1. Bölüm

1396 Words
Yoksunluk kimsesizliğin en derin halidir. En son yoksunluğunuzu yaşar ve yok olursunuz. Kimsesizliğiniz sizi öyle bir hale getirmiştir ki yok olmak bile bir lütuf haline gelir. Ben Yoksunluğun en dibini görmüştüm. Şimdi yok olma zamanıydı. ~~ Karanlığın ruhumu serbest bırakamasıyla açtım gözlerimi. İçimde huzur yerine, nefret ve korku vardı. Birazdan göreceğim yüzlerin nefreti kanıma karışmış ve tüm bedenime yayılıyordu. Yüzüme ve bedenime inecek olan darbelerin korkusu ise titrememe sebep oluyordu. Her sabah olduğu gibi, Kışın soğuğunda bile incecik polarla uyumama sebep olan insanlarsan nefret ediyor ve bir gün burdan kurtulmayı dinliyordum. Her sabah bunu dileyerek uyanmaktan başka bir düşüncem olmuyordu. İnsandık, olmayacak şeylerin hayalini kurmak bizlerin en büyük meziyeti değil miydi? Derin bir nefes aldım, ince battaniyeyi üzerimden attım. Rutubet kokulu bomboş odaya göz attım ve betona indirilmiş yer yatağından kalktım. Beni ısıtma görevini verdiğim kabanımın düğmelerini açtım ve üzerimden çıkardım. Ani soğuğun bedenime çarpmasıyla titredim. Sıcak bir ev, bir yatak odasının, olmazsa olmazı rahat bir yatak ve sadece bana ait bir oda o kadar uzaktı ki, kelimeler yetmezdi. En azından beni bu soğuk kış günlerinde ısıtacak bir yorgana razıydım. Evet bir yorganım dahi yoktu. Bir kaç kez battaniye alma girişiminde bulunmuştum ama eve getirdiğim an el konulmuştu. Gözlerime tırmanan yaşları grileşmiş ve çatlamış tavana bakarak geri gönderdim. İstediğim tek şey şu evden çıkmaktı. Odanın köşesine atılmış bir kaç parça kıyafete ilerledim. Çoğunun rengi solmuş ve bir kaçı delinmişti. İçlerinden en hasarsız olan siyah pantolon ve rengi bir kaç ton açılmış siyah kazağı aldım ve kapının arkasına ilerleyip üzerimi değiştirdim. Kabanımı giyip, saçımı ellerimle düzelttim ve odanın kapısını sessizce açtım. Gözlerimle koridoru tararken kimse olmadığına kanaat getirdim. Yavaş ve sessiz adımlarla portmantoya ulaştım. Ses çıkarmadığıma emindim muhtemelen kimse benim evden çıktığımın farkına bile varmayacaktı. Gülümsedim ve tuttuğumu farketmediğim nefesimi bıraktım. Bu sabah dayak yemeyecektim. Eskimiş ve delinmiş siyah botumu aldım ve sessizce ayağıma geçirdim. "Ben sana sabahları nefes almaman gerektiğini söylemedim mi?" Lanet olsun! Ağır ve ufak adımlarla arkamı döndüm ve odasından çıkmış geceliğiyle bir kaç metre önümde duran Üvey dayıma baktım. Annem ve babam ölünce kağıt üzerinde akrabam olarak sadece üvey dayım vardı. Beni bırakın, ona bakıp büyüten anne ve babasından nefret etmişti. "Nefes bile almamaya çalıştım Dayı" diye fısıldadım. Umarım duymuştur diye geçirdim içinden. Onun suratını görmek yerine başımı eğdim ve yerdeki fayansları izlemeye başladım. "Bana bak küçük fare. Ben sana ne dedim! Ulan ben sana ne dedim! Bu ev içer isinde ruh olacaksın demedim mi? Yok olacaksın, varlığını bile unutacağız demedim mi?" Diye bağıran dayımla zaten başlamış olan titremem daha da şiddetlendi. Korkuyordum. Çaresizce korkuyordum. Bedenimde olan onlarca izin sahibiydi. Bir çok çürük, asla geçmeyecek olan kapanmış veya kapanmaya yüz tutmuş yaraların sahibiydi. "S**tir git. Akşama para getirmemiş ol, bak ben o zaman sana ne yapacağım" diyen dayımın sesiyle bedenimden binlerce tonluk bir yük kalkmıştı. Başımı aşağı yukarı salladım ve adeta koşarak attım kendimi dışarı. Dayı demekten bile nefret ettiğim bir insanın himayesinde yaşamak acıların en büyüğüdü. Kimsem yoktu, bu yüzden beni kurtaracak kimsede yoktu. Çoktan 18 yaşımı geçtiğim için yetiştirme yurduna gitmek gibi bir şansımda yoktu açıkçası... Hayat bana tokatını mükemmel bir sağlamlıkta atmış ve yüzümde ömür boyu taşıyacağım bir 'beş kardeş' izi bırakmıştı. Kısacası ben bir ölüydüm, bedenen değil... Ruhen...    Buz gibi havada yer yer sökülmüş ve yıpranmış siyah kabanım işlevini görmekten çok çok uzaktaydı, tabir-i caiz ise it gibi titriyordum. Gerçi köpeklerin bile hayatı benimkinden daha güzeldi eminim. Bu insanlar kendimden nefret etmeme neden oluyorlardı. Oysa ki onlar haricinde herkes beni severdi. Evden dışarı adım atar atmaz yüzüme yerleşen gülümsemem herkesin dikkatini çekerdi. Çalıştığım kafeye gelen müşterilerle kurduğum diyaloglar bazılarıyla arkadaş olmama neden olmuştu. Kağıt üzerindeki ailem dışında hayata bağlıydım. Ama ne vakit eve girsem ya da onlardan birini düşünsem delicesine ölmek isterdim. Beni hayattan soğutma operasyonunu başarıyla yürütüyorlar açıkçası.   Düşüncelerimle katettiğim yolu büyük kafeye girerek sonlandırdım. Kafenin sahibi Efsun ablaydı. Boşandığı kocasından olan şirin mi şirin bir kızı vardı. 26 yaşında olmasına rağmen 50 yaşında bir kadının ifadesi vardi güzel yüzünde... Hayat onu yormuştu... Kocasından yediği dayaklar ve bitmeyen hakaretler sonucunda boşanmış ve kızını alarak yepyeni bir hayat kurmuştu.Gülüşünde bile keder vardı, ki en kötüde buydu işte. Kocası, Efsun abladan gülüşünü bile çalmıştı. Ne kadar zaman geçerse geçsin kâbuslarından çığlık atarak uyanıyordu. Küçük kızı Şiir bir gün kulağıma korka korka söylemişti. İşte o zaman halime şükretmiştim. Her ne kadar bende şiddet görüyor olsamda, bunu saklayacak bir evladım yoktu. "Beste Abla" diye bağırıp üzerime koşan Şiir ile düşüncelerinden sıyrıldım. "Gel bakalım küçük şirine, ne yapıyorsun bakalım" derken Şiir'i kucağıma almış kasanın arkasına ilerliyordum. "Çalışıyordum Beste Abla, biliyor musun bugün bir müşteriye su götürdüm." Dedi heyecanla. "Öyle mi? Kocaman kız oldun şirinem, çalışıp annene yardım edeceksin artık" dedim ve masmavi gözlerini börtleterek konuşan Şiir'i kasanın yanındaki tezgaha oturttum. "Bunu anneme anlasa bir keşke. Biliyor musun Beste Abla gözü hep üzerimde. Yok Şiir koşma düşeceksin, yok Şiir elleme elin yanacak. Ama ben büyüdüm ki." Dedi ve dudaklarını büzdü. Küçük bir kahkaha atıp minicik burnunu iki parmağının arasına alıp sıktım. "Anneni dinle bebeğim. Sen anneni dinlemezsen o çok üzülür. Annenin üzülmesini istiyor musun?" Dedim sarı saçlarına dokunarak. "İstemem Beste Abla. Annem ben bebekken çok üzülmüş şimdi hiç üzülmesin." dedi gülümsedim ve koltuk altlarından tuttup yere indirdim. "Afferin benim küçük şirineme"dedim ve mutfağa girip kabanımı çıkarttım. "Yine beni şikayet ediyor değil mi?" Diyen Efsun ablaya gülümsedim ve "Şikayet etmediği gün mü var abla?" Dedim önlüğü takarken. "Öyle vallahi. Ama seni görünce dünyalar onun oluyor biliyor musun?" dedi Efsun abla. Gülümsedim ve başımı aşağı yukarı salladım. "Bende onu görünce tüm derdimi tasamı unutuyorum. Maşallah o kadar güzel o kadar akıllı ki, nazar değeceğinden korkuyorum." "Allah nazarlardan saklasın Şiir'imi" diye mırıldandı Efsun Abla. "Amin" diyerek sessiz bir dua yollamış oldum. Gözlerim mutfağa giren Şiir'e döndü. Sütlü kahve tonundaki at kuyruğu saçı bir sağa bir sola sallanıyordu Şiir'in. Küçük beyaz yüzüne konumlanmış iri masmavi gözlerinin üzerinde uzun kiprikleri vardı. İnce dudakları ve küçük burnu şirinliğine şirinlik katıyordu. Eğilip güzel yanaklarımdam öptüm ve müşterilerle mutfağı ayıran tezgâhın arkasına geçtim, beni çağıracak müşteriyi beklerken etrafa göz gezdirdim, herkes halinden memnun duruyordu. Derin bir nefes aldım ve verdim, gülümsemek insanlara yakışıyordu, her ne kadar ben mutlu olamasamda insanların mutlu olması beni sevindiriyordu. Bir yerlerde birileri huzurluydu, bizim huzursuzluğumuzu bilmeselerde, gözyaşlarımızı görmeselerde, birileri bir yerlerde yaşamayı seviyordu. "Bakar mısınız!" diyen ses ile düşüncelerime kısa bir ara verdim ve beni çağıran müşterinin masasına ilerledim. *&*   Ağır adımlarım yaşadığım evin sokağına girerken geriye kaçmayı diliyordum. Yaşadığım evden ve o evin içinde nefes alan insanlardan nefret ediyordum. Yaşamak için fazla nefret doluydum, ölmek için ise fazla korkak... Hayat adil değildi, insanlarsa hayat kadar adiydi. Bunları yaşamak için ne yapmıştım nasıl bir günah işlemiştim bilmiyordum. Cebimde duran elli lirayı dahada sıktım. Eğer bu parayı sözde dayımın eline koymazsam benim için iyi bir gece olacak gibi görünmüyordu. Ki zaten hiç bir gece benim için iyi geçmezdi ya, Neyse! Geldiğim evin kapısını iki kez tıklattım, benim gelişimi beklediklerine emindim, bu yüzden kapıyı nasıl çalarsam çalayım bir dakika sonra kapı açılmış olurdu. Para insanların ilahi olmuştu bu yüzden onun geleceğini heyecanla bekliyorlardı. Göz devirdim, bu aileden nefret ediyordum. "Bugünde ölmemişsin" diyerek kapıyı açtı sözde yengem, tiksinir bakışlarını görmezden geldim ve eğilip ayakkabılarımı çıkarttım. "Bıktım senden, habire yemek yapıyorum senin o koca karnını doyurabilmek için! Anan baban gibi can çekişe çekişe ölseydinde kurtulsaydık senin gibi fazlalıktan. Şeytan suratlı!" Başlamıştı yine yengem, annem ve babam hakkında söylediği sözler bir hançer gibi saplanıyordu kalbime, ama cevap verecek güç yoktu bende, ölesiye yorgundum dayım ve yengeme karşı. Annem ve babam, yengemin söylediklerine rağmen can çekişe çekişe ölmemişlerdi. Ama yengem canımı acıtmak için elinden geleni yapardı bu yüzden kim nasıl ölmüş umurunda değildi. "Geldi mi o şeytan." diyen dayımın sesi evde yankılandı. "Geldi, geldi." Dedi yengem önümden yürürken. Salona o önde ben arkada girdik. "Parayı ver bakalım" dedi dayım. Elimde sıka sıka buruşturduğum parayı sayıma uzattım, ellerimin titremesini umursamadan elimden aldı ve ne kadar olduğuna baktı. "50 milyon mu lan sadece!" diye bağırdı önce. "Evet dayı." dedim fisildayarak. "Nasıl elli lan bu ne demek elli ben sana demedim mi daha çok para getireceksin diye? Lan şeytan evimizde yatıyorsun, zıkkımın kökünü yiyorsun, sadece elli milyon mu getiriyorsun" diye kükredi adeta, hızla yerinden kalktı ve yanıma geldi birazdan olacakları tahmin ediyordum. Gözümden bir damla yanağıma doğru gitti. Bir iki adım geri giderken çoktan sağ yanağıma atılan tokatla yere düşmüştüm. Kaşımda hissettiğim sızıyla bir morluğa daha merhaba dedi bedenim. Ardından karnıma ve sırtıma gelen tekmeler sadece bir morlukla kurtulmadığımın habercisiydi. 'Allahım sen bana yardım et' diye içimden geçirirken, bu duam ağzımdan çığlık olarak çıkmaya devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD