7

1119 Words
24 Mayıs, Cuma Gitmeme Son 85 Gün. Ertesi cuma kütüphanedeki danışma masasında, en sevimsizinden bir tetris oyunu oynuyordum, bizim şube için sonbaharda hangi kitapları alacağımıza karar vermek. Maliyet bütçeye girene kadar listeyi evirip çeviriyor, öncelikleri değiştiriyor ve birbiri ardına kitapları listeden eliyordum. Ne zaman bir kitabı listeden çıkarmaya yeltensem, zihnimde farklı bir yüz beliriyordu, o kitabı özellikle seçtiğim o çocuk veya çocuklar geliyordu gözümün önüne. Arham için seçtiğim bir süper kahraman resimli kitap, sekiz yaşındaki Gabby Esteves için denizkızları hakkında bir ilk okuma kitabı ve sırt çantasında The Smiths yaması olan, diş telleriyle gülümseyen o küçük Maya için Philip Pullman’ı ilk okuduğum anı hatırlatan o sürükleyici, ağır genç yetişkin fantastik romanı… Maya’nın yaşına göre okuma seviyesi o kadar yüksek ki bana bile kitap önermeye başlamıştı. O kadar utangaçtı ki, kitaplarla ilgili havadan sudan konuşma (yapabildiğim tek konuşma türü buydu) çabalarıma gerçekten karşılık vermesini sağlamam aylarımı almıştı. Ama şimdilerde ikimizin de okuyup sevdiği kitaplar hakkında tek seferde kırk dakika boyunca mutlulukla sohbet edebiliyorduk, gayri resmi, iki kişilik bir kitap kulübü gibiydik. Onu genç okur gruplarından birine katılması için ikna etmeye çalışıyordum ama beni çok kibar bir dille, grup aktivitelerinden hoşlanmadığı ve daha çok bağımsız bir tip olduğu konusunda bilgilendirdi. Temelde o, on iki yaşındaki halimin dokuz yüz kat daha havalı versiyonuydu. Seksenlerin İngiliz gotik rock müziğine düşkün, aşırı yoğun çalışan ama dünya tatlısı bekar bir annenin tek çocuğu olması bile benimle aynıydı. Okul dönemi boyunca Maya, ortaokuldan kütüphaneye kadar olan o kısa mesafeyi yürüyerek geliyor, annesi de avukat katibi olarak çalıştığı işi bittiğinde onu buradan alıyordu. Onun için özel olarak seçtiğim o yeni ciltli fantastik roman, listedeki en pahalı kitaptı ama onu listeden silmeye gönlüm elvermiyordu. Normalde bu tür durumları şube müdürümüz Harvey ile istişare ederdim ama o, en küçük kızının tıp fakültesi mezuniyeti için erken çıkmıştı (diğer ikisi zaten doktordu, adam resmen bir üstün başarı sergileyenler ordusu kurmuştu). Hepimizin paylaştığı ortak ofise döndüğümde, yetişkin bölümü kütüphanecisi Ashleigh Rahimi telefondaydı. Kapalı kapı, sesini düz bir uğultuya indirgiyordu. Masanın üzerindeki telefonum, Sadie’den gelen bir bildirimle titredi. İçimde umut dolu bir beklenti yükseldi ama ne bir mesaj ne de bir yorum olduğunu, sadece son fotoğrafımı beğendiğini görünce o his hızla yerini hayal kırıklığına bıraktı. Miles üzerime eğilmiş, kolu göğsüme kenetlenmişken benim de onun yüzünün kenarını yalamama milisaniyeler kalmış gibi göründüğüm o fotoğraf. Ekranı kaydırıp Sadie’nin hesabına girdim ve girer girmez de pişman oldum. O da sosyal medyayı en az benim kadar seyrek kullanıyordu, bu da demek oluyordu ki, en üstteki fotoğraf sırasında, sadece üç kare geride, son ziyaretlerinde Cooper ile onun, Peter ile de benim Chill Coast Brewing’de çekilmiş bir fotoğrafımız duruyordu. Bira, Peter’ın düşük karbonhidrat diyetini bozduğu tek şeydi. Şahsen biradan nefret ederdim ama Petra bayılıyordu, tabii ki. O adeta ete kemiğe bürünmüş bir fantezi, bense gerçekten de bir sürü düğmeli kıyafet ve tüvit giyen o klasik kütüphaneciyim. Tam o sırada ofis kapısının arkasından hüsran dolu bir çığlık ve inleme karışımı ses yükseldi. Tam bir haykırış sayılmazdı ama bilgisayar başındaki çocukların hep birlikte masaya doğru dönmesine yetecek kadar yüksek bir sesti. Onlara elimle işaret ederek, “Sorun yok, her şey yolunda!” dedim. Arkamdaki kapı hızla açıldı ve bir kavun büyüklüğündeki tepe topuzuyla, bir buçuk metre boyundaki Ashleigh fırtına gibi dışarı fırladı. Tekerlekli sandalyesine doğru hışımla yürürken, “Sakın annelerle arkadaş olma,” dedi. “Sen de bir annesin,” diye hatırlattım. Hışımla bana