1-İlk tanışma
Bazı aşklar güneşte değil... Birbirinin sâyesinde çiçek açar.
🌸 Çiçek Notu #001 – Sardunya
Derler ki sardunya en inatçı çiçekmiş. Toprağı beğenmez, saksısına küser, güneşi çok görünce somurtur. Ama bir kere sevdi mi, ölene kadar açar. Cesaretin, inadın ve biraz deliliğin simgesidir. Bazı insanlar da öyledir işte; karşına dikilir, gözünün içine bakar, "Ne var?" derler. Fark etmeden seni de yakarlar. Seyran Zeybek tam öyleydi.
Muğla'nın dar sokaklarından biriydi burası. Öyle dardı ki iki araba yan yana geçemez, ama yine de hayat dolup taşardı. Bir bakkal, iki kahveci, bir kasap ve arada sıkışmış minicik bir çiçekçi. Duvarlardan begonviller taşar, deniz kokusu ara sokaklardan içeri sızar, sabahın erken saatlerinde martılar çatılarda otururdu. Sokakta herkes birbirini tanırdı. Birbiriyle selamlaşır, hallerini hatırlar, çay içmeye otururlardı. Burası ne büyük bir şehirdi ne de küçük bir kasaba. Araya sıkışmış, kendine has bir yerdi.
Saat daha dokuz olmamıştı ama Seyran çoktan dükkânın kepengini kaldırmıştı. Elleri nasırdı, tırnaklarının altında toprak vardı, umurunda değildi. Saçlarını toplamamıştı, kahküller gözlerine dökülüyordu. Üzerindeki kot ceket omzundan kaymıştı. Öbür elinde kahvesi vardı, hâlâ buharı tütüyordu. Tek baktığı yer, o sabah gelen taze sardunyalardı. İri kırmızı, pembe ve beyaz çiçekler, hâlâ çiy damlalarıyla parlıyordu.
"Hayırdır inatçılar?" dedi saksıları dizerken. "Ne surat asıyorsunuz bu sabah? Gece rüzgâr mı çarptı yoksa susuz mu kaldınız?"
Çiçekler susuyordu elbette. Ama Seyran yine de konuştu. Çünkü çiçekler dinlerdi. Ve insanlardan çok daha iyi anlarlardı.
Kapıdaki zil çaldı. Bakkalın eşi Necla teyzeydi. Elli yaşlarında, saçları yeni boyanmış, kollarında bez torba.
"Hayırlı sabahlar Seyran'ım. Ne güzel sardunyalar varmış. Ben bir tane alayım balkona koyayım, kocanın morali bozuk, biraz neşe gelsin eve."
Seyran güldü. "Necla teyze, sardunya küser morali bozuk adama. Bir tane papatya alın, hem dayanıklı hem de güler yüzlüdür. Kocanıza da ben biraz kekik çayı göndereyim, sinirine iyi gelir."
Necla teyze hem güldü hem aldı. Paketi alırken içinden küçük bir not düştü. Üzerinde yazıyordu: "Sularken şarkı söyleyin, daha mutlu açarlar."
"Sen ne iyi kızsın," dedi Necla teyze. "Senin gibi birini bulsaydı oğlum."
Seyran el salladı. Necla çıkarken ikinci müşteri girdi. Emekli öğretmen Ali Bey'di. Her gün sabah yürüyüşüne çıkar, her gün bir çiçek alırdı. Karısı üç yıl önce vefat etmişti, o günden beri evdeki saksıları o sulardı. Sırtı hafif kamburdu, elleri titriyordu ama gözlerinin içi parlıyordu.
"Ali Bey, yine menekşe mi?"
"Menekşe. Aynısından. Hanım öyle severdi."
Seyran saksıyı hazırlarken Ali Bey arkasını dönmüştü, etrafa bakınıyordu. Seyran hızlıca bir not yazdı, paketin içine iliştirdi: "Bugün çok güzelsiniz, çiçekler de sizinle güzelleşti."
Ali Bey paketi alırken notu fark etti. Okudu. Sustu. Göz pınarları doldu. "Sağ ol kızım," dedi, sesi boğuktu. "Sen olmasan..."
"Ben varım, Ali Bey. Her sabah buradayım."
Ali Bey başını salladı ve yavaşça çıktı. Seyran arkasından baktı. Üç yıldır her gün gelirdi. Hiçbir gün aksamadı. Aşk böyle bir şeydi işte. Kimse ölmüş sevgilisini unutmazdı, ama onu yaşatmanın bir yolunu bulurdu.
Tezgâhın başına geçip kalan sardunyaları düzenledi. Dükkânın arkasından hafif bir tıkırtı geldi. Üç renkli kedi, pencere pervazından tek hamlede sokağa atladı.
"Kral!"
Kedi ismini duymamış gibi yaptı. Kuyruğunu dikti, sırtını kamburlaştırdı ve sokağın ucuna doğru süzüldü. Seyran peşinden bakarken gözü yeni açılan kliniğe takıldı. Birkaç gündür tadilat vardı, bugün ilk kez kapısı ardına kadar açıktı. Camlar tertemizdi, pervazlar bembeyaz boyanmıştı. Tabelada yazıyordu: Uzm. Klinik Psikolog Aslan Efe Börübey.
"Demek bugün," diye mırıldandı. "Hayırlı olsun bakalım."
İçeride, o sırada Aslan Efe Börübey masasını düzenliyordu. Kitaplığı dizmişti, dosyaları sıralamıştı, kalemleri mükemmel bir hatla yerleştirmişti. Her şey simetrik, her şey yerli yerindeydi. Duvarlar bembeyaz, yerler gri fayans, tek renk siyah bir kanepe. Sade, soğuk ve disiplinli. Tıpkı kendisi gibi.
Kolonları sıkmıştı, siyah gömleğinin yakasını son düğmeye kadar iliklemişti. Saçları dökülüyordu ama özensiz değildi. Bir psikologdan beklenen tüm o soğukkanlı ve otoriter havayı taşıyordu. Buraya neden geldiğini kendisi bile sorgulamıyordu artık. Sadece gelmişti işte. O dağların arkasında, denizin kıyısında, kimsenin onu tanımadığı bir yerde olmak istemişti. Sebebi de vardı elbette. Ama o sebebi rafa kaldırmıştı. Şimdilik.
Camdan dışarı baktı. O sırada üç renkli bir kedi, kapıdan içeri süzülüyordu. Aslan gözlerini kıstı. Kedi, sanki burası kendi eviymiş gibi doğrudan koltuğa atladı, kuyruğunu sallayarak etrafı izlemeye başladı.
Aslan kaşlarını kaldırdı. "Sen de kimsin?"
Kedi cevap vermedi. Sadece gözlerini kısıp ona baktı. Uzun süre öylece durdular. Aslan başını iki yana salladı ve işine döndü. Kedi kalırsa kalırdı. Onu rahatsız edecek hâli yoktu.
Seyran o sırada Kral'ı bir saattir göremediğini fark etti. Dükkâna baktı, arka odaya baktı. Bakkalı aradı, kasabı aradı. "Kral'ı gördünüz mü?" Sorduğu herkes başını salladı. Derken gözü kliniğe takıldı. Camın ardında, koltuğun üzerinde kocaman bir kedi kıçı duruyordu. Kuyruk sallanıyordu.
Seyran'ın gözleri kısıldı. Kahvesini tezgâha bıraktı, sokağa fırladı.
Kliniğin kapısını çalmadı. Vurmadı. Doğrudan iterek içeri girdi.
Aslan başını kaldırdı. Kadın, kapı eşiğinde duruyordu. Nefes nefeseydi. Saçları uçuşmuş, yanakları kızarmıştı. Ama gözleri çok diktiler.
"Hoş geldiniz," dedi Aslan. Sesi alçak ve sakindi. "Randevunuz var mıydı?"
"Kedimi alıyorum." Seyran parmağıyla Kral'ı işaret etti. "Oraya ne karıştırdıysa, affedin."
Aslan masasından kalktı. Boyu uzundu. Siyah gömleğin altındaki omuzları genişti. Yavaşça masanın etrafından dolandı.
"Kedi mi?" Kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Kendi isteğiyle girdi."
"O bir kedi, doktor bey." Seyran kollarını göğsünde birleştirdi. "Sizin kliniğinize girebilir diye izin mi verdi?"
Aslan'ın dudaklarının kenarı oynadı. Gülümseme değil, ilginç bulma ifadesiydi.
"Kedilerin benden izin almasına gerek yok," dedi. "Ama sahiplerinin alması gerekir. Siz kapıyı çalmadan daldınız."
Seyran bir an afalladı. Sonra başını iki yana salladı, kısık bir kahkaha attı. "Yani bana, kedim kliniğinize girdi diye randevu mu almam gerektiğini söylüyorsunuz?"
"Ben sadece kapı çalma kültüründen bahsediyorum."
"Peki." Seyran Kral'ın yanına yürüdü, kediyi kucağına aldı. Tam dönecekken birden durdu. Aslan hâlâ ona bakıyordu. O analiz eden, hastasını tartan gözlerle.
Seyran Kral'ın kulağına eğildi, fısıldadı, sonra başını kaldırdı. Aslan'ın gözlerinin tam içine bakarak dedi:
"Önce ondan izin almalıydınız."
Aslan'ın kaşları çatıldı. "Kimden?"
"Kral'dan." Seyran'ın sesinde hiç şaka yoktu. "Bu onun mahallesi. Siz buraya kliniği açtınız diye onun topraklarına girmiş sayılmazsınız. Önce sormalıydınız. Belki istemezdi. Belki sardunya koysaydınız önüne, o zaman belki gelirdi. Ama siz yabancı gibi davrandınız, merak edip geldi. Kediler böyledir. Psikologlar anlamaz bunu, belli ki."
Sustu. Aslan da sustu.
Sonra Aslan başını hafifçe eğdi. Gözlerini ondan ayırmadan, öyle sakin bir sesle konuştu ki, Seyran dondu kaldı:
"Haklı olabilirsiniz."
Seyran'ın ağzı açık kaldı. Beklediği şey bu değildi. Sinir, laf sokma, alay... Hiçbiri değil. Sadece "Haklı olabilirsiniz." Bir psikoloğun en tehlikeli silahı: Karşındakini şaşırtmak.
Aslan devam etti: "Kediden izin almayı unutmuşum. Bir daha ki sefere sardunya koyarım önüne. Belki gelmez."
Seyran'ın dili tutuldu. Bir şey söyleyecekti, söyleyemedi. Sadece Kral'ı kucağında sıktı ve kapıya yürüdü. Eşikte arkasını döndü.
"Bir dahaki sefere Kral'a çok ısmarlamayın," dedi. "Elinde patlar."
Gülümsedi. Ama bu gülümseme öncekinden farklıydı. İçinde şaşkınlık vardı. Ve Aslan bunu gördü.
Kapı kapandı.
Aslan uzun süre boş kapıya baktı. Sonra masasına oturdu. Ellerini masaya koydu, parmaklarını birleştirdi. Aklında o kadının gözleri vardı. Nasıl bu kadar cesurca bakabilmişti? Ve nasıl olmuştu da o son cümleyi o söylemişti?
"Psikologlar anlamaz bunu."
Aslan bunu düşündü. Belki de haklıydı. Belki de insanları analiz ede ede, en basit şeyleri unutmuştu. Bir kediden izin almayı mesela.
O gece evine döndü. Yemek yaptı, yedi. Sonra koltuğa oturdu, eline bir kitap aldı. Aynı sayfayı üç kez okudu. Dördüncüde fark etti. Aklı orada değildi. Aklı, o kadının gözlerindeydi. O meydan okuyan, korkusuz, şaşırtıcı derecede sıcak bakışlardaydı.
Kitabı kapattı. Telefonuna uzanacak oldu, vazgeçti. Not düşmeyecekti. Düşünmeyecekti. Sadece uyuyacaktı.
Telefon çaldı.
Ekranda tek bir isim vardı: Baba.
Aslan'ın yüzü ilk kez değişti. Sakinlik, soğukkanlılık, kontrol... Hepsi bir anda silindi. Yerine ağır bir hüzün ve öfke karışımı oturdu. Parmakları titreyerek telefonu eline aldı. Açmadan önce derin bir nefes aldı. Üç saniye bekledi. Sonra açtı.
"Efendim baba."