Yaklaşık on dakika sonra büyük, görkemli bir villanın önüne gelmiştik. Önünde ise fazlasıyla takım elbiseli adamlar vardı. Gözlerim korkuyla bütün adamları incelerken, kapım açıldı. Arabayı süren adam, Akif Mert açmıştı. Zoraki gülümsemeye çalıştım ve ardından titreyen bacaklarımı umursamadan arabadan indim.
Altan elini yarasına bastırarak, adamlarının şaşkın bakışlarının arasından sıyrılarak evine girdi. Ben de önümde ki Akif Mert'i takip ederken, Kerem de benim ardımdan geliyordu. Eve girdiğimde içerisinin de dışı gibi zenginliğini haykırdığını gördüm. Her yerde oldukça pahalı eşyalar vardı.
"Ne lazım?"
Altan'ın katı ses tonu kulaklarıma ulaştığında başımı hızla sesin geldiği yöne çevirdim. Gri koltukta oturmuş, başını da koltuğun tepesine yaslamıştı. Bana bakıyordu. Ben de ona anlam veremeyen gözlerle bakıyordum.
Kaşları çatıldı, "Pansuman için diyorum ne lazım?" dedi, dişlerinin arasından tıslarcasına.
"Aa... Evet!" dedim ve gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra yeniden araladım ve arkamda bekleyen Kerem'e baktım. "Gazlı bez, oksijenli su, batikon, bant, makas. Bunlar yeterli."
"Hemen getiriyorum." dedi ve merdivenlerden çıkıp, üst kata gitti.
Bakışlarımın hedefine yeniden Altan'ı alırken kana bulanmış olan gömleğini çıkartmaya çalıştığını görünce dudaklarımı kemirdim. Yardım etmek ve etmemek arasında sıkışıp kalmıştım ama yardım etmezsem de çıkaramayacak gibi görünüyordu. Daha fazla karamsarlığa mahkûm kalmadan temkinli adımlarla yanına gittim ve üzerine doğru eğilirken, gömleğin yakasından tutarak çıkartmasına yardım ettim.
"Ben hallederim." dedi yine aynı katı ses tonuyla.
"Çıkaramıyorsun ama..."
"Çıkarırım dedim."
Gözlerimi gömlekten çekip onun gözlerine çevirdim. O da kaşları çatık bir şekilde bana bakıyordu. Çok yakındık, nefesini yüzümde hissediyordum.
"Seni bekleyecek vaktim yok!" dedim sinirle. "Artık ben güçlüyüm, canım yanmıyor, yardıma ihtiyacım yok pozlarını bir köşeye bırak da bir an önce pansumanını yapalım."
Gözlerini kıstı ve dudaklarında belli, belirsiz bir tebessüm saliseyle var olup yok olurken yeniden kaşlarını çattı. Ben de gözlerimi yeniden gömleğine çevirirken yavaş bir şekilde yaralı olan kolundan sıyırdım.
Tam anlamıyla gömlekten kurtulduğumuzda arkamı döndüm ve Kerem'in elinde sağlık çantasıyla beklediğini görünce vermesi için elimi uzattım o da hemen elime verdi ve geri çekilirken, ikisi de tedirgin bakışlarını Altan'a sabitledi.
Koltukta Altan'ın yanına oturdum ve o da tüm vücuduyla bana dönerken sağlık çantasını açıp içerisinden önce eldiven çıkarttım ve ellerime giydikten sonra gazlı bez ve oksijenli suyu çıkarttım. Oksijenli suyu, gazlı beze döktükten sonra yarasını temizledim. Yüzüne baktığımda hiç mimik oynamadığını gördüm. Sanırım canı acımıyordu. Belki de dediği doğrudur, daha önce çok vurulmuştur ve artık acıya alışmıştır.
Bakışlarımın hedefine yeniden omzunu alırken, yaranın tamamen temizlenmediğini görünce yeni bir gazlı bez aldım ve ona da oksijenli su döktükten sonra yarasını daha iyi temizlemeye çalıştım. Çok kanamıştı, şu an kanamıyordu. Yarasını tamamen temizledikten sonra elimdeki kanlı gazlı bezi de masanın üzerine koydum ve yenisini alıp bu sefer batikon döktüm ve yaranın üzerine iyice yedirdim. Yarasının üzerini batikonladıktan sonra yeni bir gazlı bez aldım ve ortasını batikona buladıktan sonra yarasının üzerine koydum başımı arkama çevirip, Altan'ın adamlarına baktım.
"Bant verir misiniz?"
"Tabi!" dedi Akif Mert ve hızlı adımlarla yanımıza gelip bant kopartıp bana verdi ben de gazlı bezi yaranın üzerine bantla yapıştırdım.
"Tamam!" diyerek ellerimi omzundan çektim ve elimdeki eldivenleri çıkartıp masanın üzerine bıraktım. "Bitti."
"Eyvallah!" dedi, katı bir ses tonuyla. Hala güçlü görünmeye çalışıyordu.
"Rica ederim." diyerek gülümsedim ve Akif Mert'e baktım. "Ellerimi nerede yıkayabilirim?"
"Buyurun," diyerek dış kapının olduğu tarafı gösterdi. "Size eşlik edeyim."
"Olur." dedim ve ayağa kalkıp, Akif Mert'i takip ettim. Banyo olduğunu düşündüğüm kapının önüne geldiğimizde eli ile kapıyı gösterdi, ben de başımla onaylayıp hızlı bir şekilde içeriye girdim ve içerisi gibi lüks olan, banyoyu inceledim. Her yerde ufakta olsa altın detayları vardı.
Lavabonun önünde durduğumda aynadaki yansımama baktım. Saçım, başım dağılmıştı. Dün gece Ayten ablalarının ineğinin doğumuna yardıma gitmiştim o yüzden pek uyuyamadığım için gözlerimde kızarmıştı. Ve en önemlisi Altan yıllar sonra beni ilk kez bu halde görüyordu.
Ne güzel bir tanışma ama...
Suyu açtım ve ellerimi bir güzel yıkadıktan sonra yüzümü de yıkayıp, havluyla duruladım ve daha fazla oyalanmadan banyodan çıktım. Kapıda kimse beklemiyordu, geldiğim yolu geri yürüdüğümde Altan ve adamlarının konuşmasına şahit oldum.
"Keşke babana her şeyi anlatsaydın abi!"
"Kes sesini Kerem!" diye bağırdı gür bir sesle. "Bunu hiç kimse bilmeyecek."
"Neden?"
"Ben onun oğluyum, elbet bir gün affedecek. Biraz daha zamanı var."
Birkaç adım sesi duydum, biri dolanıyordu.
"Biz aileni senden iyi tanıyamayız ama umarım dediğin gibi olur." bu sefer konuşan galiba Akif Mert'ti. Diğer sese benzemiyordu. "Bugün az kalsın ölüyordun, o kız olmasa..."
"Susun dedim size!"
Bağırması tüm evde yankılandı. Sesi öyle gür çıktı ki, öfkesini tahmin etmemek mümkün değildi.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp verdim ve temkinli, istemsiz adımlarla yanlarına doğru ilerlediğimde üçü de bakışlarını bana çevirdi. Akif Mert, Altan'ın yanında otururken, Kerem'de camın önünde bekliyordu.
"Abim aradı," dedi Altan, gözlerini üzerimden çekmeden. "Seni almaya geliyor."
"Tamam." dedim ve oturdukları koltuğun yanında ellerimi önümde bağlayarak, ayakta beklemeye başladım.
"Otursana!" dedi, o hiç değişmeyen katı ses tonuyla.
"Böyle iyiyim," dedim ve dışarısına bakarak gülümsedim. "Ama iznin olursa bahçeye çıkabilir miyim?"
"Rahatına bak." diyerek ayağa kalktığında Akif Mert'te ayağa kalktı ve Altan'ı takip etti. Önümden geçtiler, artlarından ise Kerem de ilerliyordu. Merdivenlere yöneldiklerinde ne yapacağımı bilemez bir halde onları izledim ve kendimi daha fazla tutamayarak;
"Nereye?" diye sordum.
Altan merdivenlerin ortasında durup bana baktı ve dudaklarında sinir tebessümü oluştu.
"Odama." dedi. "Üzerimi değiştireceğim."
"Anladım." dedim ve yeniden önüme döndüm. Onlar hep birlikte yukarıya çıkarken ben ise bahçeye çıkmıştım ve bahçede kapının önü gibi korumalarla doluydu. Birkaç tanesi bana baktıktan sonra önüne döndü.
Biraz daha ilerleyip havuzun başına geçtim ve havuzdaki karanlık, mavi rengi izlemeye başladım.
Havuzun rengi öyle güzel görünüyordu ki; Bu silahlı adamların arasında kendimi huzurlu hissediyordum. Belki de yıllardır yolunu gözlediğim adamın üst katta olduğunu bilmemin verdiği huzurdu bu. Sonuçta 'Ben emanetimi canım pahasına korurum.' demişti ve öyle de yapardı.
Yani eskiden, uzaktan tanıdığım Altan öyle yapardı.
"Korkuyor musun?"
Ardımdan duyduğum tanıdık sesle irkildim ve kalbim ağzımda atarken arkamı dönüp gelen kişiye baktığımda, üzerine siyah renginde başka bir gömlek giymiş olan Altan'ı görünce rahatladım. Yanıma geldi ve o da benim gibi havuzun kenarında durup, bana baktı. Ben zaten ona bakıyordum.
"Korkuyorsun tabi!" dedi, sanki beni çözümlemeye çalışıyor gibiydi. "Etrafında hiçbir tanıdığın yok ve onlarca adamın arasındasın."
"Korkmuyorum," dedim. Sesim kendimden emin çıkmıştı.
Gülümsedi ve gözleri gözlerimi bulduğunda dikkatle baktı. "Evet korkmuyorsun," dedi şaşkınlıkla karışık bir memnuniyetle. "Oysa ki korkman gerekirdi."
"Sana güveniyorum."
"Beni tanımıyorsun?"
"Tanıyorum." dedim. Onun gibi gözlerimi bir an olsun ondan ayırmadan konuşuyordum. "Aradan geçen yıllara rağmen çok değişmiş olamazsın değil mi?"
"Herkes değişir." dedi ve gözlerini benden çekip önüne, havuza baktı. "İnsanlar zamanla değişir. Yaşadıkları, öğrendikleri, hayata tutunma çabaları insanları değiştirir."
Onun dediğini tekrarladım.
"Herkes değişir, ama sen değişmezsin." dediğimde yüzünü yarım bir açıyla bana çevirdi ve göz ucuyla baktı.
"Seni yarım yamalak hatırlıyorum ama sen..." duraksadı ve dudaklarını bir bilinmezlikle büktü. "Sen sanki yıllardır beni tanıyormuş gibi konuşuyorsun."
Bir insan yıllardır sevdiği adamı tanır Altan.
Diyemediğim cümle dudaklarımdan firar etmek için çabalarken, zorlukla kelimelerimi yuttum ve gözlerimi ondan çekip bakışlarımı etraftaki adamlarda gezdirdim. Yeni fark ettiğim Kerem ve Ali Mert'te ardımızda bekliyordu ve sanırım konuşmamıza şahit olmuşlardı. Yüzlerinde yarım bir tebessüm vardı.
Yeniden Altan'a döndüm ve dudaklarıma samimi bir tebessüm yerleştirirken, ona güven verircesine baktım.
"Ben emanetimi canım pahasına korurum dedin ve öyle yapacağından şüphem yok. Bu yüzden onlarca adamın arasında olmaktan rahatsız değilim aksine çok rahatım..." gözlerim parıldadı. "Çünkü yanımda sen varsın."
Yüzü şaşkınlıkla gölgelendi. Dediğime şaşırmış olmalıydı ama doğru olan buydu. Hiçbir zaman gerçeği haykırmaktan kaçan biri olmadım, zamanı gelince söyleyeceğim onlarca şey vardı daha.
"Aden?"
Özer abinin sesini duyunca arkamıza baktım ve Ali Mert ile Kerem'in arkasından bize doğru yürüdüğünü gördüm. Ali Mert ve Kerem kenarıya çekilirken Özer abi yanımıza varmıştı.
Özer abi önce bana baktı sonra ise bakışlarını Altan'a çevirirken gözleri hüzünle buğulandı. İki adım daha atıp kardeşine sarıldı ve Altan'ı koklayarak öptü. Sonra ise gözlerinden akan birkaç damla yaşın eşliğinde geri çekilip gözyaşını temizledi.
"Koca adam oldun hala ağlıyor musun?" dedi Altan alay dolu bir sesle. Oysa o da duygulanmıştı, onun da gözleri dolmuştu.
"Kes ula sesini!" diyerek sitem etti Özer abi ve elini omzuma atıp beni kendisine çekti ve başımdan öpüp geri çekilirken hala kolunun altındaydım. "İyi misin?"
"İyiyim abi merak etme!" diyerek abisini yatıştırmaya çalıştı. "Ufak bir sıyrıktı Aden halletti."
"Halleder." dedi ve yine öptü. "Güzelim! Ali abi merak etmiştir, ben seni artık evine bırakayım. Durumu da usulünce açıklarım merak etme."
"Yok!" diyerek söylediğini reddettim. "Ben Hilal'e kendi evime geçtiğimi söylersin dedim yani beni kendi evimde sanıyor. Açıklama yapmaya gerek yok."
"Olur mu öyle şey!" diyerek kaşlarını çattı. "Bu sonra ortaya çıkarsa Ali abinin güvenini sarsarız."
"Gerçekten gerek yok abi."
"Olmaz!"
"Abi lütfen?" diyerek ona en masum halimle gülümsedim. "Merak etme ortaya çıkmaz. Buraya geldiğimi Hilal bile bilmiyor."
"Öyle olsun bakalım." diyerek kabullendi. "Hilal bilmiyorsa kimsesinin haberi olmaz ama bilseydi yedi alem duyardı."
"Merak etme söylemem."
"İyi!" dedi ve bakışlarını yeniden Altan'a çevirdi. "Geç oldu ben ha bu kizu evine bırakayum sonra yine gelirim. Bekle beni."
"Tamam abi!" dedi Altan.
Özer abi başını aşağı yukarı salladı ve halen kolunun altında olan beni de yönlendirerek evin çıkışına doğru ilerledi ardımızdan da Altan ve adamları geliyordu. Kapının önüne geldiğimizde Kerem çevik bir hareketle kapıyı açtı ve bizde dışarıya çıktığımızda Özer abi kolunu üzerimden çekti ve cebinden arabasının anahtarını çıkarttı.
O arabaya doğru ilerlerken, ben ardıma dönüp Altan'a baktım.
"Pansumanının sık sık değişmesi gerekiyor." dedim, mahzun bir sesle.
"Biz hallederiz merak etmeyin." diyen Akif Mert'e baktım ve başımla onaylayıp arabasına binen Özer abinin yanındaki boş koltuğa oturup, kemerimi bağladıktan sonra yolu izledim.
❧ ❧ ❧
Kısa bir süre sonra evimin önüne vardığımızda Özer abi arabayı durdurdu ve mınzır bir ifadeyle gözlerime baktı. "Sor hadi!" dedi, kendinden emin bir sesle. "Yol boyunca dilinin ucuna gelen kelimeleri daha fazla susturmaya çalışma."
Kaşlarımı çatarak baktım. "Bir şey sormayacağım."
"Elimde büyüdün Aden, ben senin bakışından anlarım."
Bakışlarımı yere eğdim. "Özel bir soru soracaktım ama vazgeçtim."
"Sor hadi!"
"Halil amca..." diyerek başladım söze. "Bir daha Altan'ı affetmez mi?"
Dudaklarında buruk bir tebessüm var oldu. Geçmişin tozlu çarşaflarını aralıyor gibiydi. "Elbet affedecek. Onlar baba-oğul, babam her ne kadar kızgın olsa da bu gerçeği kimse değiştiremez. Bir süre sonra babamın öfkesi diner ve kollarını bu sefer de Altan için açar."
"Emin konuşuyorsun?"
"Konuşuyorum çünkü babamı da, Altan'ı da çok iyi tanıyorum."
"Altan artık eski Altan değil abi."
"Sana göre değil," dedi ve elini omzuma koyup sıvazladı. "Ama bugün onun gözlerinde gördüm. Altan, aynı Altan. Sadece yaptığı iş, kurduğu hayatı değişik."
"Kurduğu hayat..." dedim ve ne diyebileceğimi düşündüm ama söyleyeceğim kelimenin yerine daha düzgün bir kelime bulamadığım için devam ettim. "Acımasız bir hayat."
"Hepimizin yaşadığı hayat acımasız Aden!" dedi, hissettirdiği abi şefkatiyle. "Sen küçük bir kız çocuğuyken tanıştın o acımasız hayatla. Altan'da büyüdükçe."
Ben daha küçükken, annem ve babam evimizde çıkan yangında ölmüşlerdi. Daha üç yaşındayken tanışmıştım hayatın acımasızlığıyla.
"Haklısın." diyebildim sadece. Başka ne diyebilirdim ki?
Elini omzuma koyarak ovaladı. "Hadi geç evine uyu." demesiyle başımı onaylar anlamda salladım ve hızlı bir şekilde arabadan inip kapının yanındaki büyük saksının içinden evin anahtarını çıkarttım ve evin kapısını açıp eve girdim.
Hızlı adımlarla odama girdim ve yatağıma uzanıp bugünü düşündüm. Ne gündü ama?
Hem Altan dönmüştü, hem onla yeniden tanışmıştım, hem de oldukça yakınlaşmıştık?
Acaba sevdiği biri var mıydı? Ya da evlenmiş miydi?
Ne olur birini sevme! Ne olur evlenmemiş ol Altan.