8

1562 Words
“Bir iş arkadaşımla bu akşam Cherry Hill’e uğrayacağız,” dedim Miles’a. O sırada bizim o pembe fayanslı küçücük banyomuzda dişlerini fırçalıyordu. Aynadan gözlerimin içine baktı, ağzından diş macunu köpükleri taşıyordu. “Neden öyle söyledin?” diye sordu. “Nasıl söyledim?” “Tehditkar bir edayla.” Lavaboya tükürüp musluğu açtı. “Sanki, ben ve arkadaşım sana küçük bir ziyarette bulunacağız ve yanımızda bir beyzbol sopası olabilir, der gibi.” “Çünkü ben ve arkadaşım sana küçük bir ziyarette bulunacağız,” dedim, “ve yanımızda bir beyzbol sopası da olabilir.” Durulamak için başını lavaboya, akan suyun altına soktu. Doğrulduğunda havluluğun üzerindeki havlusunu kapıp bütün yüzünü içine gömdü. “Haber vermeden öylece orada bitmemin garip olabileceğini düşündüm sadece,” dedim. Bir elini ve kalçasını lavaboya yaslamış halde bana döndü. “Nerede çalıştığımı hatırlıyor olman beni onurlandırdı.” “Ashleigh’yi etkilemek için havalı bir yere ihtiyacım vardı ve orası bilinçaltımdan fırlayıverdi,” diye itiraf ettim. “Etkilendi mi bari?” diye sordu. “Şaraplarımızı seviyor mu?” “Hiçbir fikrim yok,” dedim. “Ama barmenlerinden birinin uyuşturucu satıcısı olduğunu düşünüyor. Ya da çok fazla Tom Petty dinlediğini.” Kaşlarını çattı. “Pinot’muzu denememiş olmalı.” Şaşkınlıkla güldüm. “Gücendin mi sen?” “Biraz,” diye itiraf etti omuz silkerek. “O şarap iki altın madalya kazandı. Bu akşam mutlaka denediğinden emin ol.” “Elimden geleni yaparım,” dedim. Bir an için öylece kalakaldık. Sonra, önünü kapattığım kapı eşiğini işaret ederek çekilmemi bekledi. “Doğru!” Kenara çekildim, o da yanımdan rüzgar gibi geçerken, o sıcak ve belli belirsiz baharatlı kokusu burnuma doldu. Kendi odama girip kapıyı kapatırken arkamdan, “Sonra görüşürüz!” diye seslendim. Amacım o ana kadar pek de verimli geçmeyen kıyafet seçme işine devam etmekti. Yünlüler, tüvitler, ipek taklidi yapan satenler... Her bir parça diğeriyle kolayca eşleşiyordu ve günlük yazlık kıyafetlerim bile biraz kasvetli profesör havasındaydı. Sadie eskiden tarzımın, kişisel stil kişiliğin bir ifadesidir ile vücuduma bakmayın arasındaki o kesişim noktasında durduğunu söylerdi ki bu aslında son derece doğruydu. Google’da hızlıca yapılan bir bağ evinde ne giyilir araması, sanki bir Elin Hilderbrand romanından fırlamışçasına, cıvıl cıvıl ve uçuş uçuş bir sürü kıyafet seçeneği serdi önüme. Benim gardırobum ise çoğunlukla kremler, taba rengi tonları, devetüyü ve kahverengilerden ibaretti. Bir kot ve bir tişörtle geçiştirebilirdim ama aşırı şık olmakla rüküş kalmak arasındaki o ince çizgide, Ashleigh için ikincisinin çok daha büyük bir günah olacağından şüpheleniyordum. Ve onun üzerinde iyi bir izlenim bırakmak istiyordum. Gururumu bir kenara bırakıp yutkundum ve Peter ile nişan partimiz için aldığım o dar, sırtı açık siyah elbiseyi üzerime geçirdim. O günden beri elim elbiseye gitmemişti ki bu çok saçmaydı çünkü normalde bir kıyafete harcayacağımdan çok daha fazlasına mal olmuştu, parayı da Peter ödemişti ve üzerimde tek kelimeyle kusursuz duruyordu. Yediyi çeyrek geçe kapı çalındı. Geç kalmasına şaşırmadım ama kapıya kadar gelmesine şaşırdım. Onunla yüz yüze gelmeden önce, yeni biriyle takılma gerginliğimi atmak için önümde üç katlık merdiven mesafesi olur sanıyordum. Yeni bir arkadaş edinmeyeli yıllar olmuştu. Yani, Peter’dan ya da benden her zaman çok daha sosyal bir kelebek olan Sadie’den bana miras kalan değil de, gerçekten, sıfırdan kendi edindiğim bir arkadaştan bahsediyordum. Gerçekten bir mezuniyet balosu randevusu mu, yoksa diğer çocuklar tepesinden aşağı domuz kanı mı boşaltacak, bunu öğrenmek üzere olan on altı yaşındaki heyecanlı bir genç kız gibi elbisemin önünü düzelttim. Kapıyı açtığımda Ashleigh hafifçe sıçradı, çünkü o sırada telefonuna bakıyordu. “Yukarı çıkmana gerek yoktu,” dedim. “Arabadan mesaj atabilirdin.” “Buraya gelirken bir şişe pedialyte içtim, mesanem patlamak üzere,” dedi. “Üstelik senin hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum, evin gözetleme cihazlarıyla dolu mu değil mi anlamak için iyi bir fırsat olur diye düşündüm.” Gözlerimi kırpıştırdım. “Gözetleme cihazları mı?” “Landon ve ben, senin FBI ajanı olup olmadığın üzerine iddiaya girdik,” dedi yardımsever bir edayla. Gözlerimi kısarak ona baktım. “FBI’da olduğumu düşünmenizin sebebi neydi?” “Ben düşünmüyorum,” dedi. “Landon öyle sanıyor. Benim tahminimse tanık koruma programında olduğun yönünde.” Havadan sudan konuşma konusunda beceriksiz olmak başka bir şey, iş arkadaşlarınızın bir mafya babasına karşı yeni tanıklık ettiğinizi sanacağı kadar ketum olmak bambaşka... Bu ikisi arasındaki çizginin bu kadar ince olduğunu hiç bilmezdim. Savunma yapmam gerekirse, Landon henüz on dokuz yaşındaydı ve AirPod’larından fırlatılmaya hazırlanan bir roket desibelinde durmaksızın shoegaze dinliyordu, yani bağ kurmak için önümüzde pek de fırsat olduğu söylenemezdi. “Banyo bu tarafta,” diyerek onu içeri buyur ettim. Peşimden gelirken etrafı hayretle süzüyordu, görünüşe göre içeride gözetleme cihazı olmaması onu zerre kadar bozmamıştı. Oturma odasından Miles’ın odası, banyo ve benim odamın yan yana dizildiği o dar koridorun girişinde duraksadık. “Şirin yermiş,” dedi. “Teşekkürler,” dedim, gerçi dürüst olmak gerekirse tüm bunlar tam Miles işiydi. Ellilerden yetmişlere uzanan ikinci el parçaların o kendine has, çılgın harmanı adeta bir Laurel Canyon şıklığındaydı. Kendini banyoya kilitleyince muhtemelen ecza dolabımı karıştırmak için, diye geçirdim içimden. Bir bardak daha su almak için mutfağa döndüm. Üniversite yıllarında yurt odalarımızın duvarlarını süsleyen o afişleri fazlasıyla ciddiye almıştım. Yan yana çizilmiş bir bira şişesi ve bir su bardağının altında, İÇECEKSEN BİLE, BİRE BİR OLSUN, yazardı. Bu alışkanlık üzerime yapıştı kaldı. Mutfaktan banyo kapısının gıcırdayarak açıldığını duyunca sessiz adımlarla oturma odasına geçtim ama Ashleigh ortalarda görünmüyordu. Koridorun ucundan, köşeyi dönünce duyulacak şekilde seslendi. “Sen snowboard mu yapıyorsun?” “Ne?” derken kapı eşiğinden geçtim fakat onu sağ taraftaki kendi odamda değil, solda, Miles’ın odasında buldum. Odayı sanki bir müzeymişçesine adımlarken köşedeki snowboard ve hırpalanmış hokey sopalarından, pencere pervazındaki bitkilere ve tütsülüklere kadar her şeyi hayranlıkla süzdü. “Burası ev arkadaşımın odası,” dedim. Ashleigh çerçeveli bir konser afişinin kenarındaki küçücük yazıları okurken, benim gözüm Miles’ın şifonyerinin üzerindeki o çerçeveli fotoğrafa takılıp kaldı. Miles ve Petra... Göl kenarında duruyorlardı. Petra kollarını onun beline dolamış, Miles’ın daha bakımlı bir versiyonu ise hayranlık dolu gözlerle ona bakıyordu. Petra narin ve sevimliydi, Miles ise uzun boylu ve can yakıcı derecede etkileyiciydi... Petra'nın Miles’ı bu kadar mutlu eden şu versiyonundan nefret etmek imkansızdı. Ta ki artık Peter’ı da bu kadar mutlu ettiği gerçeği aklıma gelene kadar. Peter’la birbirimize çok yakıştığımızı düşünürdüm hep. İstikrarlıydı, güvenilirdi ve azimliydi. Beş yıllık bir planı vardı ve bu plan hiç de sıkıcı gelmiyordu. Japonya’daki kiraz çiçeklerini görmeye gidecektik, Dubai’yi gezecek, Eyfel Kulesi’ni görecektik. Ama aynı zamanda emeklilik için kenara para koyacak ve her ay ailesiyle akşam yemeklerinde buluşacaktık. Kısacası Peter, bazen üzerime titreyen bir baba olan ama nadiren ortalarda olan babamın tam zıttıydı. Bir hafta sizinle aynı dövmeyi yaptırıp sonraki hafta üst kat komşunuzla çıkmaya başlayacak türden, duygusal olarak ulaşılamaz erkeklere çekilmekten vazgeçmem epey bir terapi seansına mal olmuştu. Nihayet beni gerçekten geri sevecek birine aşık olduğumda, hissettiğim o rahatlamayı tarif bile edemezdim. Anne ve babasının arasındaki o sarsılmaz bağı arzulayan, tam bir İlişki Adamıydı. Rutinleri severdi, mesajlara makul bir sürede cevap verirdi ve takvimini benimle paylaşırdı. Belki de buraya hiç taşınmamış olsaydık, hala birlikte olurduk. Ama yine de, belki de beş yıl sonra beni Petra için her halükarda terk edecekti. Belki de gerçekten de Peter’ın inandığı kadar birbirlerinin kaderiydiler. Petra’nın, benim sandığım o eve her haliyle ait olduğu, benimse hiçbir yere ait olmadığım düşüncesi midemi bulandırıyordu. Ashleigh, dolabın içine yarım yamalak tıkıştırılmış iki buçuk çift Crocs’u (evet, tam beş tek terlik) işaret etti. “Pardon da,” dedi. “Bu adamın kaç tane Crocs’u var böyle?” “Şey,” dedim. “En azından buradakiler ve tam şu anda ayağında olduğunu tahmin ettiklerim kadar.” Terliklere dik dik baktı. “Hizmet sektörü mü, hemşire mi, yoksa düz bir tuhaf tip mi?” “Hizmet sektörü,” diyerek onayladım, sonra içimi gıdıklayan bir şefkatle ekledim. “Ama aynı zamanda tuhaf bir tip. Bu da bana bu akşam pinot denememiz gerektiğini hatırlattı.” “Bunun pinot ile nasıl bir alakası olabilir ki?” dedi ama ben çıkmak için arkamı döndüğümde, onun bu sorusunu çoktan unutmuştum. Miles’ın yatak başlığının arkasındaki duvarı görünce midem altüst oldu. Burayı daha önce hiç fark etmemiştim, çünkü odaya sadece bir kez girmiştim. Düzinelerce Polaroid fotoğraf, nizami sütunlar halinde iğnelenmişti. Tahminimce, Miles’ın kendi başına yapabileceğinden çok daha titiz bir düzendi bu. Muhtemelen onun Petra döneminden kalma, geçmişin tozlu bir yadigarıydı. Bu aslında gayet mantıklıydı, zira fotoğraflar, ilişkilerinin hikayesini apaçık bir dille haykırıyordu. Üç yıla sığan doğum günü pastaları... Üç yıl boyunca süslenmiş o minicik, simli yılbaşı ağaçları… Üç yılın kürek sörfleri, uçurumlardan atlayışlar, gün batımına karşı yudumlanan şaraplar ve Akdeniz olduğunu tahmin ettiğim bir manzaranın önünde, kiralık bir moped... Üç yıl boyunca, elleri birbirlerinin saçlarında, birbirlerinin nefesine karışan o geniş gülümsemeler… Çok mutlu görünüyorlardı. Onları bu şekilde görmek kendimi bir yabancı gibi hissettiriyordu. İş arkadaşımın onun başarısız ilişkisinin kanıtlarına böyle ağzı açık bakmasına izin vermek ise büsbütün hataydı. “Gitmeliyiz,” dedim. Ashleigh’yi hızla yeniden koridora yönlendirip arkamızdan kapıyı kapattım. Miles, Petra’yı geri kabul eder miydi, diye merak ederken buldum kendimi. Sonra bu soru, pürüzsüzce bir başka düşünceye dönüştü. Peki ya ben, Peter’ı geri kabul eder miydim? “Kesinlikle hayır,” dedim yüksek sesle. “Ne?” dedi Ashleigh. “Hiç!” dedim. “Hadi gidip şarap alalım.” Ashleigh, başı bir radar gibi her yöne dönerek beni dış kapıya kadar takip etti. “Hayalet falan mı görüyorsun sen?” “Öyle bir şey,” dedim. “Valla Vince,” dedi. “FBI olmayabilirsin ama kesinlikle şu tüvit ceketlerinin yansıttığından çok daha ilginçsin.” “Soyadım Vincent,” dedim ona. “Gördün mü?” dedi. “Hakkında bilmediğim koca bir hece daha! Sürprizlerle dolusun.” “Sürprizlerden nefret ederim,” dedim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD