18 Mayıs, Cumartesi.
Gitmeme Son 91 Gün.
Dürüst olmak gerekirse, Miles Nowak iyi bir ev arkadaşıydı.
Ara sıra film izlemeye davet etmesi ya da marketten bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sormak için mesaj atması dışında, beni kendi halime bırakıyordu. Sadece dışarıda sigara içmesini rica ettikten sonra, belli ki kafasını pencereden uzatmakla yetinmeyi bıraktı çünkü haftalar geçti ve koridorda ot kokusu almadım. Artık o keder dolu Jamie O'Neal şarkılarının bangır bangır çalındığı da yoktu. Hatta bakılırsa, Miles oldukça iyi görünüyordu. Eğer altı hafta önce, o olayın yaşandığı gün yüzünü görmemiş olsaydım, onun böylesine ağır bir kalp kırıklığından yeni kurtulmuş bir adam olduğunu asla tahmin edemezdim.
Üzerine tek kelime etmeden, ikimiz için de uygun bir banyo programını oldukça kolay bir şekilde oturtuverdik. O bir gece kuşuydu, bense kütüphanenin açılış vardiyasında olsam da olmasam da genelde sabah altı buçuk, yedi gibi kalkıyordum. Üstelik nadiren evde olduğu için, lavaboda ıslanmaya bırakılmış bulaşık yığınları da birikmiyordu.
Fakat daire küçücüktü. Benim yatak odamsa, oda denirse tabii, resmen bir gardıroptan biraz daha büyüktü.
Hatta Petra burada yaşadığı zamanlarda burayı hakikaten bir dolap gibi kullanmıştı.
Bir yıl önce olsaydı, bu yetersiz ölçüleri mesele bile etmezdim.
Kendimi bildim bileli, sağlam bir minimalisttim.
Annemle babam ayrıldığından beri, annemle birlikte birçok kez taşınmıştık, önce çalıştığı bankadaki terfi imkanlarının peşinden koştuk, sonra da nihayetinde yeni şubelerin açılmasına yardım ettik. Hiç profesyonel nakliyecimiz olmadı, sadece o sırada annemle çıkmaya çalışıp da çuvallayan hangi adam varsa onun yardımını aldık. Bu yüzden az eşyayla seyahat etmeyi erken yaşta öğrendim.
İhtiyacım olan mutlak en az eşya miktarını bulmayı kendimce bir spor haline getirmiştim. Tabii bir kütüphane çocuğu olmamın ve elimde tonlarca not alınmış karton kapaklı kitap bulunmamasının da buna büyük faydası dokunmuştu. Kitaplar tek zaafım olmuştu ama onlara sahip olmayı, içeriklerini özümsemek kadar umursamıyordum.
Bir keresinde, lisedeki bir taşınma öncesinde, annemi buzdolabımızın üzerinde biriktirip durduğu tüm o pekiyili sınav kağıtları ve ödevler için sembolik bir yakma töreni yapmaya ikna etmiştim. Oturma odasındaki o küçük gazlı şömineyi yaktık, o küf kokulu daireye dair ikimizin de özleyeceğimiz tek şey buydu zaten, ve ben her şeyi birer birer ateşe atmaya başladım.
Bu onu ağlarken gördüğüm tek andı. O benim dünyadaki en iyi dostum ve en sevdiğim insandı ama hiç de yumuşak bir kadın değildi. Onun her zaman tamamen sarsılmaz olduğunu düşünmüştüm.
Ama o gece, eski fizik sınavlarımın kararıp kıvrılmasını izlerken gözleri doldu ve boğuk bir sesle, “Ah, Daph. Sen üniversiteye gidince ben kim olacağım?” dedi.
Ona iyice sokuldum, o da kollarını omuzlarıma doladı. “Sen yine kendin olacaksın,” dedim. “Dünyanın en iyi annesi.”
Başımın üzerine bir öpücük kondurdu ve “Bazen,” dedi, “keşke biraz daha fazlasına tutunsaydım diyorum.”
“Alt tarafı eşya bunlar,” diye hatırlattım ona, bu zaten onun kendi dilinden düşürmediği sözlerdi.
Hayatın bir döner kapı olduğunu öğrenmiştim. İçeri giren çoğu şey, orada sadece kısa bir süre kalıyordu.
Anneme olan duygularını kanıtlamaya ant içmiş o adamlar, eninde sonunda pes edip yollarına devam ederlerdi. Son okuldan, yazacağına söz veren arkadaşlar bir iki ay içinde ortadan kaybolurdu. Whippy Dipper’ın önündeki o büyülü yaz gecesinden sonra seni her gün arayan çocuk, sonbaharda okula bir başkasının elini tutarak dönerdi.
Gerçekten senin olmayan bir şeye tutunmanın hiçbir anlamı yoktu. Annem hayatımdaki tek kalıcı şeydi, önemli olan tek şey oydu.
Beni üniversiteye uğurlamak için uçağa bindirdiğinde, ikimiz de ağlamadık. Ağlamak yerine birbirimize öyle uzun, öyle sıkı sarılarak ayakta durduk ki sonradan omzumda bir morluk buldum. Düz renkli temel parçalardan oluşan tüm gardırobum tek bir valize sığmıştı. Ucuza bulduğumuz jüt halıyı da bir kupa, bir kase, bir çatal bıçak takımı ve bir elektrikli tencereyle birlikte kargolamıştık. Annem, bu tencere sayesinde tüm ana besin gruplarımı, yani chai, peynirli makarna ve hazır ramen hazırlayabileceğim şakasını yapıyordu.
Bu, iki eyalet ve beş daire öncesindeydi. Tüm bu zaman zarfında, çok az gereksiz eşya biriktirmeyi başarmıştım.
Sonra Peter ile Waning Bay’deki, etrafı verandayla çevrili eve taşındık. O gün beni kucağına aldı, eşikten içeri taşıdı ve benim o küçük minimalist kalbimi sonsuza dek değiştiren o üç sihirli kelimeyi fısıldadı.
Evine hoş geldin, Daphne.
İşte o an, içimdeki bir şeyler gevşedi. En yumuşak yanlarım, o güne dek özenle koruduğum sınırlarımın ötesine sızmaya başladı.
O ana dek hayatımı, bir süpürge sapının ucundaki o minik mendil bohça gibi taşımıştım. Her an omuzlayıp gidebileceğim, küçük ve her yere sığabilen bir şeydi bu. Ve o söyleyene kadar, neyden kaçtığımı ya da neye doğru koştuğumu asla bilememiştim.
Ev. Bu kelime, göğsümdeki bir koru harladı. İşte beklediğim o kalıcılık buradaydı. Bize ait olacak bir yer. Ve evet, aramızdaki dengesiz maddi durum bu mülkiyet meselesini karmaşıklaştırıyordu ama faturaları o öderken, ben de burayı yuvaya dönüştürmeye odaklanabilirdim.
Minimalizmim uçup gitti.
Şimdi tüm o eşyalar, üç yatak odalı bir ev için alınmış mobilyalar, Miles’ın misafir odasına tıkıştırılmıştı. Mobilyalar duvardan duvara yayılmış, hepsi birbirine dayanmıştı. Yatağımın üzeri ise kırlentlerle tamamen kaplıydı. Sanki birini yatak başlığına kelepçeleyip şefkatiyle boğarak öldürebilecek o dengesiz Stephen King kötülerinden biriymişim gibi görünüyordu.
Tüm bu saçmalıkları geride bırakmalıydım ama aslında bana ait bile olmayan bir evi donatmak için harcadığım para yüzünden çok fazla suçluluk hissediyordum.
Bir de o düğün ıvır zıvırları vardı. Dairedeki her dolaba tıkıştırılmışlardı. O fahiş fiyatlı gelinlik ise ince, laminant sürgülü bir kapının hemen ardında asılı duruyordu, sanki bir kalp kırıntısı, bir Dorian Gray Portresi, derin ve karanlık bir sır gibi.
Teoride gelinliği ve geri kalan her şeyi internette satacaktım ama bunu yapmak düğün hakkında düşünmeyi gerektiriyordu ve ben henüz o noktada değildim.
Aslında, cumartesi sabahı mesaimin ilk yedi saatini, hiç gerçekleşmemiş olan o düğüne dair her türlü düşünceyi zihnimden kovmaya çalışarak geçirmiştim.
Derken masamın üzerindeki telefonum, Miles’tan gelen bir mesajla titredi.
Çalışıyosun
Böyle mesaj atıyordu işte. Kısaltmalarla, neredeyse hiç bağlam sunmadan ve noktalama işareti kullanmadan.
Soru mu soruyor yoksa çalıştığımı mı söylüyordu, bilmiyordum. İkisi de mantıklı değildi. Mutfakta, nerede ve ne zaman olacağımı net bir şekilde görebileceği, detaylı bir beyaz tahta takvimim vardı. Onu her gece telefonumdaki takvimle karşılaştırıp kontrol ederdim. Kendi programını da eklemesi için ona teklifte bulundum ama bu teklifimi hiç kabul etmedi.
Aynen, yazdım.
Yeni bir mesaj.
Tayland yemeği
Bunun bir soru olduğunu tahmin ediyordum ama akşam yemeği siparişiyle mi yoksa daha derin, varoluşsal bir sorgulamayla mı ilgili olduğu net değildi.
Ben iyiyim, sağ ol, diye yazdım. Her gün öğle aramda, caddenin karşısındaki halk plajında bulunan üç seyyar yemek aracından birine giderdim. Cumartesileri burrito günüydü, bu yüzden saatlerce tıka basa tok olacaktım.
tmm, yazdı Miles.
Sonra bir şeyler daha yazdığını gördüm ve ardından durdu. Acaba eve dönerken az önce bahsi geçen Tayland yemeğini almam için bir teklif mi bekliyor, diye merak ettim.
Başka bir şey? yazdım.
evde görüşürüz o zaman, diye cevapladı.
Garip. Cumartesileri ben döndüğümde o genellikle ya odasında olur ya da çoktan gece dışarı çıkmış olurdu. Telefonum bir kez daha titredi ama bu, hikaye saati için gelen on dakikalık hatırlatmamdan başka bir şey değildi. Malzemelerimi toplayıp kütüphanenin arka tarafındaki, zemini alçaltılmış oturma odası tarzındaki o hikaye köşesine doğru ilerledim. Çocuklar ve bakıcıları, kilimlerini ya da bolca dezenfekte edilmiş jimnastik minderlerini kaparak o küçük çukurda toplanmaya başlamışlardı bile. Yaşça daha büyük olan bakıcıların bazıları, büyükanneler ve büyükbabalar ya da büyük büyükanneler ve büyük büyükbabalar köşenin dış halkasına dizilmiş çanak koltuklara yavaşça yerleşerek birbirlerini selamlıyorlardı.
Kütüphanenin arka duvarındaki pencereler köşeyi güneş ışığıyla dolduruyordu ve ben daha ikinci kitaba gelmeden kimlerin uyuklamaya başlayacağını kestirebiliyordum.
Yine de ben yaklaşırken çocuksu, komik seslerden oluşan bir koro yükseldi. “Bayan Daffy!” çığlıkları ve ismimin diğer o dünya tatlısı yanlış telaffuzları havada uçuştu. Kalbimde, küçük mısır tanelerinin patlayıp bembeyaz çiçeklere dönüşmesi gibi bir his oluşturdu.
Yanlarından geçerken küçük bir kız çocuğu, “Ben üç yaşındayım!” diye bağırdı. Ona bunun harika olduğunu söyledim ve peki ya sence ben kaç yaşındayım, diye sordum.
Kısa bir değerlendirmeden sonra, benim bir ergen olduğumu söyledi.
Geçen hafta yüz yaşında olduğumu söylemişti, bu yüzden bunu bir zafer sayıyordum. Ben cevap veremeden, Örümcek Adam kostümü dışında bir şeyle dolaştığını henüz hiç görmediğim dört yaşındaki Arham, dizlerime sarılarak kendini üzerime fırlattı.
Ruh halim ne kadar berbat olursa olsun, hikaye saati her zaman bana çok iyi geliyordu.
“Tatlım,” dedi Arham’ın annesi Huma. Biz devrilmeden önce onu üzerimden çekip ayırmak için uzandı.
“Kimler ejderhaları seviyor?” diye sorduğumda neredeyse bir ağızdan yükselen bir tezahürat ve alkış tufanı koptu.
Burada bir yıl önce çalışmaya başladığımdan beri müdavimimiz olan pek çok tatlı aile vardı ama Huma ve Arham en sevdiklerimdendi. Arham bitmek bilmez bir enerjiye ve hayal gücüne sahipti. Huma ise onun küçük tuhaf ruhunu ezmeden sıkı kuralları uygulamanın o büyülü dengesini yakalamıştı. Onları birlikte görmek her zaman içimin biraz burkulmasına neden oluyordu.
Kendi annemi özlememe neden oluyordu.
Peter ve diğer Collinslerle birlikte sahip olacağımı sandığım o hayatı özlememe neden oluyordu.
Melankoli bulutundan silkinip çıktım ve kucağımda bugünün ilk resimli kitabıyla sandalyeme yerleştim. “Pekala… tako” diye seslendim çocuklara. “Tako seven var mı?”
Nasıl olduysa çocuklar takolar için ejderhalardan bile daha büyük bir coşku sergilemeyi başardılar. Ejderhaların takolara bayıldığını zaten bilip bilmediklerini sorduğumda, attıkları sevinç çığlıkları kulakları sağır edecek cinstendi. Arham yerinden fırladı. “Ejderhalar insan yer!” diye bağırdı ve spor ayakkabılarının topuklarındaki kırmızı ışıklar yandı.
Bazılarının yiyor olabileceğini ama diğerlerinin sadece tako yediğini söyledim, bu da Adam Rubin’in yazdığı ve Daniel Salmieri’nin resimlediği Ejderhalar Takoya Bayılır kitabına yapabileceğim en iyi giriş oldu.
Haftamın hiçbir anı hikaye saati kadar hızlı geçmiyordu. Kendimi buna o kadar kaptırıyordum ki, genellikle iş yerinde olduğumu ancak günün son kitabını kapattığımda hatırlıyordum.
Tam tahmin ettiğim gibi, beni karşılayan o yüksek enerji sönüp gidince çocuklar evlerine dönmek üzere toparlanırken çoğunlukla o huzurlu uyku mahmurluğuna teslim oldular. Fontana üçüzlerinden biri hariç. O, annesi onu ve kardeşlerini kapıdan dışarı çıkarmaya çalışırken yorgunluktan küçük bir kriz geçirdi.
Son kalanlara da el sallayıp veda ettim, ardından hikaye köşesini toplamaya başladım. Minderleri dezenfekte ettim, çöpleri topladım ve terk edilmiş kitapları raflarına dizilmek üzere danışma masasına geri götürdüm.
Yetişkin okurlarımızdan ve programlarımızdan sorumlu kütüphaneci Ashleigh, o devasa kapitone çantası omzunda, kuzgun siyahı topuzu hafifçe sağa yatmış bir halde arka ofisten süzülerek çıktı.
Bir elli boyunda, kum saati vücutlu ve Disney prensesi gözlerine sahip bir kadın olmasına rağmen, Ashleigh o korkutucu kütüphaneci klişesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Sesi bir kesici aletin gücüne sahipti ve bana bir defasında “tartışmaktan rahatsız olmam,” demişti. Tonu o kadar sertti ki acaba zaten bir tartışma içinde miyiz diye düşünmüştüm. Zor bir okur sıkıntı çıkardığında, yetmişli yaşlarını süren şube müdürümüz Harvey, onu görevlendirirdi.
Onunla birlikte çalıştığım ilk vardiyada, yanaklarının içinde bir çiğneme tütünü parçasıyla orta yaşlı bir adam yanımıza yaklaştı, göğüslerine baktı ve “Her zaman egzotik kızlara zaafım olmuştur” dedi.
Ashleigh başını bilgisayarından bir an bile ayırmadan cevap verdi. “Bu yaptığınız uygunsuz bir davranış. Eğer benimle bir kez daha bu şekilde konuşursanız sizi buradan menetmek zorunda kalacağım. Cinsel taciz hakkında size bazı bilgilendirici belgeler yazdırmamın bir faydası olur mu?”
Uzun lafın kısası, ona duyduğum hayranlık ve korku birbirine tam olarak denkti.
“Bugün sen kapatabilir misin?” diye sordu, bir yandan mesajlaşırken. Ashleigh hakkında bir şey daha, her zaman geç gelir ve genellikle biraz erken çıkardı. “Mulder’ı tekvandodan almam lazım,” dedi.
Evet, oğluna The X-Files dizisindeki David Duchovny’nin karakterinin adını vermişti.
Evet, bunu her hatırladığımda ölüme bir adım daha yaklaşıyordum.
Artık kimseyi şoke etmeden çocuk sahibi olabilecek yaştaydım.
Hatta 5 yaş altı futbol takımlarından birinde, çocukların sırayla topu yanlış yöne vurduğu, sonra da sahanın ortasına oturup ayakkabılarını çıkardığı o takımlarda, adı Renesmee olan bir kızım olacak yaştaydım.
Bunun yerine, sadece iş arkadaşlarımı ve eski nişanlımın yakın çevresini tanıdığım bir yerde, bekar ve kimsesizdim.
“Daphne?” dedi Ashleigh. “İyi misin?”
“Evet,” diye cevapladım onu. “Sen git hadi.”
Görüşürüz demek yerine başını salladı. Floresanları birer birer söndürerek kütüphanede son bir tur attım.
Eve dönerken annemi arabanın hoparlörden aradım. CrossFit, kitap kulübü ve yeni başladığı vitray kursu yüzünden o kadar meşgul ki bugünlerde ayda iki kez yapılan saatlerce süren dertleşmeler yerine, daha sık ama daha kısa görüşmeleri tercih etmeye başlamıştık.
Ona kütüphanenin yaz sonu bağış etkinliği planlarının nasıl gittiğini anlattım (geriye tam doksan bir gün kaldı). O da bana artık yüz altmış libre deadlift yapabildiğini söyledi. Ben ona beni salsa dansına davet eden yetmiş yaşındaki okurdan bahsettim, o da bana sürekli telefon numarasını almak için bahaneler uyduran yirmi sekiz yaşındaki antrenörünü anlattı.
“Ne kadar da benzer hayatlar yaşıyoruz,” diyerek sesli düşündüm, kaldırıma park ederken.
“Keşke öyle olsa. Kelvin’in aklında salsa yapmak olduğunu hiç sanmıyorum, öyle olsa belki de evet derdim,” dedi.
“Valla, bu adamın numarasını sana seve seve verebilirim ama bilmen gerekir ki iş arkadaşım Ashleigh ona Vantuz Stanley diyor.”
“Biliyor musun, vazgeçtim, istemem,” dedi. “Ayrıca sana bir biber gazı gönderiyorum.”
“Üniversitedeyken aldığın kutu hala duruyor,” diye cevapladım. “Tabii son kullanma tarihi geçmediyse.”
“Muhtemelen yıllandıkça etkisi artıyordur,” dedi. “Kitap kulübüne varmak üzereyim. Ya sen?”
Arabanın kapısını açtım. “Şimdi eve vardım. Pazartesi aynı saatte mi?”
“Olur,” dedi.
“Seni seviyorum.”
“Ben seni daha çok,” dedi hızla ve ben itiraz edemeden telefonu kapattı. Kendimi bildim bileli yaptığı bir numaraydı bu.
Miles, Waning Bay’in kıyısında, Butcher Town denilen bir mahalledeki restore edilmiş tuğla bir deponun üçüncü katında yaşıyordu. Eskiden şehrin et paketleme bölgesi olduğunu tahmin ediyordum ama hiç Google’da aratmadım. O yüzden kim bilir, belki de adını eski zamanlardan kalma bir seri katilden almış bile olabilirdi.
Merdivenleri tırmanıp dış kapıya vardığımda terden sırılsıklam olmuş durumdaydım. İçeri girer girmez bez çantamı yere bırakıp, mokasenlerimi ayağımla iterek çıkarmadan önce hırkamdan kurtulmaya çalıştım. Sonra telefonumdaki takvimle beyaz tahtayı karşılaştırdım. Dün geceden beri değişen tek şey kütüphanedeki Gerilim ve Cinayet kitap kulübünün sunuculuğunu üstlenmeyi kabul etmem olmuştu. Normalde bu işle ilgilenen okur hizmetleri asistanı Landon kanal tedavisi yaptırıyordu.
Kitap kulübünü tahtaya karalayıp bir bardak kaptım ve buz gibi suyla doldurdum. Suyu bir dikişte içerken ağır adımlarla oturma odasına doğru ilerledim. Derken, göz ucumla yakaladığım ani bir hareket beni öyle bir ürküttü ki bir çığlık atıp bardağımdaki suyun yarısını halıya boca ettim.
Ama sadece Miles’tı. Kanepede yüzüstü uzanmış, yüzünü o yumuşacık yastıktan kaldırmaya bile tenezzül etmeden inliyordu. Mobilyalarının tamamı konfor odaklıydı ve zerre kadar seksi olma kaygısı taşımıyordu.
“Ölü gibi görünüyorsun,” dedim, yanına doğru ilerlerken.
Anlaşılmayan bir şeyler mırıldandı.
“Ne?” diye sordum.
“Keşke, dedim,” diye mırıldandı.
Masadaki Hindistan cevizli rom şişesine ve yanındaki boş kupaya gözümü diktim. “Zor bir gün müydü?”
Üç hafta önceki o Bridget Jones vakasında hazırlıksız yakalanmıştım ama şimdi onu, son bir buçuk aydır benim kendimi hissettiğim o halde görmek neredeyse bir rahatlama hissettiriyordu.
Yüzünü hiç kaldırmadan, orta sehpanın üzerinde el yordamıyla bir kağıt parçası aradı, sonra onu havaya kaldırdı.
Yanına gidip elindeki o kırık beyaz renkteki zarif, kare parşömeni aldım. Alır almaz, kolunu olduğu gibi yanına bırakıverdi. Kağıdın üzerine eğik bir vuruşla yayılmış o zarif el yazısını okumaya başladım.
Jerome & Melly Collins ve Nicholas & Antonia Comer, çocukları Peter & Petra’nın evliliklerini kutla—
“HAYIR.” Davetiyeyi, sanki canlı bir yılanmış gibi elimden uzağa fırlattım.
Üstelik o canlı yılanın bir de alev alev yanıyor olması lazımdı çünkü aniden öyle bir sıcak basmıştı ki, anlatamam. Ellerimle kendimi yelpazeleyerek birkaç adım attım. “Hayır,” dedim tekrar. “Bu gerçek olamaz.”
Miles yattığı yerde doğruldu. “Ah, oldukça gerçek... Bir davetiye de sana var.”
“Bizi neden davet ederler ki, ne hakla?” diye gürledim. Miles’a, onlara, tüm evrene hesap sorarcasına.
Öne doğru eğilip kupasına biraz daha Hindistan cevizli rom doldurdu, ağzına kadar tepeleme hem de. Kupayı bana doğru uzattı. Başımı iki yana sallayınca, romu bir dikişte bitirip bardağı yeniden doldurdu.
Davetiyeyi tekrar aldım ve içten içe, az önce okuduklarımın bir paket servis menüsü falan olduğunu, o sırada beynimin sadece kısa devre yaptığını fark etmeyi umdum.
Ama öyle değildi.
“Bu düğün İşçi Bayramı’nda!” diye feryat ettim ve davetiyeyi tekrar fırlattım.
“Biliyorum,” dedi Miles. “Sadece hayatlarımızı mahvetmekle yetinemezlerdi ya. İlla o canım bayram tatilini de piç etmeleri gerekiyordu. Muhtemelen bu yıl süsleme falan bile yapmam.”
“Yani, bu İşçi Bayramı'ndan bahsediyorum,” dedim. “Hani, bizim düğünümüzden sadece bir ay sonrası.”
Miles, yüzünde gerçek bir endişeyle başını kaldırıp bana baktı. “Daphne,” dedi. “Bence o gemi, o adam benim kız arkadaşımı becerip, sonra da sana evi toplamanda yardım etmek zorunda kalmamak için kızı bir haftalığına İtalya’ya götürdüğünde çoktan o limandan ayrıldı.”
Artık nefes nefese kalmış durumdaydım. “Neden bu kadar çabuk evleniyorlar ki?” diye üsteleyerek sordum. “Biz, ne bileyim, biz tam iki yıl nişanlı kalmıştık.”
Miles, biraz daha rom yutarken ürperdi. “Belki de hamiledir,” dedi.
Apartman binası şöyle bir sallandı sanki. Kanepeye, tam Miles’ın baldırlarının üzerine çöküverdim. Kupayı tekrar doldurdu ve bu kez bana uzattığında, tek dikişte mideye indirdim. “Aman Tanrım,” dedim. “Bu berbat bir şey.”
“Biliyorum,” dedi. “Ama elimdeki tek sert içki buydu. Şaraba mı geçsek?”
Ona doğru döndüm. “Seni pek şarapçı biri olarak düşünmemiştim.”
Öylece yüzüme baktı.
“Ne?”
Çakırkeyiflikten kısılan gözlerini daha da kıstı. “Şaka mı yapıyorsun, anlayamadım.”
“Hayır?” dedim.
“Ben bir şarap imalathanesinde çalışıyorum Daphne,” dedi.
“Ne zamandan beri?” diye sordum, inanmayarak.
“Son yedi yıldır,” dedi. “Ne iş yaptığımı sanıyordun ki?”
“Bilmem,” dedim. “Kurye falan olduğunu düşünmüştüm.”
“Neden?” Başını iki yana salladı. “Neye dayanarak?”
“Bilmiyorum işte!” dedim. “Sadece biraz şarap alabilir miyim artık?"
Bacaklarını altımdan çekip ayağa kalktı ve mutfağa geçti. Mutfak adası ile üst dolaplar arasındaki boşluktan, daha önce hiç açmadığımı fark ettiğim bir dolabı karıştırdığını izledim. Buradan görebildiğim kadarıyla o dar kısım, birbirinden zarif cam şişelerle doluydu. Beyaz, pembe, turuncu, kırmızı şaraplar... İki tanesini kapıp yanıma, koltuğa geri döndü ve kemer halkasından tirbuşona benzeyen bir anahtarlığı söküp çıkardı.
Pencereler açıktı ve dışarıda hafif hafif yağmur çiselemeye başlamıştı. Günün o ağır nemi dağılırken, Miles şişelerden birinin mantarını açtı ve şişeyi olduğu gibi bana uzattı.
“Kadeh yok mu?” diye sordum.
“Sence ihtiyacın olacak mı?” diye karşılık verdi Miles, diğer şişenin mantarını da yerinden oynatırken.
Gözlerim, Miles’ın iyice aşınmış kiliminin üzerinde hala öylece duran o pahalı, kalın karton davetiyeye kaydı. “Sanırım gerek yok.”
Şişesini benimkine tokuşturup uzun bir yudum aldı. Ben de aynısını yaptım, sonra da çenemden süzülen bir damla şarabı elimin tersiyle sildim.
“Bir şarap imalathanesinde çalıştığımı gerçekten bilmiyor muydun?” diye sordu.
“Zerre fikrim yoktu,” diyerek cevapladım. “Peter, sanki bir sürü ıvır zıvır, geçici iş yapıyormuşsun gibi anlatmıştı.”
“Birkaç farklı işle uğraşıyorum,” dedi, pek de renk vermeyerek. “Bir şarap imalathanesinde çalışmanın yanı sıra tabii. Cherry Hill. Hiç gitmedin mi?” Başını kaldırıp bana baktı.
Başımı iki yana sallayıp bir yudum daha aldım.
Ağzının kenarları aşağı doğru seğrildi. “Beni hiç sevmezdi, değil mi?”
“Sevmezdi,” diye itiraf ettim. “Peki ya Petra? Benden ölesiye nefret mi ediyordu?”
Miles kaşlarını çatarak kendi şarap şişesine baktı. “Hayır. Petra aşağı yukarı herkesten hoşlanır, herkes de Petra’yı sever.”
“Ben sevmiyorum,” diyorum. “Petra’dan zerre kadar, ufacık bile hoşlanmıyorum.”
Yarım yamalak bir gülümsemenin ardından başını kaldırıp bana baktı. “Haklısın.”
“O hiç...” Ayaklarımı koltuğun oturma minderleriyle sırt minderlerinin arasına iyice gömdüm. “Bilmiyorum, beni hiç kıskanıyor gibi davranmadı mı? Senin onun... Peter’a karşı bir şeyler hissettiğine dair en ufak bir fikrin var mıydı?”
Miles, bana doğru dönerek yüzüne o alaycı ama pek de mutlu olmayan gülümsemelerinden birini daha kondurdu. “Yani, evet, bazen merak ettiğim oldu. Elbette. Ama çocukluktan beri en yakın arkadaştılar. Bununla rekabet edemezdim, o yüzden kurcalamadım ve bir sorun çıkmamasını umdum.”
Nasıl olduysa, onca şeyin arasından bu bardağı taşıran son damla oldu ve ağlamaya başladım.
Miles bana doğru yaklaştı. “Hey,” dedi. “Tamam, geçti. Bu sadece... siktir.” Şarap şişesi hala elinde sallanırken, beni sertçe göğsüne çekti. Başımın tepesini, sanki dünyadaki en doğal şey buymuş gibi öptü.
İşin aslı, bu onun bana ilk dokunuşuydu. En yakın arkadaşlarımla bile fiziksel olarak pek öyle sevgi pıtırcığı biri olmamışımdır ama itiraf etmeliydim ki, haftalarca süren o tam anlamıyla sıfır temas döneminden sonra, neredeyse tam bir yabancı tarafından kucaklanmak iyi hissettiriyordu.
“Saçmalık,” dedi. “Boktan bir durum.” Ben onun, çok hafif belli belirsiz ot, çok daha baskın bir şekildeyse baharatlı ve odunsu bir şeyler kokan tişörtüne doğru ağlarken, o boşta kalan eliyle saçlarımı geriye doğru düzeltti.
“Özür dilerim,” dedi. “Davetiyeyi çöpe atmalıydım. Neden atmadım, bilmiyorum.”
“Hayır.” Gözlerimi silerek geri çekildim. “Anlıyorum. Bununla yalnız baş etmek istemedin.”
Suçluluk dolu bakışlarını yere indiriyor. “Kendime saklamalıydım.”
“Ben de aynı şeyi yapardım,” dedim. “Yemin ederim.”
“Yine de,” diye mırıldandı. “Özür dilerim.”
“Dileme,” dedim üsteleyerek. “Benim yerime Petra'yla evlenen sen değilsin.”
Biraz irkiliyor.
“Siktir! Şimdi de ben özür dilerim,” dedim.
Miles, benden uzaklaşıp arkasına yaslanırken başını iki yana salladı. “Sadece bir dakikaya ihtiyacım var,” dedi, bakışlarını benden kaçırarak. Başını çevirip pencereden dışarı bakmaya başladı.
Aman Tanrım. Şimdi o da ağlıyordu. Ya da ağlamamak için kendini feci zorluyordu. Kahretsin, kahretsin, kahretsin.
“Miles!” dedim bir anda panikleyerek. Birini teselli etmeyeli epey zaman olmuştu.
“Sadece bir saniye,” diye tekrarladı. “İyiyim ben.”
“Hey!” Koltukta ona doğru emekledim ve yüzünü ellerimin arasına aldım. Bu kesinlikle şarabın kana karıştığının kanıtıydı.
Miles başını kaldırıp bana baktı.
“O ikisi,” dedim, “beş para etmezler.”
“O benim hayatımın aşkı.”
“Hayatının aşkı berbat biri,” dedim.
Dudaklarındaki tebessümü gizlemeye çalıştı. Öyle savunmasız, öyle çocuksu bir hali vardı ki kendimi bir anda o darmadağın olan saçlarını karıştırma isteğine kaptırdım. Ben saçlarına dokunduğumda, dudakları belli belirsiz bir kavisle yukarı kıvrıldı. Bu küçük hareket, koyu renk gözlerine bir parıltı düşürmüştü.
Biriyle en son birlikte olalı altı hafta olmuştu, kesinlikle kişisel rekorum sayılmazdı ama onun bu bakışı karşısında, bacaklarımın arasında şaşırtıcı ve yakıcı bir uyanışın sızladığını hissettim.
Miles yakışıklıydı ancak ilk bakışta insanın ağzını açık bırakacak ya da avuçlarını terletecek türden bir adam değildi. O tarif Peter için uygundu, annemin deyimiyle ekran yakışıklılığı. İnsanı daha en başından dengesinden eden, sarsıcı bir güzelliği vardı.
Miles ise bambaşkaydı. İnsanın savunma kalkanlarını öyle bir indiriyordu ki onunla konuşurken ne bir gerginlik hissediyordunuz ne de en kusursuz halinizi sergileme ihtiyacı… Ta ki o an gelip çatana dek! Bir de bakmışsınız, o darmadağın saçları ve muzip sırıtışıyla size gülümsüyor. İşte o an anlıyorsunuz, cazibesi çevrenizde öyle ağır ağır, öyle usulca kaynamış ki içine düştüğünüzü ancak her şey olup bittikten sonra fark ediyorsunuz.
Üstelik Miles beklediğimden çok daha güzel kokuyordu.
Karşı görüş, o benim ev arkadaşım ve az önce hayatının aşkı için gözyaşı döküyordu.
Zihnimizi bu karmaşadan uzaklaştırmanın kuşkusuz çok daha akılcı yolları vardı. “Bridget Jones’un Günlüğü’nü izlemek ister misin?” diye bir teklifte bulundum.
“Hayır.” Başını iki yana salladı. Ellerimi yüzünden çektiğimde, bu reddedişle ya da belki de sadece odama gidip bu hislerle baş başa kalma düşüncesiyle kalbimin nasıl da hüzünle sıkıştığına şaşırdım.
“Karalar bağlamamalıyız,” diye devam etti başını tekrar sallayarak.
“Ama bu konuda gittikçe ustalaşıyorum,” diye sızlandım.
“Hadi dışarı çıkalım,” dedi.
“Dışarı mı?” Kelimeyi sanki hayatımda ilk kez duyuyormuşum gibi gelmişti kulağıma. “Nereye?”
Miles ayağa kalktı ve elini bana doğru uzattı. “Bildiğim bir yer var.”