“Senin adına çok sevindim tatlım,” dedi annem, nefes nefese. Beni CrossFit’ten eve dönüş yolunda aradı. Ya hala antrenmanın yorgunluğuyla soluk soluğa ya da, ki bu daha muhtemel, yürüyüş hızını saatte sekiz kilometrenin altına düşürmemeye çalışıyordu.
Bense o sırada fildişi rengi yumuşak halıma yıldız gibi yayılmış, kalçamın dibinde bir fincan chai ile tavanı seyrediyordum. Benim tehlikeli yaşam anlayışım tam olarak bu kadardı. Sütlü bir fincan chai ve bembeyaz bir halı.
“Benim adıma mı sevindin?” diye tekrarladım. Bir kütüphane ziyaretçisinin bilgisayarı duvardan söküp çıkarması üzerine iş arkadaşının o kişiyi geçici olarak kütüphaneye girişini yasaklamak zorunda kalışını anlatan birine, senin adına çok sevindim, denmesi pek beklenen bir tepki değildi.
“Yani, iş arkadaşınla gerçekten dost olmana sevindim,” diye açıklık getirdi annem.
“Ben de.” Henüz ayrılık bile yaşanmadan önce, burada ne kadar yalnız olduğumun farkında değildim sanırım.
Şarap imalathanesi gezimizden beri Ashleigh ile başka büyük bir gece gezmesine çıkmadık. Duke bir baba olsa da velayet esasen Ashleigh'deydi ve Mulder'ın programı ders dışı aktivitelerle ağzına kadar doluydu. Yine de, kütüphanenin karşısındaki karavan parkında öğle yemeklerini paylaşmak bile Waning Bay’in bana daha çok ev gibi hissettirmesini sağladı.
“Kendine bir çevre edinmene çok seviniyorum,” dedi annem. “Hayatın, romantik bir ilişki olmadan da tamamen dolu dolu olabilir. Bunu benden duy.”
Anlamadığım şuydu, ya onun libidosu benimkinden çok daha düşüktü ya da o enerjisini beton zeminlerde lastik fırlatarak bir şekilde tüketmeyi başarıyordu.
Belki de bir bildiği vardı. Belki ben de bir tür egzersiz sınıfına katılmalıydım. CrossFit falan değil de, daha çok sırtüstü yatıp tavanı seyretmeli bir şey... Yoga mı? En azından artık işe daha yakın oturduğuma göre, düzenli olarak yürüyerek gidip gelmeye başlayabilirdim.
“Biliyorsun tatlım,” diye devam etti annem, “burada sana her zaman yer var.”
Tamamen mekansal açıdan bakarsak, bu doğru değildi. “Teşekkürler ama yaza kadar burada kalmam gerekiyor.”
“Doğru, doğru,” diyor annem. “Okuma Maratonu meselesi.”
Diğer meseleden bahsetmedim. Koridorun karşısındaki yatak odasında konuşlanan, tek kişilik Waning Bay Turizm Bürosu'ndan... Annem fazlasıyla sezi sahibiydi. O meseleden bahsettiğim an, yeni bir ayrılık sonrası kapıldığım bu geçici ilginin farkına varacağından emindim. Ve buna ufacık bir nefes alanı tanımak, sadece daha uzun süre canlı kalmasına yarardı.
“Peki bu süre zarfında kiranı karşılayacak kadar paran var mı?” diye sordu.
“Senden borç almayacağım anne.”
“Gerçekten sorun etmem,” dedi.
“Ben iyiyim.” İşin gerçeği buydu ama öyle olmasaydı bile annemden tek kuruş almazdım. Ayrılmalarının üzerinden yıllar geçmesine rağmen, ben on sekiz yaşına gelene kadar babam anneme resmen bir ATM muamelesi yapmıştı. Annem de her seferinde ona yardım etmişti. Sanki babam, annemin bakmakla yükümlü olduğu çocuğuymuş gibi, tuhaf ve berbat bir tersine nafaka durumu vardı.
Annem, babamı öylece sokağa atamayacağını, bunun doğru olmayacağını söyleyip dururdu. Ama annem musluğu kestiğinde garip bir şey oldu. Babamın durumu gayet iyiydi.
Annem iki ömre yetecek kadar başkalarına bakıcılık yaptı. Eğer babam onun yardımı olmadan bir şekilde geçinebiliyorsa, ben de yapabilirdim. Taşındığımda bu, kendi paramla karşılayabileceğim iyi bir iş ve kendi evimi bulduğum için olacaktı.
“Her şeyi kontrol altına aldım,” dedim.
Yürümeyi bıraktı, muhtemelen ön kapısında soluklanıyordu. “Senin her zaman çelik gibi bir iraden vardı.”
“Acaba kime çekmişim.”
“Hiçbir fikrim yok,” dedi ciddi bir tavırla.
Vedalaştık, karşılıklı seni seviyorum, ben daha çok seviyorum dedik ve ben de kütüphanenin, Goonies tarzındaki o yeni çocuk kitabının ön okuma kopyasını okumaya geri döndüm.
Ancak bir dakika sonra telefonumu elime alıp Ashleigh’ye mesaj attım.
Bildiğin iyi bir başlangıç seviyesi yoga kursu var mı?
Cevap olarak sadece yan yana üç nokta gönderdi. Ben de bir soru işaretiyle karşılık verdim.
Organize egzersizlere inanmıyorum, yazdı.
Bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Niyetin vücut yapıp kaslanmak mı? diye ekledi.
Bir hobi arıyorum, yazdım çünkü daha fazla arkadaş arıyorum yazmak kulağa fazla çaresizce geliyordu.
İlla egzersiz mi olması lazım? diye sordu Ashleigh.
Hayır. Yazdığını görünce ondan önce davrandım. Ama kütüphanedeki örgü grubuna falan katılmakla ilgilenmiyorum.
Bende daha iyisi var. Önümüzdeki çarşamba iş çıkışı müsait misin?
Yatak odamın kapısı çaldı ve telefonu bir kenara bırakıp doğrularak oturdum. “Gir.”
Kapı gıcırdayarak açıldı ve Miles içeriye doğru eğildiğinde saçlarının duştan çıktığı için ıslak, sakallarının her bir yana dağılmış olduğunu gördüm. “Selam.”
“Selam,” dedim. Sonra bir şeyi fark ederek devam ettim. “Bugün cuma.”
“Öyle,” dedi.
“İş yerinde olman gerekmiyor muydu?” diye sordum.
Omuz sikti. “Katya’nın daha fazla mesaiye ihtiyacı vardı. Bir film daha izlemeye var mısın?”
Pazar akşamından beri her gece bir film izledik. Özellikle de, o güne kadar sadece kafası iyiyken izlenmesi gerektiğini sandığım o uçuk kaçık aksiyon ve komedileri izledik. Meğer bu filmler, zihnin tamamen ayıkken ve ev arkadaşınla öpüşme düşüncesini kafandan atmaya çalışırken de gayet iyi izlenebiliyordu.
Miles başımda bu şekilde dikilirken, benim küçücük yatak odamın zemininde öylece yatıyor olmam, pek de ideal bir durum değildi mesela.
Birden doğrularak oturdum ve o sırada chaiyi devirdim. “Siktir!”
Miles odadan çıktı ve elinde bir havluyla dönüp onu bana fırlattı. Elime falan değil, direkt üstüme. Havlu yüzüme çarptı.
“Harika yakaladın,” dedi.
“Teşekkürler.” Havluyu yüzümden hırsla çekip dökülen chaiyi sildim. “Gösteri ne zaman başlıyor?”
“Sen ne zaman istersen.”
“Bana iki dakika ver,” dedim.
“Ben de mısır patlatayım o zaman,” dedi.
Beş dakika sonra, artık rutinimiz haline gelen o an için yerlerimizi aldık.
Tuhaf eşleşmeler çok klişe, çok beklenen şeylerdir ama yine de işe yarıyorlardı işte.
Kocaman bir adam ve küçücük biri.
Eğitimli bir suikastçı ve ona ayak bağı olan sıradan bir adam.
Bakışlarıyla dünyayı dize getiren o ciddi tip ve yanındaki o dur durak bilmeyen, espri makinesi yancı... Ki o yancı, her zaman ya Ryan Reynolds olur ya da gözlerinizi kapattığınızda ondan ayırt edemeyeceğiniz biri.
“Bu adam yılda herhalde bunlardan altmış tane falan çekiyordur,” dedim.
“Ve Dwayne Johnson bunların sadece otuzunda oynuyor,” dedi Miles, koltuğun diğer ucundan.
“Hizmetlerinden ötürü onlara teşekkür etmek için meyve sepeti gönderebilmeyi isterdim.” Miles’ın bizim için hazırladığı Kötü Kararlar Sofrası’ndan bir tane daha ekşi elmalı jelibon almak için doğrularak oturdum.
“Araba takibi sırasında bir şeylerin havaya uçtuğu filmlerde öyle bir şey var ki,” dedi Miles, “sanki her şey yoluna girecekmiş gibi hissettiriyor.”
Gülüşüm üzerine bana baktı ve bacağını, ayağı uyluğuma değene kadar uzattı.
“Hey, bu gerçek bir şeydi.”
Koltuğun kolçağına yaslanıp bacaklarımı minderlerin üzerine çekerek ona döndüm. “Gerçek bir neydi?”
“Gerçek bir gülüş,” dedi. “Bir o nazik, küçük kıkırdaman var, bir de gerçekten komik olduğumu düşündüğünde attığın o tuhaf, derinden gelen kahkahan.”
“O nazik bir gülüş değil, sadece hafifçe eğlendiğimin bir göstergesi. Asla sahte gülmem. Ben hiçbir şeyin sahtesini yapmam.”
Bana öyle bir bakış attı ki...
Birkaç yerimin birden ısındığını hissettim.
“Yani eğer o hafif eğlenme gülüşüyse,” dedi, “o zaman o derinden gelen kahkaha neye ayrılmış oluyor?”
“Gerçekten komik olduğun zamanlara,” diyerek cevap verdim.
Hiç uyarmadan ayak bileklerimden tuttu ve beni kanepede aşağı doğru çekti. Bacaklarımı dizlerine uzattı, kalçam uyluğunun yanına yaslandı ve yüzü üzerimde asılı kaldı.
“Tamam!” dedim, kalbim bu yakınlıktan dolayı pır pır atarken. “Çoğu zaman gerçekten komiksin.”
“Peki o kahkaha ne zaman ortaya çıkıyor?” diye sordu ağzının kenarı seğirirken.
“Sanırım gerçekten rahatladığımda. Gülüşüm konusunda her zaman çekingen olmuşumdur ama ona bu kadar yoğun ilgi gösterilmesi kesinlikle çok yardımcı oluyor.”
İğnelemem karşısında sırıtışı yüzüne iyice yayıldı. Bileklerimi tuttu. “Hayır, çekingen olma,” dedi. “Çünkü gülüşün, kahrolası derece sevimli.”
“Anlatış tarzından bunu gerçekten anlayabiliyorum,” dedim ciddi bir tavırla.
“Ciddiyim.” Bileklerimi kaldırıp gevşek duran ellerimi yüzünün iki yanına yasladı. Adeta Evde Tek Başına’daki Macaulay Culkin’in sakallı ve yetişkin bir versiyonu gibi duruyordu. “Eğer tatlı olduğunu düşünmeseydim, asla lafını bile açmazdım.”
Bu, haftalardır birbirimize en çok temas ettiğimiz andı. Dokunduğu her nokta adeta titredi.
Ellerimi sanki bir tabutta yatıyormuşum gibi göğsümün üzerinde dikkatlice birleştirdi ve eklemleri bana değer değmez, tişörtümün üzerinden göğüs uçlarımın belirginleştiğini hissettim.
Fark ettiğini görebiliyordum.
Bakışlarını birden yukarı kaldırdı. “Kahretsin, üzgünüm,” dedi. “Özür dilerim.” Doğrulmaya yeltense de bu defa onun bileklerini ben yakaladım ve uzaklaşmasına engel oldum.
“Sorun değil,” dedim. “Gerçekten. Bunu tuhaflaştırmamıza gerek yok.”
“Sanırım sadece öpüştüğümüz için böyle oluyor,” dedi.
“Bence de öyle,” dedim ona.
İkimiz de hala öylece duruyorduk.
“Bu konu hakkında çok fazla düşünmemeye çalışıyordum,” dedi.
Onun bu mesele üzerine bir miktar bile kafa yorduğunu fark etmem, vücut ısımı birkaç derece daha artırmaya yetti.
“Ben de,” diye diyebildim sadece.
Üç hafta kadar oldu. Miles’ın öpücüğü dikiz aynasında uzaklaşıp solup gideceğine, o günden beri her geçen gün sanki görünmez bir uçurumun kenarına biraz daha, biraz daha yaklaştı ve ötesinde ne olduğunu bilmek için giderek daha fazla can atar hale geldim.
Gözlerimin içine baktı, yutkunurken çene kasları gerildi. Avuçlarımın onun bileklerini sardığı noktadan başlayıp bedenimin merkezine doğru tırmanan bir sıcaklık dalga dalga üzerime yayıldı.
Onu bırakmam gerekiyordu.
Bunun yerine ellerim kollarında yukarı doğru tırmandı. Hissettirdikleri muazzamdı. Spor salonunda şişirilmiş değil de, gündelik hayatın içinde yoğrulmuş, gerçek kollardı bunlar. Öylesine salaş bir adam için cildi şaşırtıcı derecede pürüzsüzdü. Kollarındaki tüyler incecik ve yumuşacıktı. Parmaklarım içgüdüsel olarak damarlarının izini sürerek pazılarına kadar çıktı. Birindeki çapa dövmesine, diğerindeki o eski usul kuş figürüne dokundum. Durdurulamaz bir akıntıya kapılmışçasına, omuzlarının kıvrımlarını takip ettim.
Parmaklarım ensesine dokunduğunda, tüm gövdesiyle yavaşça üzerime kapandı. Bir eli belimde nazik bir baskı kurdu. Nefeslerimiz birbirine karışacak kadar yakınken, o tereddüt dolu saniyede asılı kaldık.
Bir kelime etmeli, biriken bu yoğun sessizliği bozmalıydım.
Bunun yerine, çenemi ona doğru hafifçe yukarı kaldırmakla yetindim.
Dudaklarının ilk teması belli belirsizdi. O kamyonetin yanında paylaştığımız o ateşli, intikam dolu öpücüklere hiç benzemiyordu. En azından başlarda... Ama sonra ellerim sırtından aşağı indi ve o, üzerime eğilmek için hareketlendi. O an, hissettiğim bu duygu yoğunluğundan sinir sistemim iflas edecek sandım. Kalçalarının kalçalarım üzerindeki ağırlığı, göğsünün beni dümdüz edişi ve öpücük derinleşip arzumuz daha dürüst bir hal aldıkça ondan yükselen o pes, aç hırıltı...
Dizimi sertçe kendine çekip kalçasına sardığında, göz kapaklarımın ardında yıldızların çaktığını, renklerin birer birer patladığını gördüm. Kalçalarım ona doğru yükseldi. Dudakları çene hattımdan aşağı süzülüp dişleri boynumu hafifçe sıyırdığında içimdeki o utangaçlık da paramparça olup gitti.
Onun ne düşündüğüne veya benim dışarıdan nasıl göründüğüme dair kaygı duyacak tek bir boşluk bile kalmamıştı. Çünkü artık emindim. O da beni istiyordu, tıpkı benim onu istediğim gibi. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktu. Ellerim kalçalarına doğru indiğinde, o kulağımın altındaki teni yaladı. Nefesim kesildi. Kalçalarını kalçalarıma yaslayıp beni kavislenmeye zorladı. Bu artık sadece öpüşmek gibi hissettirmiyordu. Bu, çok daha büyük bir şeyin başlangıcıydı.
“Gerçekten sevişmemeliyiz,” diye fısıldadım nefes nefese.
“Biliyorum,” dedi, boğazımı öperken beni onaylayarak.
“Buna hazır değilim,” dedim, bu daha çok kendimi ikna etmek için söylediğim bir şeydi.
“Çok erken,” diye hak verdi bana.
Ama durmuyorduk da. Eli kalça kemiğimi okşadı. Parmak uçları göğsümün alt sınırına değiyordu. Beni öpmeye devam etti. Parmakları o kıvrımı usulca yokluyor ama daha yukarı çıkmıyordu.
O sırada eli gömleğimin en üst düğmesine kaydı. Düğmeyi ilikten kurtardığı an, içimden yukarı doğru bir ürperti geçti. “Hep böyle boğazına kadar kapalı,” diye fısıldadı muzipçe, sesi adeta bir mırıltı gibiydi. Parmakları göğsümden aşağı süzülürken ona doğru yükseldim. Sanki onun gelgitine kapılmış bir dalga gibiydim. Bir sonraki düğmeyi de çözdü ve oradaki o hassas tene dokunarak göğüs kafesimin ortasındaki o ince hattın izini sürdü.
Artık dayanamayacak noktaya geldiğimde, eli tam üzerime gelene kadar altında kıvrandım. Avucu beni sıkıca kavradı, başparmağı göğüs ucumun üzerinde gezindi. “Şükürler olsun,” dedi nefes nefese. Kendimi ona doğru bastırıp sürtündüm. Aceleyle bir sonraki düğmeyi de çözdü. Eli hala üzerimde mühürlüyken, göğüslerimin arasındaki o boşluğa bir öpücük kondurdu.
Yer değiştirmeye çalıştık. O koltuğun arkasına doğru iyice yerleşirken ben de ön tarafa doğru kaydım. Neredeyse düşüyordum. Beni yakalayıp hızla kendine doğru çekti. İkimiz de hafiften sinirsel, tuhaf bir gülüşe kapıldık. “Paslanmışım,” dedi boğuk bir sesle. “Koltuk köşelerinde öpüşme konusunda...”
Bunu bir davet olarak söylediğini sanmıyordum ama o anı bir davete dönüştürmek o kadar kolaydı ki. İkimizin yatak odasına da sadece birkaç adım mesafedeydik.
Eğer yatağın yakınına bile gidersek, onunla sevişecektim.
Onunla yatmayı, sevişmeyi o kadar çok istiyordum ki...
Sadece hayat düzenimi tamamen mahvetmeme isteğim, bu arzudan belki yüzde bir daha ağır basıyordu.
Ne yapıyorum ben, diye geçirdim içimden.
Tam o sırada beni tutup üzerine çekti. Dizlerim kalçalarını kavradı. Gözleri koyulaşmış, parıltıyla dolmuştu ve bakışları tamamen üzerimdeydi. Artık düşünebildiğim tek şey oydu.
Kırlentler ensesinin altında toplanmış, başı tuhaf bir açıyla yukarıda kalmıştı. Onlardan ikisini çekip almak için üzerinden ileriye doğru uzandım, o an kalçalarımı kavradı ve gömleğimin çözülmüş düğmelerinden ulaşabildiği en alt noktayı öpmek için hafifçe doğruldu. Ağzımdan dökülen ses neredeyse insanlıktan uzaktı ama bu onu sadece daha çok yüreklendirdi. Dudaklarını üzerimde gezdirdi ve göğsümü ağzına hapsederken dilinin sıcaklığını kumaşın üzerinden hissettirdi. Diğerine geçerken, ıslanan kumaş artık tenime yapışıp kalmıştı.
Baskısına boyun eğerek ağırlığımı her iki yanındaki ellerime verdim. Avuçları vücudumdan aşağı sürtünerek indi ve ağır, yavaş dalgalar halinde birlikte sallanmaya başladık. Gömleğimin önündeki o açık kısmı bir yana doğru çekerek göğsümün yarısını açığa çıkardı. “Tanrım, Daphne,” dedi, yaka açıklığını bu kez diğer yöne çekiştirirken. Bu defa doğrudan çıplak tenimi ağzına hapsedebilmek için hafifçe doğruldu.
Arzumun şiddetiyle ağzımdan bir çığlık koptu. Gömleğimin altındaki ateşli tenimde soğuk elleri değerken, dilinin üzerimdeki her hareketi daha da sabırsız, dokunuşu ise neredeyse acıtacak kadar hafifti. Ellerini aşağı kaydırıp belimi sıkıca kavradı ve geri çekildi. Soğuk hava tenimi sızlatıyordu. “Çok seksisin,” dedi boğuk, pürüzlü bir sesle. Saç diplerimden uyluklarıma kadar bir sıcaklık dalgası tüm vücuduma yayıldı.
Bu, pek duyduğum bir kelime değildi. Şirin, cici, bazen de güzel... Ama asla seksi değil.
“Sen de...” diye fısıldayabildim güçlükle, sesim titreyerek.
Beni biraz daha kendine çektiğinde gözleri zifiri bir karanlığa bürünmüş, tutkuyla sarhoş olmuştu. Elini aramıza sokup avucunu bacaklarımın arasına yerleştirdi. Dokunuşunun ağırlığıyla göz kapaklarım ağırlaştı. Kendimi tamamen elinin insafına bırakıp üzerine kapandım, dişlerimi boynuna geçirdim. Kendimi başka biri gibi hissediyordum, sanki bunu her zaman yapan biriymişim gibi. Ev arkadaşımın üzerine çıkıp beni yalamasına, ısırmasına izin vermek sanki sıradan bir şeymiş gibi...
Nefes alışverişleriyle karnı göğsüme çarpıp geri çekiliyordu. “Daphne?” diye fısıldadı kulağıma.
“Efendim?” Sesim incecik ve titrek çıkmıştı.
Boğazıma doğru mırıldandı. Eli hala tenimde ağır, yavaş hareketlerle gezinmeye devam ediyordu. “Sevişmeyeceğiz dedik, biliyorum ama... Sana dokunmama izin verir misin?”
Düğüm düğüm olan boğazımdan tek bir kelime dahi çıkmadı, sadece başımı salladım. Elini karnımın üzerinde ağır ağır gezdirdi ve şortumun içine girdi. “Öyle seksisin ki,” diye fısıldadı yeniden. Eli bedenimde aşağı indi ve parmak uçları içe doğru kıvrılıp tenimi bulurken boynumu öptü. Nefesim kesildi, kendimi ona doğru bastırdım. Diğer eli kalçama kaydı ve beni sıkıca kavrayıp dokunuşuna doğru çekti.
“Çıkardığın o seslere bayılıyorum,” dedi boğuk, pürüzlü bir sesle.
Başka bir hayatta olsak, tüm bunların dayanılmaz derecede utanç verici olacağının hayal meyal farkındaydım. Ama bu hayatta, tek yapabildiğim onun hareketlerine uyum sağlayıp benden koparmak istediği o çaresiz iniltilere izin vermekti. Parmaklarım kotunun üzerinde acemice gezinirken bana yardım etti. Bir saniye sonra ellerimiz erkekliğinin üzerinde birbirini bulmuştu. O da inlemeye başladı ve bu, muhtemelen şimdiye kadar duyduğum en seksi sesti.
Tam o sırada sehpadaki telefonu çalmaya başladı.
İkimizin de bakışları gayriihtiyari o yöne kaydı. Durmak isteyip istemediğini anlamak için bir an bekledim.
Ama o beni sertçe öpünce ben de dudağını ısırdım. Artık ikimiz de kontrolden çıkmıştık, vahşi bir ritimle hareket ediyorduk.
Telefonun sesi kesildi. Ancak saniyeler sonra yeniden çalmaya başladı.
Doğrulup beni sıkıca kendine çekti. Hırsla, adeta yakarcasına öpmeye başladı. Tıpkı otoparktaki gibiydi ama bu kez çok daha fazla dokunuş, daha fazla sahipleniş ve kesik nefesler vardı aramızda. Daha fazla mahremiyet, daha fazla ten... Her şeyin çok daha fazlası. Varlığının her zerresi öylesine güzel, öylesine davetkardı ki.
Arka planda açtığımız film oynamaya devam ediyordu. Ekranda biri iğneleyici bir dille şüphelerini kusarken, bir diğeri gayet soğukkanlı ve umursamaz tavırlar sergiliyordu. Biz ise o sırada birbirimize mümkün olduğunca sokulmaya, aradaki tüm mesafeyi yok etmeye çalışıyorduk.
İçimden bir ses yavaşlamamı, bu anın tadını çıkarmamı söylüyordu ama o ses savaşı çoktan kaybetmişti. Uçurumun kenarından aşağı yuvarlanıyordum artık. Ellerim Miles’ın tişörtünün altından yukarı tırmanıp pürüzsüz tenini buldu. Bir eli hala bacaklarımın arasındaydı, beni o sınıra öyle bir yaklaştırıyordu ki... Sonunda çığlıklar içinde, tırnaklarımı tenine geçirdim. Kendimi kaybettim. Odadan, dünyadan, bu histen başka her şeyden tamamen kopmuştum.
Sonra zencefil ve odun ateşinin o isli kokusu birbirine karıştı. Avuçlarımın altındaki o diri ten ve kaslar... Serin havanın göğsümdeki o ürpertici teması... Üzerime sağanak dalgalar gibi boşalan o yakıcı arzu... Ensemi kavrayan hoyrat bir el, dudaklarıma dokunup geçen dudaklar... Beni o fırtınalı dalganın en ucundan öteye, huzura taşıyordu.
Suyun derinliklerinden gün ışığına çıkmak gibi, dünya yavaş yavaş odağına geri dönüyordu ama merkezde hala sadece o vardı. Dudaklarımda dudakları, birbirine değen dillerimiz ve çenemde sakallarının bıraktığı o kışkırtıcı sızı... Temas ettiğimiz her zerrede nabzı bir davul gibi gümleyerek yankılanıyordu. Hala o gergin, hırçın arzusunu koruyordu ve bedenime sızan o huzurlu yorgunluğa inat, bu durum ruhumda açgözlü bir ürperti uyandırdı.
Ona yeniden dokundum. Loş ışıkta parıldayan buğulu gözlerini bana çevirdi ve elini elimin üzerine kenetledi.
Telefonu çalmaya başladı. Yine.
“Siktir,” dedi sesi çatallanmış bir halde. “Çok üzgünüm. Hemen şunu...” Telefonu kapatmak için ileriye doğru uzandı. Ekranın ışığında JULIA ismi parladı.
Yine “Siktir,” dedi ama bu seferki bambaşka bir tondaydı.
Siktir, şu telefonu denize fırlatayım da kaldığımız yerden devam edelim, diyen bir tonda değil de siktir, ilk çaldığında o telefonu açmalıydım, diyen bir pişmanlıktı bu.
“Özür dilerim,” dedi beni kucağından nazikçe indirirken.
“Sorun değil!” Sesim gereğinden fazla yüksek çıkmıştı. Onun sıcaklığının, damarlarındaki o kışkırtıcı uğultunun ve hızla çarpan kalbinin ani yokluğu sanki odadaki o baş döndürücü dumanların bir pencereden süzülüp gitmesi gibi hissettirmişti.
Telefonu kavradı. “Kız kardeşim.”
Arzu dolu o puslu havadan, gerçekliğin sarsıcı kollarına bir başka sert itiliş...
Zar zor, tuhaf bir “Anladım,” diyebildim.
“Önemli bir şey olmasa bu kadar üst üste aramazdı,” dedi.
“Tabii ki, git bak.” Göz göze gelmemeye çalışarak elimle geçiştirir gibi bir işaret yaptım. Yanaklarımın, çenemin ve boynumun ne kadar kızardığını merak ediyordum. Sakallarının sürtünmesinden dolayı tenim hala sızlıyordu.
Özür diler gibi gülümsedi, çenemi şefkatle sıktı.
Bu küçücük hareket bile içimde inanılmaz bir sıcaklık dalgası yarattı.
Telefon elinde titremeye devam ediyordu. Bakışları üzerimdeydi.
Boğazımı temizledim. “Aç telefonu,” diyebildim, bir yandan da gömleğimin düğmelerini iliklemeye başlamıştım bile.