döndü. “Biliyorum!” diye bağırdı. “Bu da demek oluyor ki, her iki haftada bir, diğer yetişkinlerle eğlenceli bir şeyler yapabileceğim topu topu bir gecem var ama eskiden aradığım o yetişkinlerin hepsi aynı zamanda ebeveyn ve çoğu durumda da birer eşler. Bu yüzden planların yarısı birileri kustuğu, trambolinden düştüğü ya da yarına kadar fen bilgisi dersi için o lanet olası yanardağ maketini yapmaları gerektiğini unuttukları için suya düşüyor!” “Ashleigh!” diye fısladım, başımla hemen yanımızdaki genç oyuncuların sırasını işaret ederek. Bakışlarımı takip etti ve çocukların meraklı bakışlarını tek bir kelimeyle, dümdüz bir “Ne?” diyerek karşıladı. Çocuklar anında ekranlarına geri döndüler. “Dışarı çıkmak istiyorum,” dedi. “Toplum içine çıktığımda çekici görünmek, alkol almak ve Zindanlar ve Ejderhalar dışında başka bir şeyden bahsetmek istiyorum.” O bunları anlatırken ben kendimi evde, yapayalnız bir halde hayal ediyordum. Tıpkı geçen cuma gecesi, ondan önceki cuma gecesi ve aslında ayrılıktan bu yana, Miles ile o sarhoş kafayla daldığımız MEATLOCKER macerası hariç hemen her gece yaptığım gibi, HGTV kanalında mutlu çiftlerin hayallerindeki evi satın almalarını veya yenilemelerini izliyordum. Bu sırada Peter ve Petra’nın sosyal medya hesapları bizim eski müdavimi olduğumuz yerlerde, Arbor Park’taki eski arkadaşlarımızla birlikte gittikleri, sarıldıkları, öpüştükleri ve her anlarını selfieledikleri gerçek zamanlı bir belgesele dönüşmüştü. Peter’ın müdavimi olduğu yerleri, diye düzelttim kendimi. Onun arkadaşları. Tıpkı Arbor Park’ın onun mahallesi olması gibi. Birlikte kalıcı bir şeyler inşa ettiğimizi sanmıştım. Şimdiyse fark ediyordum ki, sadece kendimi onun hayatındaki boşluklara sığıştırmıştım, sonuçta kendime ait bir hayatım kalmamıştı. Kelimelerin boğazımdan yukarı hücum ettiğini hissettim ve sonra aramızda orta yere dökülüverdiler. “Bu akşam boşum.” Ashleigh, gözleri fal taşı gibi açılmış, öylece bakakaldı. Sanki az önce ayakkabılarının üzerine kusmuşum gibi. Ya da daha beteri, sanki ağzımdan koca bir ayakkabı çıkarmışım gibi. Söylediğimi geri almanın zarif bir yolunu aradım. Aklımda tam da şöyle bir şeyler evirip çevirdim. “Ah, tüh, tamamen unutmuşum! E-Kitap okuyucumdaki kütüphaneyi düzenlemem gerekiyordu...” Ama tam o sırada Ashleigh, omuzlarını aniden silkti ve “Neden olmasın?” deyiverdi. “Bana adresini mesaj at, Chill Coast’a geçerken seni de alırım.” “Chill Coast mu?” Yüzümün o an domates kırmızısından süt beyazına döndüğüne kalıbımı basabilirdim. Neyse ki Ashleigh o sırada telefonuna bakıyordu. Bir yandan parmakları ekranda hızla gidip gelirken, “Bir bira imalathanesi,” dedi. “Arbor Park tarafında hani? Az önce beni eken arkadaşım oranın çok tatlı olduğunu, kocaman bir terası olduğunu söylemişti.” Chill Coast’a gitmemin imkanı yoktu, kesinlikle olmazdı. Zaten Waning Bay, Peter evreninin tam kalbine doğru öylece fütursuzca yürümeme izin vermeyecek kadar küçük bir yerdi. “Yoksa...” Ashleigh kararsızlığımı hemen sezdi. “Aklında başka bir yer mi vardı?” Elbette aklımda başka hiçbir yer yoktu. Ashleigh’nin o salaş MEATLOCKER’a bayılacağını da pek sanmıyordum doğrusu. Fakat bir şeyler söylemek zorundaydım, bu yüzden zihnime düşüveren ilk ve tek ismi bir çırpıda döküveriyorum ağzımdan. “Cherry Hill.” Ashleigh’nin koyu renk kaşları, durumu tartar gibi yukarı kalktı. “Bir şarap evi,” diye ekledim. “Burası şu yakışıklı torbacı barmenin olduğu yer mi, yoksa biraz daha ilerisindeki, sadece Tom Petty çalan mekan mı?” “Şey,” dedim. “Aslında ben sadece... şaraplarını biliyorum.” Tabii bilmekten kastım, orada şarap olduğunu bilmemden ibaretti. Uzayıp giden bir duraksamanın ardından, “Tamam,” dedi. “Cherry Hill olsun.” “Harika!” dedim. Tekrar kitapları barkoddan geçirmeye dönerken sordu. “Peki, böyle mi gideceksin?” Üzerimdeki kahverengi, hakim yaka gömleğime baktım. “Hayır…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD