymak dolu bir tabak, yanında bal ve pekmez yerini almıştı. Büyük bakır semaverden bardaklara doldurulan çay, bu sofranın en vazgeçilmeziydi. Ailenin reisi Halil Ağa, sert bakışlarını hafifçe yumuşatarak baş köşeye oturdu. Yanında yılların vakarını taşıyan Fatma Hanım, başörtüsünün ucunu düzelterek çocuklarına göz kırptı. Masanın iki yanında Halil Ağa’nın oğlu Hozan ve onun eşi Zehra oturmuştu. Evin en küçük kızı, henüz on dört yaşındaki Aylin ise meraklı bakışlarla sofradaki her ayrıntıyı inceliyordu. Herkesin yüzünde sabahın tazeliği, aynı zamanda ailenin köklü disiplininin getirdiği bir ciddiyet vardı. Küçükler masanın etrafında fısıldaşırken, Halil Ağa kaşlarını hafifçe kaldırarak “Evlat, sofrada sessizlik hâkim olsun. Kahvaltı bereketin başlangıcıdır.” dedi. Bir anda sesler kesildi. Çatal-bıçak sesleri dışında masaya derin bir huzur çöktü. Çaydan buhar yükselirken, Fatma Hanım elini uzatıp Aylin’in tabağına zeytin koydu. Onun yumuşak tavrı, sofranın havasını biraz daha ısıttı. Elvan sessizce kahvaltısını yapmakla meşguldü. O sırada, konağın ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye serin sabah havası doldu. Hizmetlilerden biri, telaşla içeriye girip Halil Ağa’ya doğru eğilerek “Ağam… misafirin var.” dedi. Masanın üzerinde bir sessizlik oldu. Halil Ağa kaşlarını çatıp elindeki çayı yavaşça bıraktı. Fatma Hanım, eşine bakıp sonra çocuklara baktı. Herkesin aklında aynı soru vardı: Bu saatte gelen misafir kimdi? Konağın ağır ahşap kapısı tam kapanmadan tekrar aralandı. İçeriye uzun boylu, geniş omuzlu, yaşı ellilerin üzerinde ama hâlâ dimdik duran Cemal Ağa girdi. Yüzünde sert ama saygı uyandıran bir ifade vardı. Konağın eşiğine adım attığında Fatma Hanım hemen yerinden kalkıp saygıyla karşıladı. Halil Ağa da kaşlarını hafifçe çatıp, yerinden doğruldu. Halil Ağa ağır ama samimi bir sesle konuştu. “Hoş geldin Cemal Ağa, konağımıza şeref verdin.” dedi. Cemal Ağa, elini Halil Ağa’nın omzuna koyup hafifçe sıkıştırdı. “Hoş bulduk Halil. Bizim dostluğumuz eski, ayağım seni görmeden basmaz şu şehre. Bugün yolum buraya düştü, dedim ki Halil Ağa’nın sofrasına oturmazsam eksik kalırım.” dedi. Fatma Hanım gülümseyerek araya girdi. “Misafir başımızın tacıdır. Hele ki Cemal Ağa gibi dost, konağımıza uğramışken soframız eksik mi olur? Buyur, sofraya otur ağam.” dedi. Cemal Ağa ağır adımlarla masaya yaklaştı. Elvan yerinden kalkıp ona yer açtı, Aylin de heyecanla koşarak semaverden yeni bir çay doldurdu. Urfa misafirperverliği sofraya sinmişti. Cemal Ağa tabağına uzatılan çökelekten bir parça alırken söze girdi. “Halil kardeşim, akşam aşiretin büyüklerini konağımda toplayacağım. Bir fasıl düzenleyeceğiz. Hem gönüller hoş olsun, hem de Baran’ın ağalık işi var. E makam gelirde başka bir şey gelmez mi” dedi. Halil Ağa başını hafifçe salladı, sözün ağırlığını fark ederek. “Cemal, senin sözün bizim için kıymetlidir. Büyükler bir araya gelirse, meseleler de çözülür. Biz de elbette orada oluruz.” dedi. Fatma Hanım sofraya yeni bir tabak koyarken gülümseyerek ekledi. “Allah muhabbetinizi daim etsin. Urfa’da birlik olursa bereket de olur.” dedi. Cemal Ağa çayından bir yudum alıp göz ucuyla Halil Ağa’ya baktı. Sonra sesini biraz kısarak ama net bir şekilde ekledi. “Halil… bu fasılın bir sebebi var. Malum, oğlum Baran’ın yaşı geldi de geçti bile. Artık kendi ocağını tüttürme vaktidir. Bu gece, bazı gönülleri yoklayacağım.” Masada kısa bir sessizlik oldu. Aylin merakla ablası Elvan’a baktı. Hozan ise kaşlarını hafifçe kaldırıp babasının yüzünü inceledi. Halil Ağa çayını eline aldı, gözlerini kısıp Cemal Ağa’ya dikti. “Cemal… anladım. Bu gece fasıl sadece saz, söz olmayacak. Bir de gönül işi konuşulacak öyle mi?” dedi. Cemal Ağa gür sesiyle güldü. “Halil kardeşim, gönül olmadan fasıl olur mu hiç? Hele ki Urfa’da.” dedi. Cemal Ağa’nın ağzından çıkan “Baran” ismi masanın havasını bir anda değiştirmişti. Elvan’ın kalbi hızla çarpmaya başladı. Elleri titreyerek çay bardağını tuttu ama dudaklarına götüremedi. İçinde adını koyamadığı bir heyecan, bir telaş dolaşıyordu. Masadaki herkes normal görünmeye çalışsa da onun için zaman sanki ağırlaşmıştı. Elvan başını hafifçe eğdi, gözlerini masadaki kaymak tabağına dikti ama aklında tek bir şey vardı: Baran. Çocukluğundan beri uzak ama tanıdık bir isimdi onun için. Baran denildiğinde yüzünde istemsiz bir kızarıklık oluştu. Tam o anda yengesi Zehra, masada kimseye fark ettirmeden, kısık bir sesle kulağına doğru eğildi. “Elvan, sen odana çık kızım. Büyükler mesele konuşuyor, sana gerek yok burada.” dedi. Elvan şaşkınlıkla başını kaldırdı. Göz göze geldiklerinde Zehra’nın bakışları sert ama koruyucuydu. Onun niyetini anlamıştı: hem kalbinde kabaran heyecanı saklaması için hem de laf söz olmaması için onu korumak istiyordu. Elvan, dudaklarını araladı ama ses çıkaramadı. İçinde bir taraf gitmek istemiyor, diğer taraf ise bu bakışlardan uzaklaşmak istiyordu. Masada otururken kalbinin sesi sanki herkes tarafından duyulacakmış gibi güçlü atıyordu. Zehra bir kez daha fısıldadı, bu kez daha kararlı bir tonla “Haydi kızım, kalk usulca. Gençlerin yeri ayrı, büyüklerin sözü ayrı. Git odana, biraz dinlen.” dedi. Elvan başını hafifçe salladı. Sessizce yerinden kalktı. Masadan uzaklaşırken Fatma Hanım’ın göz ucuyla ona baktığını fark etti. Annesinin bakışında hem merhamet hem de gizli bir endişe vardı. Elvan, ağır adımlarla taş merdivenlere yöneldi. Her adımında, Baran ismi kulaklarında yankılandı. Merdivenlerden çıkarken, konağın yüksek tavanlı koridoruna doğru ilerledi. Pencereden süzülen sabah ışığı yüzüne vurdu. Avluda hâlâ güvercinlerin kanat sesleri vardı ama onun içinde bambaşka bir fırtına kopuyordu. Odasına girdiğinde kapıyı yavaşça kapadı. Kalbinin çarpıntısı hâlâ dinmemişti. Yengesinin uyarısını anlıyordu ama duygularını susturmak kolay değildi. Elini göğsüne koydu, derin bir nefes aldı ve aynadaki yansımasına baktı. Yanakları al al olmuştu. Kendi kendine mırıldandı. “Baran…” Sanki o isim, dudaklarından döküldükçe içinde büyüyen gizli bir sırrı fısıldıyordu. Baran’ın konağında ağır, kadim bir sessizlik hakimdi. Büyük salonun yüksek tavanlarında işlemeli avizeler yanıyor, duvarlardaki halılar Urfa’nın köklü geleneğini yansıtıyordu. Salonun ortasında, geniş ceviz masanın etrafında aile oturuyordu. Baran’ın dedesi, İbrahim Ağa, yaşına rağmen hâlâ dimdik oturuyordu. Gür, tok sesiyle konuştuğunda sanki bütün salonu dolduruyordu. Yanında, yüzünde yılların yorgunluğunu taşıyan ama vakarını kaybetmemiş Berivan Hanım, sessizce ellerini kucağında kenetlemiş, oğluna bakıyordu. O bakışlarda hem korku, hem endişe hem de anne şefkati gizliydi. Salonun diğer ucunda ise Baran’ın küçük kardeşi Emir, ayakta bekliyordu. Ağabeyinin öfkeli yürüyüşlerini dikkatle izliyor, her an onun karşısına dikilmek için hazırda bekliyordu. Gözlerinde ağabeyine duyduğu hem hayranlık hem de kendince onu koruma isteği okunuyordu. Baran, sert adımlarla salonun ortasında ileri geri gidip geliyordu. Omuzları gergin, elleri yumruk olmuştu. Sonunda öfkesini daha fazla tutamayarak yüksek sesle patladı. “Dede! Sen yıllardır bu aşiretin başısın. Onca karar veriyorsun, herkes sana boyun eğiyor. Ama söz bana gelince… kendi hayatıma gelince, neden susmak zorundayım?” Cemal Ağa başını ağır ağır kaldırdı. Gür sesiyle, sert ama sarsılmaz bir tonla cevap verdi. “Ben ağa değil miyim, Baran? Bu kadar aşiretin kararını ben veriyorum da, kendi torunumun kaderine mi söz edemeyeceğim?” Salon bir an sessizliğe gömüldü. Bu sözlerin ağırlığı taş duvarlara çarparak yankılandı. Berivan Hanım korkuyla dudaklarını ısırdı, gözleri yaşla doldu ama ses etmedi. Emir, nefesini tutmuş gibi ağabeyinin bir sonraki tepkisini bekliyordu. Baran’ın göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Gözlerinde ateş gibi parlayan bir kararlılık vardı. Yumruklarını açıp kapadı, dedesinin sözlerine meydan okurcasına “Ben senin torununum, ama önce bir insanım. Hayatımı ben yaşayacağım. Benim gönlüm başka yerdeyken, sen nasıl olur da benim için başkasına söz verirsin dede?” dedi. Emir ileriye bir adım attı, sesi biraz titrek ama cesur çıktı. “Abi… sakin ol. Dede ne yaptıysa aşiretin selameti için yaptı. Bizim yükümüz ağır. Sen de bunu biliyorsun.” Baran, kardeşinin sözlerini duyunca ona döndü. Gözlerinde öfke ve kırgınlık bir aradaydı. “Sen beni anlamıyorsun Emir!” diye haykırdı. “Benim yüküm sadece aşiretin değil. İçimdeki fırtınayı kimse görmüyor. Siz hep ‘aşiret’ diyorsunuz, ben ise sadece kalbimin sesini duyuyorum!” Bu sözler salona buz gibi bir hava yaydı. Berivan Hanım, korku ve çaresizlikle ellerini ağzına götürdü. Dedesinin gözleri ise öfkeyle kısıldı, gür sesi bir kez daha salonu doldurdu. “Baran! Aşiret demek, namus demek, onur demek. Kendi kalbini aşiretin önüne koyan, bu topraklarda adım bile atamaz!” Baran derin bir nefes aldı, gözleri parlıyordu. Dudaklarından çıkan kelimeler neredeyse fısıltı gibiydi ama salonda yankılandı. “Ben o topraklarda kalbimi gömmeyeceğim, dede…” Salonun ağır havası neredeyse nefes almayı güçleştiriyordu. Baran’ın sözleriyle birlikte taş duvarlarda yankılanan öfke, bütün aileyi sarıp sarmalamıştı. İbrahim Ağa’nın sert bakışları hâlâ torununda, Baran’ın gözlerindeki fırtına ise dinmeyecek gibiydi. O an Emir, bir adım öne çıktı. Yüzünde endişeyle karışık bir kararlılık vardı. Elini hafifçe havaya kaldırarak, dedesinin ve ağabeyinin arasındaki görünmez çizgiyi kapatmaya çalışır gibi konuştu. “Ağabey, yeter!” dedi titreyen ama sağlam bir sesle. “Biz aynı sofrada büyüdük, aynı toprağın suyunu içtik. Sen dedenin sözünü yok sayarsan, bu evin düzeni bozulur. Hepimiz aynı gemideyiz. Fırtına koparsa sadece sen değil, biz de savruluruz. O yüzden gel, sakin ol. Çözümsüz hiçbir şey yok.” Baran, nefesi kesilmiş gibi durdu. Emir’in gözlerine baktığında içinde hem bir kardeş sevgisi hem de bir adamın sorumluluğu vardı. O an Baran’ın yumrukları yavaşça çözüldü, ama öfkesi tamamen dinmemişti. Tam bu esnada salonun ağır kapısı aralandı. İnce zarif bir ses, ardından küçük adımlar duyuldu. İçeri, siyah uzun saçlarını iki yandan örgü yapmış, üzerinde sade ama göz alıcı beyaz elbisesiyle Leylan girdi. Henüz 14 yaşındaydı ama bakışları yaşının çok ötesinde bir olgunluğu taşıyordu. Kardeşlerinin arasında kopan fırtınadan habersizdi, ama salondaki havayı gördüğü an yüzündeki tebessüm dondu. “Anne… ne oluyor burada?” dedi ürkek ama meraklı bir sesle. Berivan Hanım’ın kalbi sıkıştı. Kızı Leylan’ın bu tartışmaya şahit olmasını istemiyordu. Hemen yerinden doğrulup kızının yanına gitti, ellerini omuzlarına koyarak hafifçe eğildi. Gözlerinde hem şefkat hem de kaygı vardı. “Leylan kızım, burası büyüklerin meclisi. Senin kulağın böyle ağır sözler işitmesin. Hadi odana çık, biraz dinlen.” dedi. Leylan gözlerini kocaman açıp ağabeylerine baktı. Baran’ın öfke dolu yüzü, Emir’in gergin ama sakinleştirmeye çalışan hali, dedesinin dimdik oturuşu onu ürkütmüştü. Dudaklarını büzdü, ama annesinin gözlerindeki kararlılığı görünce başını hafifçe salladı. “Peki anne…” dedi kısık bir sesle. Yavaş adımlarla salondan çıkarken bir kez daha Baran’a baktı. Gözlerinde hem hayranlık hem de ağabeyinin bu halinden duyduğu endişe vardı. Leylan kapıdan çıkar çıkmaz Berivan Hanım derin bir nefes aldı. Ardından yüzünü hem oğluna hem de babaya çevirerek titreyen sesiyle konuştu. “Yeter artık! Kardeş kardeşe düşman kesilmesin, torun dedeye karşı gelmesin. Bu evde kavga değil, huzur hâkim olmalı. Allah için sakin olun!” Baran dişlerini sıktı, gözlerini yere indirdi. İbrahim Ağa ise bastonunu sertçe yere vurdu, ama Berivan’ın sözleri onun bile kalbine dokunmuştu. Emir ise derin bir nefes alarak ortamın biraz olsun yumuşadığını hissetti. Elvan, odasının küçük penceresinden avluya düşen sabah ışığını seyrediyordu. Parmak uçları titreyerek perdenin ucuyla oynuyor, kalbi göğsünden çıkacakmış gibi atıyordu. İçinde adını koyamadığı ama derinlerde çok iyi bildiği bir telaş vardı. Baran’ın adı geçtiğinden beri sanki ruhunda saklı bir sır açığa çıkacakmış gibi hissediyordu. Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı. Elvan irkilip yerinden doğruldu. İçeri sessizce Zehra girdi. Yengesinin bakışları dikkatle Elvan’ın heyecanlı haline kaydı. Yanaklarının al al oluşunu, ellerini saklayacak yer bulamayışını görmemek mümkün değildi. Zehra kapıyı kapattıktan sonra yavaş adımlarla Elvan’ın yanına geldi. Hafifçe gülümseyerek, ama gözlerinde ciddi bir ifade taşıyarak konuştu. “ Hozan bu akşam bavê te ( baban) ile birlikte Cemal Ağa’nın konağına gidecekmiş. Büyükler bir araya gelecek.” Elvan’ın göz bebekleri büyüdü. Kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Gözleri şaşkınlıkla yengesine kilitlendi. Dudakları kıpırdadı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Zehra, onun bu halini görüp ellerinden tuttu. Yumuşak ama kararlı bir şekilde onu yatağın kenarına oturttu. Elvan’ın elleri buz gibiydi, yengesi sıcacık avuçlarıyla onları kavrayarak sakinleştirmeye çalıştı. “Sakin ol gulum (gülüm). Bu işin sonunda hayırlısı neyse o olur. Korkma, heyecanını sakla. Büyükler konuşur, Allah neyi yazdıysa o olur.” dedi. Elvan gözlerini yere indirdi, parmaklarını birbirine kenetledi. Sesini zorla çıkararak kısık bir tonda konuştu. “Ya… ya yenge… onların konuştuğu şey benim kaderim olmazsa? Benim kalbim aksiliğe hazır değilse?” Zehra derin bir nefes aldı. Bir an düşündü, sonra başını eğerek Elvan’ın alnına hafifçe dokundu. “Kalp bazen bizden önce büyür, gulum. Sen ne kadar saklamaya çalışsan da yüzünden okunuyor. Ama unutma, büyüklerin sözü var. Onların yanında gözünü indir, sesini çıkarma. Gerisini Allah’a bırak.” Elvan’ın gözleri doldu. İçinde korku, heyecan ve tatlı bir umut birbirine karışmıştı. Yengesinin sözleri biraz olsun kalbine su serpmişti ama kalp çarpıntısı hâlâ dinmiyordu. O an dışarıdan gelen güvercin sesleri ve avludaki hareketlilik, yaklaşan akşamın hazırlıklarını haber veriyordu. Elvan başını kaldırıp yengesine baktı ve fısıldadı. “yenge… ya o akşam her şey değişirse?” Zehra onun ellerini daha sıkı tuttu, gözlerinin içine bakarak gülümsedi. “Belki de gulum, değişmesi gerekiyordur.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD