'Bir çığlıktır hayat..."
demişti bir yazar... Onu okuduğumda ne demek istediğini anlayamamıştım, sadece guzel bir söz olarak düşünmüş ve aklımın en ücra köşesine yazmıştım. Şimdi üzerimde olan, beni nefessiz bırakacak ağırlıktaki adamın nefes seslerini dinleyerek yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyordum. Bir az önce attığım çığlıklar benim hayatımı anlatıyordu. Evet, bir çığlıktı hayat. Bazen sevinc dolu, bazen ise ölümü çağıran. Ben hayatımın son beş yılını ölümü çağırarak geçirmiştim ve oyle gecirmeye devam edeceğimi biliyordum...
Elimdeki abajuru ne ara aldım ve ne zaman ensesine vurduğumu hatırlamıyordum. Sadece bu abajur beni kurtarmıştı. Belki ona minnet duymam gerekirdi, fakat ben abajuru üzerimdeki pislikten önce elimden bırakıp, ağırlığının tamamını üzerime bırakmış, baygın olan adamı üzerimden attım.
Acı çekiyordum... Bu tıpkı diri diri yanmak gibiydi. Yanarken, bedeninizin yandığını, çürüdüğünü biliyordunuz, acıdan beyniniz bile işlevini yitiyordu ve en kötüsü ise kendi bedeninizden gelen yanık kokusunu duyuyordunuz, ama acı gerçekti ki, yapacak hiçbir şeyiniz yoktu. Ateş sönmeyecek, acınızı durmayacak, belki öleceksiniz ama elinizden hiçbir sey gelmeyecek. Bir süre sonra yanma hissi dinecek ve donacaksınız. Ateşi isteyeceksiniz, sizi ısıtması için. Işte o zaman fark edemediğiniz tek şey ölüyor olusunuz olacak. Ateşin bedeninizdeki tum deriyi yaktığını fark etmeyeceksiniz ve ardından huzur veren bir uykuya dalmış olacaksınız. Benim acımda böyleydi. Yandığımı, çürüdüğümü biliyordum. Yardim edenim yoktu. Beni alevlerin içinden kurtarak bir yardımcım.. Kendi çabalarımla söndürmek istediğim alevler bir volkan olmuştu ve bugün donduğumu hissetmeye başlamıştım. Kalbim buz tutuyordu ve ben yanarak ölenlerin aksine sonumu biliyordum. Ben ölüyordum...
Yatağın üzerindeki kana bulanmış çarşafa baktim ve kollarımı dizlerime daha da sıkı dolayıp başımı dizlerime yasladım göz yaşlarım durmadan akıyordu , çığlık atmaktan bogazim tahriş olmuş canımı açtıyordu. Ölme ısteğim ilk defa bu kadar baskındı. Vücudumda olmayan güçü derin nefesler alarak toparladim ve yavaşça ayağı kalktım. Yatakta uzanan ve ölü olmasını ıstediğim bedene baktım. Adamın -artık dayı demekten iğrendiğim- başından akan kan beyaz çarşafı, usta bir ressamın elinden çıkmışcasına, kırmızıya boyamıştı. Adamın hemen başının dibinde duran abajur suç aleti görevini layıkıyla yerine getirmiş ve benim, özgürlüğümü kurtarmışlığın sevinci içinde kana bulanmıştı. Ona yaklaştım,
"Neden" diyen sesim fısıltı şeklindeydi. Boğazım tahriş olmuştu ama bunu umursayacak vaziyette olmadığım kesindi.
"Ben sana, size ne yaptım. Üvey olman benim suçum değildi. Ailenin seni yetiştirme yurduna bırakması benim suçum değildi. Seni evlat edilmeleri benim suçum değildi. Hic birşey benim suçum değildi, ben sadece size sığınan ailesi ölmüş bir insandım. Beni ilk dövdüğünde annemi gömmüştüm be. Sen ise bana acımadan vurmuştun, annesi ölen bir çocuğun dayak yemesi nasıl hissettiriyor biliyor musun? Bilemezsin... Vurduğun tokatlar yüzümü yakıp, kalbimi kanatiyordu. Ben o zaman can çekişmeye başladım işte, bugün, bugün ise beni öldürdün. Beni döverek öldürmeni beklerdim, küfür ederek, kızarak, bağırarak... Ama senin gibi iğrenç bir adamdan bile beklemezdim bunu, ellerinin beni döverek vücudumda dolaşması bile kendimi iğrenç hissettirirken, zevklerin uğruna yaptığın dokunuşlar beni öldürdü. Sana yemin ederim, tüm varlığım uğruna yemin ederim ki bir gün geri döneceğim, O zaman benden aldığın tüm duyguları senden geri alacağım. Işte o zaman geldiğinde yalvarmalarin, ayaklarıma kapanmam bana zevk verecek tıpkı senin az önce benim bedenimden almak istediğin zevk gibi..."
Hızlı adımlarla odadan çıktım. Bu evde bir dakika bile kalmak istemiyordum artık. Kendime ait olan küçük odaya girdim ve üzerimdeki yırtılmış kazağı çıkarıp elime gelen ilk şeyi başımdan geçirdim. Adımlarım hızlıydı. Odama son kez bakıp yapabileceğim en sesli biçimde portmantoya ulaştım kabanımı üzerime geçirip botlarımı giydim. Evden çıkarken temkinliydim, Iğrenç adamın karısı gelebilirdi ve içerideki manzaradan beni suçlu tutabilirdi. Ki suçlayacağını, beni asla dinlemeyeceğini biliyordum, tıpkı adımın Beste olması kadar iyi biliyordum. Sokaktan çıkana dek başım yerdeydi.
"Beste?"
Adımı duymamla bedenim buz kesmişti. Adımlarım dururken karşımda duran yaşlı adama baktım. Mahallin küçük bakkalının sahibiydi. Acaba anlamış mıydı? Çığlıklarımı duymuş muydu? O iğrenç varlığın başına vurdugum darbeyi görmüş müydü? Hala cansız gibi ,o herşeye şahit olmuş yatağın üzerinde, uzandığının farkında mıydı? Bana ne yapacaktı? Polise mi götürecekti? O adamın karısına mı teslim edecekti?
"Iyi misin kızım, betin benzin bembeyaz, hastaysan Ayşe teyzen bir çorba yapsın sana, Ha kızım?" Dedi, nefes alıp verdim. Hiç birşey anlamamıştı!
"Iyiyim Mehmet amca, işe geç kaldım. Akşam görüşürüz! " dedim ve cevap vermesini beklemeden yanından geçip gittim. Sokaktan çıktığım an hızlı adımlarım, koşmaya dönmüş bir kaç dakika sonra kafenin olduğu sokağa varmıştım. Daha hızlı koştum, çok daha hızlı koştum. Sonumun az önceki yatakta değilde güvendiğim tek kapının önünde olacağını bilmeden koştum.
Yanımda duran arabayı fark etmemiştim. Içinden inan koca koca adamları hiç ama hiç fark etmemiştim. Kafenin önüne geldiğimde kollarıma sarılan güçlü elle durmuştum. Camdan bana bakan Efsun abla'nın bana doğru koşmaya çalışan Şiir'imi tuttup arkasını döndüğünü görmüştüm.
"Ne oluyor? Bırakın beni" diye bağırmıştım. Ancak o kollar beni ölüme sürüklüyordu, beni öldürmeden bırakmaya niyetleri yoktu.
"Efsun Abla" diye çığlık attım. Beni duymuyordu. Bana bakmıyordu, bu dünyada güvendiğim tek kişi bana sırtını dönmüştü.
"Imdat! Efsun Abla! Yardım et' diye çığlık atmıştım. Duymuyordu, beni duymuyordu.
"Şiir, yardım edin yalvarıyorum." diye bağırdım. Ardından ensemde hissettiğim acıyla gözlerim karardı. Dudaklarimdan çıkan son söz
"Sende mi?" Olmuştu.