1. Bölüm

3513 Words
"Altan!" diyerek yanına koştum. Dizlerimin üzerine çökerken ellerimi yüzünde, sakallarının üzerinde gezdirdim. "Altan! Ne oldu?" "Abi!" diyerek Akif Mert'te yanımıza geldiğinde, Kerem de onu takip etti ve onlarda benim gibi dizlerinin üzerine çöküp Altan'ı izlediler. "Ne oldu!" diye bağırdım yeniden. "Kerem çabuk doktoru ara!" dedi Akif Mert telaşla ve endişeli gözlerini ben ile Altan arasında gezdirirken, Altan'ın sesiyle yeniden ona döndüm. "Ben... iyiyim..." "Altan?" dedim sorar bir sesle. "Ne oldu?" "İyiyim." dedi güçsüz bir sesle, kıstığı gözleriyle bana bakarken. "Sakin olun." "Abi doktoru çağıralım?" "Hayır Akif Mert!" dedi zor çıkan sesinin eşliğinde kaşlarını çatarken. Gözlerini elinde telefonuyla doktoru aramaya çalışan Kerem'e çevirdi. "Bırak o telefonu Kerem." Kerem bakışlarını telefonundan çekerken, Altan'a baktı ve gözlerinden birkaç damla gözyaşı aktı. Kerem başını hayır anlamında sağa sola sallarken, "Hayır abi!" dedi. "Bırak dedim!" dedi sesini yükselterek ama yine de sesi çok güçsüz çıkıyordu. Kerem bakışlarını Altan'dan çekip Akif Mert'e baktı. Akif Mert'de başı ile onaylayınca Kerem telefonunu yanına koyup Altan'a hüzünlü bir ifade ile baktı. "İyiyim," dedi ve yerden kalkmaya çalıştı. Başımı hayır anlamında sağa sola salladım. "Değilsin," dedim, diğer yandan da ağlıyordum. "Dün gece uyuyamadım." dedi gözlerini kaçırarak. "Yorgunum." "Sen yorgun da değilsin Altan..." "Yorgunum." dedi, Akif Mert ile Kerem'in yardımıyla yerden kalkarken ve koltuğun yanına ulaştıklarında Altan, koltuğa oturup başını önüne eğdi ve elleriyle başını ovaladı. Kendine gelmeye çalışıyor gibiydi. Ayağa kalktım ve Altan'ın karşısında dikilirken, Kerem ve Akif Mert'in gözlerindeki endişe korkumu tetikledi. Yeniden Altan'a baktım. "Bir şey saklıyorsun?" "Hayır!" dedi katı bir sesle. "Neyin var o zaman?" "Yorgunum dedim," dedi, aynı katılıkla. Sesinde itiraz istemeyen bir tını vardı. Başımı onaylar anlamda aşağı yukarı salladı. "Tamam." dedim ve etrafıma bakınıp bakışlarımı son kez hepsinde teker teker gezdirdim. "Sen dinlen." dedim ve evin çıkışına doğru ilerledim. Kapıdan çıktığım anda Akif Mert'in, "Haldun Bey, Altan abi yine fenalaştı." dediğini duydum. Bu ilk değildi. Belki de son da değildi. Neyi vardı Altan'ın? Neden bir anda yere yığılmıştı? Ne saklıyordu? 93 GÜN ÖNCE "Aden!" diye bağırarak odamın kapısını kırarcasına açan Hilal'e baktım. Bir elinde telefonunu tutarken diğer eliyle de kapının kolunu tutuyordu. Onun bu kaba davranışını kaş çatışımla taçlandırırken, o gözlerini devirerek konuştu. "Ya şu telefonuna bak ya da ben meraktan Şeyma'nın evini basacağım!" Elimdeki kitabı yatağımın köşesine koyarken, kaşlarımı daha da çattım. "Ne oluyor?" "Ne bileyim ben!" diye bağırdı. "Şeyma gruba mesaj attı, önemli bir haber varmış ama sen gelmeden söylemiyor." "Tamam." dedim ve yatağımın yanındaki komodine uzanıp telefonumu elime aldım ve mesajlara girip okumaya başladım. Hilal'de o sırada kapıyı kapatıp yatakta yanıma oturmuştu. *KARADENİZ'İN İNCİLERİ* Oksijen Hırsızı: Haberi duydunuz mu? (21:33) Hilal'im- Kuzen 1: Ne haberi kızım? Senin işin gücün yok mu, habere bir haber arayışındasın? (21:33) Nilay'ım- Kuzen 1.5: Onun işi gücü memleketin dedikoduları kuzen... (21:34) Hilal'im- Kuzen 1: Aaa! Doğru unutmuşum. (21:34) Oksijen Hırsızı: Öf! Bir boş yapmayın be! Aden nerede? (21:35) Oksijen Hırsızı: Haberim ona! (21:35) Hilal'im- Kuzen 1: Odasındaydı. (21:35) Oksijen Hırsızı: Git çabuk haber ver de gruba gelsin. (21:36) Oksijen Hırsızı: DUYDUĞUNDA HAVALARA UÇACAK! (21:36) Hilal'im Kuzen 1: Bekle o zaman! (21:37) Mesajları okumayı bitirdiğimde kaşlarımı çatarak Hilal'e baktım. Beni bu denli ilgilendiren ve duyduğumda havalara uçabileceğim haber neydi ki? Sanırım bir tek annen ve baban yaşıyor derlerse sevinçten havalara uçardım. "Artık 'geldim' yazacak mısın Aden'ciğim?" Hilal'in haklı isyanı sonrasında başımı onaylar anlamda aşağı yukarı salladım ve yeniden telefonuma bakarken, parmaklarımı klavyenin üzerinde gezdirdim. Ben: Geldiiiim! (21:45) Ben: Ne oldu? (21:45) Deccal Sinemiko: Şükür! Öldüm burada meraktan. (21:46) Oksijen Hırsızı: Bir susun be kızım! (21:47) Oksijen Hırsızı: Aden'im hazır mısın? (21:47) Hilal'im- Kuzen 1: Şeyma yanlış anlama ama meraktan soruyorum; daha fazla uzatacak mısın? (21:48) Oksijen Hırsızı: Tamam! Söylüyorum. (21:48) Oksijen Hırsızı: ALTAN DÖNDÜ! (21:49) Oksijen Hırsızı: Daha demin babamlarla Halil amcalardaydık. Aniden içeriye Altan ve Altan gibi ultra yakışıklı olan iki adam girdi. (21:50) Oksijen Hırsızı: Halil amca deliye döndü ama halledecek gibiydiler. (21:50) Ben: Ne! (21:50) Ben: Ne demek döndü? (21:51) Deccal Sinemiko: Nasıl ya! (21:51) Hilal'im- Kuzen 1: İyi de Halil amca silmişti bunu! Eve nasıl aldı? (21:52) Nilay'ım- Kuzen 1.5: Yanlış soru Aden! (21:52) Nilay'ım- Kuzen 1.5: Ne demek döndü değil, hangi yüzle döndü? (21:52) Oksijen Hırsızı: Halil amca eve almamak için direndi ama Nergis Teyze olsun, Dilara abla olsun biraz olsun yumuşattılar Halil amcayı. (21:53) Ben: Neden dönmüş? (21:53) Ben: Temelli mi dönmüş? (21:53) Ben: İstanbul'a geri dönecek miymiş? (21:54) Oksijen Hırsızı: Sakin ol Aden! (21:54) Ben: Olamam. (21:54) Hilal'im- Kuzen 1: Şu an yanımda ve gördüğüm kadarıyla doğruyu söylüyor. Kesinlikle sakin olamaz. (21:55) Deccal Sinemiko: Sen de bir şey öğreniyorsun o da yarım yamalak Şeyma! (21:56) Oksijen Hırsızı: Kusura bakmayın canım ya! (21:56) Oksijen Hırsızı: Babam bu aile meselesi bizim yanımızda konuşulması münasip değil deyip de bizi zorla evden çıkarttırmasaydı daha fazlasını da öğrenirdim. (21:57) Ben: Tamam! Ben öğrenirim. (21:57) Hilal'im- Kuzen 1: Yanlış söyledi, biz öğreniriz. (21:58) Hızla telefonu yatağa bırakıp ayağa kalktım, benimle birlikte Hilal'de ayaklanırken ona döndüm. Kalbim delicesine çarpıyordu, sanki heyecandan ölmek üzereydim. "Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu Hilal, yüzündeki sinsi gülüşü saklamaya gerek duymadan. Koşar adımlarla odanın köşesine gittim ve Dilara abladan ödünç aldığım kitapları elime alırken, Hilal'e bakarak gülümsedim. "Halamdaydık ve dönerken de kitapları Dilara ablaya vermek için uğradık." "Süper bahane!" diyerek ellerini birbirine çarptı. "Hadi o zaman." "Koş!" dedim ve hızlı adımlarla odamdan çıkıp alt kata indiğimizde Hilal'e baktım. Biz birbirimizin bakışından ne demek istediğimizi anlatabilen bir ikiliydik. "Anne!" diye bağırdı Hilal, diğer taraftan da ikimizde alelacele ayakkabılarımızı giyme savaşı veriyorduk. "Biz bir halamlara kadar gidip geliyoruz, dönerken de Dilara ablanın kitaplarını bırakacağız." "Saçmalama Hilal!" diye bağırarak mutfaktan çıkan yengeme baktım. "Bu saatte nereye gidiyorsunuz kızım? Her ne halt yediyseniz yarın halledersiniz!" "Yenge bir halt yemedik ama çok önemli." diyerek en şirin ifademi takındım. "Olmaz kızım!" diyerek yine reddetti yengem. "Amcan sorarsa ne diyeceğim?" "İki adım uzağa gittiler dersin anneciğim," diyerek yengemin sorusunu cevapladı Hilal. "Yaylaya çıkacağuz demiyoz da! İki adım öteye gidiyruz." "Hayır dedim!" diye bağırdı yengem. "Odalarınıza çıkın hemen!" "Ya yenge..." "Ne yengesi ya!" diyerek bu sefer bağıran Hilal olmuştu. Eli ile kolumu sıkı bir şekilde kavrarken, kapıyı açtı ve beni çekiştirerek ardından dışarıya çıkartırken, annesine seslendi. "Bir saate evdeyiz." "Hilal!" diye ardımızdan bağıran yengemin sesindeki öfke tüylerimi ürpertti. "Eve dönünce babana hesap verirsin!" "Veririm." Nihayet evden uzaklaştığımızda bir arka mahallemizde olan Altan'ların evinin önüne gelmiştik. Kalbim heyecandan yerinden çıkacakmışçasına çarparken evin önündeki son model jip dikkatimi çekti. Altan'ın olmalıydı. Sanırım Şeyma'nın söyledikleri doğruydu, Altan dönmüştü. Yıllardır yerine kimseyi koyamadığım çocukluk aşkım dönmüştü. "Hadi!" diyerek hala kolumdan çekiştiren Hilal'e baktım. Gözlerim dolmuştu. "Galiba yapamayacağım." "Saçmalama!" diyen Hilal kolumu bırakırken, kaşlarını çatarak yüzüme baktı. "Senin için babamdan azar işitmeyi göze aldım ben Aden! Sana kızmazlar ama benim ne ceza alacağım belli değil." "Hilal..." dedim, sessiz ve titreyen bir sesle. "Korkuyorum." "Korkacak hiçbir şey yok!" Katı sesi kulaklarımda çınlarken, kararlılığı cesaret toplamamı sağlamıştı. "Girip ne olup bittiğini öğrenip, çıkacağız. Sonrası kısmet!" "Ya bize kızarlarsa..." "Belki bana kızarlar ama seni öz kızları gibi çok seviyorlar. Merak etme sana kızmazlar." "Ay!" diyerek elimi kalbimin üzerine koydum ve derin bir nefes alıp verdikten sonra sakinleşmeye çalıştım. Ama bu mümkün değildi. "Hadi bakalım!" diyerek evin kapısının önüne geldim ve zile bastım. Kısa bir bekleyişin ardından kapıyı Ayşe abla açtı ve dudaklarını kemirerek bakışlarını ben ile Hilal arasında gezdirdi. "Kızım hoş geldiniz?" "Hoş bulduk Ayşe abla." dedim ve içeriden gelen bağırma sesleriyle ruhumu ele geçiren tatsız duyguya esir olmamak için çabaladım. "Ne oluyor?" "Altan Bey geldi!" dedi alelacele. "İçerisi yangın yeri be kızım! Halil Bey ne ettikse sakinleşmiyor." "Neden ki?" "Ayşe!" diye bağırdı içeriden bir kadın sesi. Bu Altan'ın annesi Nergis Teyze'nin sesiydi. "Ayşe koş!" "Geldim hanımım!" diye bağırarak içeriye koştu Ayşe abla. Biz ise Hilal ile birbirimize bakakalmıştık. İkimizde ne yapacağımızı bilemez haldeydik. En sonunda aramızdaki sessizliği bozan Hilal oldu. "Bence eve dönelim?" "Hani geri dönmek yoktu?" "İçeriden gelen sesleri duymuyor musun?" diyerek korktuğunu dile getirdi. Az önce benim korkumu silip, cesaretlendiren kız gitmiş yerine içerideki bağırış, çağırışlardan korkan kız gelmişti. Oysa ki benim cesaretim daha da fazla artmıştı. Altan'ı görmeme sadece birkaç adım kalmıştı. "Olmaz!" dedim, yüzümü içeriye dönerek evin içerisine baktım. "Onu görmem lazım." "Aden içerisi yangın yeri..." diyerek bir adım attı ve yanıma gelip elini koluma koydu. "Bizi bile içeride çiğ çiğ yerler. Duymuyor musun Halil amcanın bağırışlarını." "Senin gibi bir oğlum yok lan benim! Pabucumun kabadayısı!" Halil amcanın üç cümlesinden ikisi Altan'a ettiği hakaretlerden oluşuyordu. Altan'ın ise hiç sesi çıkmıyordu ya da babasına karşı sesini yükseltmediği için kapıdan duyulmuyordu. Acaba sesi de değişmiş miydi? Yüzü, duruşu, fiziği değişmişti. Sık sık televizyonda ya da internette fotoğraflarını görüyordum. Mesela buradan gittiğinde sakalı yoktu ama artık vardı. Saçı biraz uzundu ama şimdi kısa olmalıydı, yani en son öyleydi eğer uzatmadıysa. Kaslı değildi ama fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla şimdi kaslıydı ve kalıplıydı, daha da fazla çekiciydi. Daha fazla bu bilinmezliğe kapılmak istemediğim için deli bir cesaretle içeriye girdim ve ardımdan adımı seslenen kuzenimi es geçerek salon tarafına geçtiğimde ilk gözüme çarpan kişi öne doğru gitmek için büyük çaba harcayan Halil amca ve onu tutabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapan eşi Nergis Teyze, oğlu Özer abi oldu. Bakışlarımı biraz daha sağa kaydırdığımdaysa onu gördüm. Altan'ı. Yüzünde hüzün dolu bir ifade vardı ama kaşları çatıktı. Sanırım güçlü görünmeye çalışıyordu ama incinmiş gibiydi. Altan'ın önünde ise Rüzgâr vardı. Abisine siper olmaya çalışıyordu. Dilara abla ise oğlu Çınar Arda'yı odasına yollamaya çalışıyordu. Bakışlarımı yeniden Altan'a çevirdiğimde onun da bana baktığını gördüm. O an nefesim kesildi ve içime hapsettiğim nefesim, güçlükle dudaklarımın arasından özgürlüğüne kavuştu. Onun yeşil gözleri, mavi gözlerimi bulduğunda yarım kalan ilkbahar resmini tamamladım. Onun yeşilleriyle çimenleri, benim mavilerimle ise gökyüzünü boyadım. Gözlerini kapatıp mahcubiyetle başını yere eğerken, derin bir nefes aldı. Sanırım aileden olmayan birinin babasının kendisine bağırmasını görmesi hoşuna gitmemişti. "Yeter!" diye bağırarak başını yerden kaldırıp deminkinin aksine öfkeyle yanan gözlerle baktı babasına. "Yeter..." "Sen kimsun de bana bağriysun ula!" "Oğlunum!" diyerek yeniden bağırdı. Sanırım gücünü göstermeye çalışıyordu ama buradaki herkes onu iyi tanıyordu, televizyondan ve haberlerden gördükleri kadarıyla. "Buraya elini öpmeye geldim bir öldürmediğin kaldı!" "İstemez!" diye bağırdı Halil amca nefesinin yettiğince. "Elimde olsa şuracıkta alırım canını!" "Öyle mi?" dedi Altan ve boynunda belirginleşen damarlarının eşliğinde elini beline atıp tabancasını çıkarttı. Herkesin gözleri kocaman açılırken, benim gözlerimden yaşlar süzüldü. Altan birkaç adım atarak babasının yanına gelip önünde durdu ve kendisini engellemeye çalışan abisini güçlü bir şekilde iterken silahın namlusundan tutarak babasının eline verdi. Halil amca oğlunun zoruyla tabancanın kabzasından tutarken Altan, Halil amcaya biraz daha yaklaştı ve silahın namlusunu eliyle göğsüne, kalbinin üzerine koydu. Altan babasının tetikte durması için tuttuğu elini ve silahın namlusunu tutan elini çekerken, kollarını iki yana açtı ve korkusuz gözlerle baktı Halil amcaya. "Hadi vur!" diye bağırdı tüm gücüyle, köşkü inletirken. "Deminden beri öldürürüm seni diyorsun, öldürsene Halil Saraçoğlu!" "Altan yeter!" diye bağıran Özer abiye baktım. "Kendine gel." Altan, Özer abiyi takmadı ve kararlı gözlerini bir saniye olsun babasından ayırmadı. "Öldürsene baba! İşte sana fırsat!" "Altan'ım, oğlum..." diyen Nergis Teyze'nin gözyaşları ardı sıra durmaksızın akıyordu. "Yapmayın, yeter." "Hadi yapsana baba!" Bağırması kulaklarımı acıtırken, belirginleşen damarlarını izledim. "Bas tetiğe! Hadi!" Gözlerimi aceleyle Halil amcaya çevirdiğimde gözlerindeki öfke yüreğimi bir kurşun edasıyla ezip geçti. Vuracak gibiydi. Kendi oğlunun hayatına son verebilecek bir cesaret geziniyordu gözlerinde. Gözyaşlarımın eşliğinde, titreyen sesimle "Halil amca!" dedim. Koşar adımlarla yanlarına gidip Halil amcanın, oğlu gibi yeşil olan gözlerine baktım. "O senin oğlun, yapma!" "Karışma sen!" diye bağırdı Altan. "Hadi baba! Neyi bekliyorsun sen?" "Bu yaşımda evlat sildirttun, şimdi de evlat katili olmam için mi çabalaysun?" "Beni silmeni gerektirecek hiçbir şey yapmadım!" "Oku diye gönderdum, mafya oldun ula!" "Okudum!" diye gür bir sesle bağırdı. "Hem okudum hem de kendi yolumu, kendim çizdim. Benim kararlarım seni ya da hiç kimseyi ilgilendirmez." "Babanım ben senin!" "Hani değildin?" "Altan..." diyerek oğluna seslendi Nergis Teyze. Sesi yorgun çıkıyordu. "Oğlum... Yapma kurban olayım." "Artık değilim." diyen Halil amca silahı indirecekken Altan namlusundan yakaladı, diğer elini de babasının tetikte olan elinin üzerine koyarken kararlılıkla baktı. "Eğer silahı birine doğrulttuysan sıkmadan indiremezsin. Sözünü tut Halil Bey! Öldür artık oğlun olarak görmediğin beni!" "Çek eluni!" "Sık!" diye bağırdı Altan ve yüzünü babasının yüzüne yaklaştırıp tısladı. "Korkma baba!" "Bırak ula!" diye bağırarak elini Altan'ın ellerinin hapsinden çekmeye çalışan Halil amcayı izledim. Her ne kadar Altan'dan nefret de etse, baba yüreği onu vurmasına izin vermiyordu. "Öldüreceksin!" "Altan indir şu siktiğimin silahını!" diye bağıran Özer abiye baktığımda Altan'ın kolundan tuttuğunu gördüm. O an patlayan bir el silah sesi, köşkte yankılanırken herkes çığlık attı. "Altan! Oğlum!" diye bağırarak yanımıza koşan Nergis teyzeye baktım ve diğerlerinde Altan'ın adını söyleyerek yanımıza gelmişti ve ben ona bakmaktan korkuyordum. Sanırım daha gözlerinin içine bakamadan onu kaybetmiştim. On iki yaşımdan beri yüreğime misafir ettiğim aşkı, toprağa vermek üzereydim. "Abi!" diyerek kapıdan içeriye giren adama baktım. Ardından bir adam daha girmişti ve sonrasında ise görüş alanıma Hilal girmişti. Önce bana sonra ise yanıma bakınca ellerine ağzına götürüp dehşetle baktı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıp verdikten sonra başımı soluma çevirdim ve gözlerimi açtığımdaysa demin kapıdan giren adamlardan birinin Altan'ın koluna girdiğini gördüm, iyiydi. Ölmemişti. Biraz daha dikkatli incelediğimde omzundan vurulduğunu görünce derin bir nefes aldım. Bakışlarımın yeni hedefine Halil amcayı aldığımda elinde silahla hüzünlü gözlerini Altan'da bıraktığını gördüm. Meraklı ve bir o kadar da üzgün görünüyordu. İçeriye giren diğer adam ise Halil amcanın elindeki Altan'ın silahını eline aldı ve beline, kendi silahının yanına yerleştirip dışarıya çıktı. Ardından ise Altan ve onun koluna giren diğer adam dışarıya çıktılar. "Ne yaptın sen Halil?" diye yakınan Nergis teyze yerde dizlerinin üzerinde oturuyordu. "Ya ölseydi." "İsteyerek yapmadım." dedi Halil amca donuk bir ifadeyle. O da ne yaptığını sorguluyor gibiydi. "Kazayla oldu." "Oğluma bir şey olsaydı ne yapardım ben?" Halil amca mekanik bir hareketle başını Nergis teyzeye çevirdi ve yüzünü buruşturarak baktı. Acısını gizlemeye çalışıyordu. "Belki bugün bir şey olmadı ama senin oğlun eninde sonunda o tabanca yüzünden ölecek." "Döndü işte!" "Belindeki tabancasıyla." dedi ve o da salondan hızla çıktı. Bende adımlarımı kapıya doğru yönlendirdiğimde şaşkınlıkla bana bakan Hilal'e baktım. "Sen eve git. Amcamlara kendi evime geçtiğimi söylersin." dedim ve bende evden çıktım. "Sen nereye?" diye bağırarak peşimden koşan Hilal yüzünden durdum ve jipin hala kapıda olduğunu görünce nerede olduklarını bulabilmek için etrafıma bakındım. "Altan'ın iyi olduğundan emin olmalıyım." "Delirdin mi?" diye bağırdı Hilal ve kolumdan tutarak beni kendisine doğru çevirerek ona bakmamı sağladı. "O adam bir sadist. Bence ondan uzak durmalısın Aden..." "Ne?" dedim, kaşlarımı çatarak. "Görmedin mi babasına kendini vurdurttu. Sana da zarar verebilir." "On yıldır yüreğimde büyüttüğüm sevdamdan vazgeçmemi mi istiyorsun?" "Evet!" dedi hiç beklemeden. "Çok şey istiyorsun, yapamam." dedim ve etrafıma bakınmaya devam ettim. "Şimdi eve gider misin?" "Aden bunun sonucunda üzülen sen olursun?" "Sorun değil." diyerek ona baktım ve güven verircesine gülümsedim. "Üzülmekten hiçbir zaman korkmadığımı biliyorsun." "Sen nasıl istiyorsan..." dedi ve kendi kendine söylenerek evin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Bir süre sonra gözden kaybolduğunda sola doğru yürüdüm ve duvarın arkasından gelen sesle durdum. "Hastaneye gidelim abi!" dedi, katı bir ses. "Kurşun içeride olabilir." "Değil!" dedi biri. Bu Altan'ın sesiydi. "Kanaman fazla." "İlk defa vurulmuyorum Akif Mert! Abartma!" diyerek onu düşünen adamı azarladı. "Ama daha önce hiç baban tarafından vurulmamıştın?" diyerek aralarındaki sohbete dahil oldum ve yanlarına gidip bakışlarımı Altan'ın omzunda tuttum. Altan ve yanındaki adamlar ise şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Belki omzunun kanamasından ölmezsin ama yüreğimin kanaması ne olacak?" "Ne saçmalıyorsun sen?" diyerek sert bir ses tonuyla çıkıştı. Benimle ilk defa muhabbete giriyordu. Evet! Kabul ediyorum saçma bir muhabbetti ama yine de benimle muhatap olması hoşuma gitmişti. "Halil amcayı ilk defa bu denli acımasız gördüm." "Ona çekmişim demek ki!" dedi imalı bir ses tonuyla. "Hatta ondan daha da çok acımasızım." Sanırım ondan uzak durmam için imada bulunuyordu. Oysaki ne olursa olsun ondan uzak kalamayacağımı bilmiyordu. "Sanırım," diyerek onu doğruladım ve birkaç adım daha atarak ona biraz daha yaklaştıktan sonra elimi sol omzunda gezdirdiğim anda kendini geriye çekip, çatık kaşlarıyla gözlerime baktı. Ellerimi geri çekerken, mahcubiyetle ona baktım. "Sadece yarana bakmak istemiştim?" "Doktor musunuz?" diye sordu yanındaki adam. Yüzümü soruyu soran kişiye çevirdiğimde ela gözlü, kirli sakallı, esmer biriydi. "Hayır!" dedim, başımı sağa sola sallayarak. "Veteriner Hekimliği okudum. Bu sene mezun oldum." "Öyle mi?" dedi alay dolu bir sesle Altan. "Ne yazık ki ben bir hayvan değilim. Git tecrübelerini hayvanların üzerinden edin!" "Böyle bir imada bulunmadım." "Uzaklaş!" diye bağırdı gür bir sesle. Gözlerim doldu. Amacım sadece ona yardım etmekti ama yanlış anlamıştı. Bakışlarımı yanındaki adamlarda gezdirdiğimde başlarını önlerine eğmiş bekliyorlardı. Görüş alanıma yeniden Altan'ı aldım ve umursamaz bir şekilde baktım. "Madem hastaneye gitmek istemiyorsun, yardımım dokunur." "İstemez!" diye bağırdı yeniden. "Neden?" diye sordum, kaşlarımı çatarken. "Sana yardım edersem sarsılmaz gücün mü yok olur?" "Sen laftan anlamıyor musun?" diyerek oturduğu taştan ayağa kalktı ve sağ elini, sol omzuna yarasının üzerine koydu. "Ben anlıyorum ama senin anlamadığından emin oldum." Dişlerini sıktı. Sakin kalmaya çalışıyordu. Kısa bir süre çatık kaşlarıyla beni baştan aşağı süzdü, tanımaya çalışıyor gibiydi. Tanıması imkânsız olan birini süzerek tanıyabileceğine ihtimal vermiyordum. Sonuçta o buradan gittiğinde on sekiz yaşındaydı, ben de on üç. Aradan on yıl geçmişti ve ne o artık eskisi gibiydi, ne de ben o küçük kız çocuğuydum. "Kimsin sen?" diye sordu. Gülümsedim ve "Aden," dedim fısıltı halinde çıkan sesimle. "Aden?" dedi sorar bir sesle ve gözleri düşüncenin özgürlüğünde boğuldu. Bir şey hatırlamaya çalışıyor gibiydi, sonrasında gözleri huzura erişirken hafif tebessüm edince kıvrılan dudaklarına baktım. "Aden..." dedi imalı bir ses tonuyla. "Evet, Aden." "Hatırladım seni." Hatırladı mı? Tanıyor muydu ki? Yok canım nereden tanıyacak. "Nasıl?" diye sordum kendime engel olamayarak. "Kenan abinin kızı değil misin? Dursun Dede'nin torunu." "Evet!" diyerek başımı aşağı yukarı salladım. Sanırım daha önce hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım. Ummadığım bir şeyin olması... Bu güzel bir hismiş. "Şimdi evine dön." dedi, sesi yeniden acımasızlaşırken. "Geç oldu, başına bir iş gelmesin." "Gelmez," diyerek gülümsedim. "Sonuçta yanımda sen varsın, korursun." "Ya da canını acıtırım." Zaten yıllardır ben senin yerine kendi canımı hiç acımadan acıttım. "Belki..." "Altan!" diyerek yanımıza gelen Dilara ablaya baktım, Altan ve yanındaki adamlarda Dilara ablaya bakıyordu. "Abin hastaneye gitmeni söyledi. O da yanına gelecekmiş." "Gerek yok!" dedi, itiraz istemeyen bir ses tonuyla. "Pansuman yaparız, geçer." "Olur mu öyle şey!" diye bağırdı Dilara abla dehşet içinde. "Vuruldun sen!" "İlk defa vurulmuyorum." derken elini yarasından çektiğinde elindeki yoğun kana baktım. "Beni öldürecek yarayı da, yaşatabilecek yarayı da artık tanıyorum." "Belki sen alışıksın ama bizler ilk defa vurulan birini görüyoruz." "Merak etme daha çok görürsün." "Dilara abla?" diyerek aralarındaki sohbete dahil oldum. "Ben yarasına bakabileceğimi söyledim ama kabul etmiyor." "Gerek yok dedim!" diyerek yeniden katı ve itiraz istemeyen bir ses tonuyla konuştu Altan. "Lütfen Altan!" dedi Dilara abla Altan'ın gözlerine bakarken. "Aden'de seninle gelsin, yarana baksın." "Kız gecenin bu saatinde benimle nasıl gelsin?" diye sordu dişlerinin arasından tıslarcasına. Bakışlarımı Dilara abladan çekip, Altan'a baktım. "Yalnız yaşıyorum, yani eve geç gitsem de sorun olmaz." "Bu gece amcanlarda kalmıyor musun Aden?" diye sordu Dilara abla. "Hayır!" diyerek yanıtladım. "Güzel," dedi Dilara abla ve o da Altan'a baktı. "Aden de seninle gelsin ve yarana baksın. Sonra ya abin onu almaya gelir ya da yanındakilerden biriyle evine bıraktırırsın." "Gerek yok dedim!" "Var!" diyerek diretti Dilara abla. "Daha fazla zorlama istersen Altan yoksa abini çağıracağım." Altan gözlerini kapatıp, derin bir nefes alıp vererek sakinleşmeye çalıştı. O sırada Dilara abla ise bana döndü ve her zamanki gibi sevecen gülümsemesiyle gözlerime baktı. "Bizi haberdar edersin canım tamam mı?" "Tamam abla." dedim ve Altan'ın bir şey demesini bekledim. Yanındaki adamlarda Altan'a bakıyordu. Biz onu izlerken Dilara abla koşar adımlarla evine geri dönmüştü. Yalan yok biraz korkuyordum, sonuçta eli silahlı bir adama zorla pansuman yapacağımı kabullendirmiştim ve ne yapacağını bilmiyordum. Sonuçta o artık eski tanıdığım Altan değildi. "Abi?" diye seslendi esmer ve ela gözlü olan adam. "Ne yapalım?" Altan ışık hızıyla gözlerini açtı ve bakışlarını benim gözlerimde sabit tutarken, adamına yanıt verdi. "Arabaya geçin!" dedi, katı sesi tüm tüylerimi ürpertmiş, kalbimin atışını hızlandırmıştı ama bu seferki aşktan değil, korkudandı. Adamları arabaya geçti. Biri sürücü koltuğuna bindi, diğeri ise yanına binerken bakışlarımı yeniden ona çevirip orman yeşili gözlerine baktım. O da bir saniye olsun gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Daha fazla bu ıstıraba maruz kalmamak için ona tüm masumluğumla baktım ve "Ben ne yapayım?" diye sordum. Başını bir şeyleri ölçüp tartıyormuş gibi aşağı yukarı sallarken, "Sen de geç arabaya!" dedi. "Tabi!" dedim ve hızlı ve temkinli adımlarla arabasına doğru yürüdüm. Şu an ondan uzak durmanın mantıklı olabileceği düşüncesi vardı zihnimde ama bildiğin ona daha da yakınlaşıyordum. Onun arabasına biniyordum ve sanırım evine gidecektim. Elimi kapının kulpuna koydum ve telaşlı bir şekilde kapıyı açmaya çalıştım ama açılmamıştı. Daha da panikleyip hızlı bir şekilde açmaya çalıştım ama yine de açılmıyordu. "Sakin ol." Onun nefesini boynumda hissettim. Çok yakınımdaydı. Kanlı elini elimin üzerine koydu ve sakin bir şekilde kapıyı açtığında gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sardunya, yasemin, sandal ağacı karışımı ve en çok da okyanus gibi kokuyordu. "Korkmana gerek yok, sana zarar vermem." diyerek devam ettiğinde gözlerimi açıp başımı arkaya çevirdim ve onunla burun buruna geldim. Bu kadar da çok yakınımda olduğunu düşünememiştim. Gözleri birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra biraz aşağıya kaydı ve saliselik bir hızda dudaklarıma bakıp yeniden gözlerime baktı. "Emanetsin ve ben emanetimi canım pahasına korurum." "Korkmuyorum," dedim çok kısık bir sesle. Sesimi ben bile çok zor duymuştum ve onun duyabildiğinden emin değildim. Gülümsedi. "Korkuyorsun." "Hayır!" dedim daha güçlü bir sesle ve elimi göğsüne koyup kibar bir şekilde kendimden uzaklaştırdım. Zaten güç uygulamama gerek kalmadan benden uzaklaşmıştı. Sonra ise hızlı bir atakla arkamı dönüp arabaya bindim. O da çok beklemeden yanıma binmişti ve araba hareket etmeye başladığında kendi kendime ne yaptığımı sorguladım. Artık tanıyamadığım bir adamla o nereye gidiyorsa oraya gidiyordum ve saçma olan şey ise bu adamların belleri silahla süslüydü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD