2. Bölüm - Umut Ve Karanlık

1682 Words
Saat sabah beş gibi, köyün sessizliğini yalnızca rüzgarın uğuldayan sesi bozuyordu. İlay mutfakta, askerin uyanınca içmesi için sıcak bir çorba hazırlıyordu. O an, mutfak penceresinden içeriye giren ilk ışıklar, gecenin karanlığına karşı yavaşça evin içini aydınlatıyordu. İlay, yaşamanın ne kadar kıymetli olduğunu biliyordu ve askerin hayatta kalabilmesi için elinden gelen her şeyi yapmaya kararlıydı. Dışarıda kuşların cıvıldaması duyulmaya başlarken, içeride her şey sakindi. Birden içeriden gelen ses İlay’ı için tedirgin etti. Duyduğu hafif bir hırıltı sesi ile korkuyla hızla yatak odasına gitti. Adam titriyordu, vücudu ter içinde kalmış, sayıklamaya başlamıştı. “Beni bırakma… Beni bırakma…” İlay, bir an için ne yapacağını bilemedi. O kadar çok şey hissetti ki, korku, üzüntü ve belirsizlik arasında kaybolmuştu. Ama o adam hala yaşıyordu o yüzden yardım etmeliydi. İlay hızla askerin yanına gitti, elini alnına koyarak ateşine baktı. Ateşi vardı. Hızla banyoya gidip bir leğenin içine soğuk su ve bez koyarak tekrar odaya geri geldi. Ve adamın ateşini düşürmek için alnına, suya sokup çıkardığı bezi sıkarak koydu. Adamın gözleri hafifçe açıldı. “Ben buradayım,” dedi İlay, sakin ve anlayışlı bir sesle. “Merak etme, yardım gelecek. İyileşeceksin.” dedi. Adam, gözlerini açmaya çalıştı. Yüzünde acı dolu bir ifade vardı. Canı çok yanıyordu. Ama İlay’ın sesindeki şefkati ve ilgiyi duyduğunda bir nebzede olsa rahatlamıştı. Kendini tekrar uykunun kollarına bıraktı. —————————- Saat sabah yediye yaklaşırken, adamın ateşi düşmeye başladı. Artık terlemiyordu, nefesi ise daha düzenli hale gelmişti. İlay, onun başucunda sabırla bekliyordu. Ateşini düşürmek için elinden gelen her şeyi yapmıştı. O an askerin hayatının yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide olduğunu hissetmişti. Her nefes alışverişi ona bir mucize gibi geliyordu. Bir süre sonra, adam gözlerini yavaşça açmaya çalıştı. Bilinci tamamen yerine gelmemişti ama uyanıyordu. İlay, sessizce başını ona doğru çevirdi. Gözleri, adamın açılan gözlerini bulduğunda yavaşça bir gülümseme yayıldı dudaklarına; “Acıktın mı?” diye sordu, sesinde yorgun ama nazik bir ton vardı. Adam, zorlanarakta olsa hafifçe gülümseyerek; “Evet…” dedi, sesi oldukça boğuk bir o kadar da yorgundu. İlay hemen mutfağa giderek yaptığı çorbayı kaseye koyup, tepsiye yerleştirerek yatak odasına geri döndü. Tepsiyi yatağın köşesine bırakıp adamın vücudunu yatakta hafifçe dikleştirip tekrar tepsiyi alarak yatağın bir köşesine oturdu. Elleriyle, yavaş ve nazik bir şekilde çorbayı içirmeye çalıştı. Çorbanın sıcaklığı, askerin vücudunu rahatlatmaya başlıyordu. Bir süre daha aralarındaki sessizlik devam etti. Sadece kaşığın kaseye değme sesi duyuluyordu. İlay, adamın zorlada olsa küçük lokmalarla çorbayı içip bitirmesine yardım etti. Sonra adam gözlerini tekrar İlay’a çevirdi, sesindeki acı ve yorgunluk oldukça belliydi; “Karakola ulaşabildin mi?” diye sordu, güçsüz bir sesle. İlay, bir an için adamın gözlerine dikkatle baktı. İçinde bir umut vardı ama hala belirsizlik de vardı. İlay tebessüm ederek; “Evet.” dedi başını sallayarak. “Ulaştım. Yardım edecekleri zaman bize bilgi verecekler.” Adam kısa bir an düşündü, sonra gözlerinde hafif bir rahatlama belirdi. Kadının yanıtı, ona biraz daha güç vermişti. Bilinci tam olarak açılmamış olsa da, karşısındaki kadının şefkat dolu sesinde bir güven bulmuştu. Asker, gözlerini tekrar öğretmene çevirdi. Bir süre sessiz kaldı, ardından zorlanarak konuştu; “Silahım… telsizim nerede?” diye sordu, sesi hala zayıf ve boğuktu. İlay, hızla ayağa kalkıp, odanın bir köşesine sakladığı askerin silahını ve telsizini alarak onun yanına gelip ona doğru uzattı. Adam silahını alarak zorlanarakta olsa yaralarına dikkat ederek yastığının altına koyarken, telsizin bir düğmesine basarak dudağına götürüp konuşmaya başladı; “3755, Yıldırım konuşuyor. Yardım talebinde bulunmuştum.” diye konuştu, ses tonundaki yorgunluk hala belirgindi. “Bize ne zaman ulaşacaklar?” Bir anlık sessizlik oldu. İlay, başını eğerek askerin konuşmasını dikkatle dinliyordu. Telsizden gelen cızırtı, her saniye daha da zorlayıcı hale geliyordu. Sonunda karşı taraftan bir ses duyuldu; “Yıldırım, burası 3755. Yardım en kısa sürede sana ulaşacak. Lütfen yerini ve durumunu bildirme. Birkaç saat içinde sana ulaşacağız, saklandığın yerden ayrılma, dikkatli ol.” Asker telsizi kapatıp yanına koyarak, yavaşça başını geri yasladı. Gözlerini tekrar öğretmene çevirdi, biraz daha rahatlamış gibiydi; “Biraz daha bana katlanmak ve bakmak zorundasın.” dedi derin bir nefes alıp gülümseyerek. “Yardım kısa bir süre sonra gelecekmiş…” İlay, askerin gözlerinde bir zafer ışığı gördü. Hiç bir cevap veremedi, garip bir şekilde gidecek olması üzmüştü. İkiside sessiz kaldı. Asker, bir süre sessizce öğretmeni izledi, sonra gözlerini hafifçe kısıp fısıltılı bir sesle konuştu; “Bir şey sorabilir miyim?” dedi, sesi hala titriyordu. “Senin adın ne?” İlay, askerin bu sorusunu beklemediği için oldukça şaşırdı ama sonra gülümseyerek; “Adım İlay, bu köyün öğretmeniyim…” dedi sakin bir şekilde. “Seninle böyle tanışmak istemezdim ama kısmet böyleymiş… Yıldırım.” Askerin, yüzünde zor da olsa bir gülümseme belirdi. Boğuk bir sesle; “İlay… güzel isim. Kendimi tanıtmadım İlay. Özür dilerim ama malum…” dedi gözleriyle bedenini işaret ederek. “Bir kaç gün benim için oldukça zordu. Ben de… Alparslan” dedi, kısa bir duraksamanın ardından. “Yıldırım kod adım.” “Evet, belli senin için zor geçtiği.” dedi İlay, gözlerini Alparslan’ın yara izlerinden ayıramayarak. “Ama eminim ki atlatacaksın.” diyerek tebessüm etti. Alparslan bir süre sessiz kaldı, ardından başını hafifçe sallayarak; “Evet, haklısın… Ben yaptıkların için teşekkür ederim İlay” dedi. Gözlerinde bir minnettarlık ve bir şeylerin yeniden başlaması için bir umut vardı. İlay, Alparslan’ın gözlerindeki o minnettarlığı hissetti. O an bu iki insanın arasında hem acı hem de sevgi ile örülü bir bağ kuruluyordu. İlay, Alparslan’ın yorgun halini fark ederek nazik bir sesle; “Hadi, sen biraz daha dinlen. Eminim ki en kısa zamanda seni almaya geleceklerdir, sadece biraz daha sabretmen gerekiyor.” dedi. Alparslan, başını hafifçe sallayarak gözlerini kapattı. O kadar yorulmuştu ki, uykuya dalmadan önce birkaç derin nefes aldı, ama sonrasında vücudu daha fazla dayanamadı ve derin bir uykuya daldı. İlay, Alparslan’ın derin uykusuna geçişini izlerken, onun yanında beklemeye devam etti. Ama Alparslan’ın uyuması, onu biraz daha rahatlatmıştı. Alparslan’ın hayatta kalması için her şeyi yapmalıydı. İlay’ın, gözlerini bir süre sonra askerden ayırarak, köyün bakkalına gitmeye karar verdi. İhtiyaçları vardı ve köyün tek bakkalı sabahları dükkanını erken açardı. Hızla kapıdan çıktı, yol boyunca ilerleyerek, köyün merkezine doğru adımlarını attı. Bakkala vardıktan sonra, birkaç ekmek ve ihtiyaçlarını aldı. Bakkal, İlay’ı görünce bir şeyler söylemek istiyordu ama söyleyemiyordu. İlay tam geri dönmek üzereyken, bakkalın sesi arkasından yankılandı; “Olanları duydun mu, öğretmen hanım? Dün gece… bir asker sığınmış köyümüze.” İlay’ın kalbi hızla çarpmaya başladı; “Kime… nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu, sesinde belirgin bir gerginlik vardı. Yaşlı adam derin bir nefes alarak; “Yok ama köydeki herkes bu durumu konuşuyor.” dedi bakkal. “O asker yaralıymış. Şimdi burada, köyümüzde saklanıyormuş. Allah yardımcısı olsun” İlay, kafasını eğerek derin bir nefes aldı. Bu bilgiyi Alparslan’a nasıl söyleyeceğini düşünürken, bakkaldan hızlıca ayrıldı ve köydeki diğer insanlara gözükmeden eve gitmeye çalıştı. Bir yanda İlay, Alparslan’a yardımcı olmaya çalışırken, köylüler de yavaş yavaş durumu öğreniyordu. Alparslan’ın burada sığınmış olması, yalnızca bir dedikodu olayı değildi. Köydeki insanlar bu durumu konuşmaya, başlarına bir tehlikenin gelebileceğini hissetmeye başladılar. İlay, bakkaldan aldığı şeylerle köydeki evine dönüş yolunda yürürken, içinde bir huzursuzluk vardı. Alparslan’ın güvenliği, şimdi yalnızca kendi ellerindeydi. Yardım gelene kadar, her şeyin kontrol altında olması gerekiyordu. Ama köylülerin öğrenmesi, her şeyi biraz daha karmaşık hale getirmişti. ————————— Saat 12 gibi, köyün uzak köşesinden bir araç sesi duyulmaya başladı. İlay, Alparslan’ın başucunda sessizce beklerken, birden dışarıdan gelen araç sesleri dikkatini çekti. Hızla pencereden dışarı bakarak, yaklaşan askeri aracı gördü. İlay hemen oturduğu yerden doğruldu, Alparslan’a baktığında onun hala derin uykuda olduğunu gördü. Alparslan’ı uyandırmamak için dikkatlice hareket etmeye çalışıyordu. Araç yaklaşıp evinin önünde durduğunda, birkaç asker hızlıca inmeye başladı. Alparslan’ın timi nihayet öğretmenin evine gelmişti. Arkadaşlarını bulabilmek için, sınır bölgesindeki arama kurtarma çalışması yapıyorlardı. İhbar gelince heyecanla yola çıkarak buraya aceleyle gelmişlerdi. Alparslan’a dair hiçbir haber almadıkları için oldukça endişelenmişlerdi. İrtibatları kesilmişti ve uzun süredir kayıp bir arkadaşlarını bulma telaşı içindeydiler. Ancak ondan haber alınca oldukça rahatlamışlardı. Tim, öğretmenin kapısına vardığında tim komutanı, derin bir nefes alarak kapıya sertçe vurdu; “Kapıyı açar mısınız, sizde almamız gereken bir emanetimiz varmış.” diye seslendi. Arkasındaki askerler Alparslan’ı görmek için sabırsızlıkla bekliyorlardı. İlay, kapıyı açtığında askerlerin yüzlerinde rahatlamış bir ifade gördü. Komutan, öğretmene başını sallayarak; “Merhaba öğretmen hanım, bizi şu başı boş yalnız kurda götürde içimiz rahatlasın.” dedi. İlay, gülümseyerek onları Alparslan’ın bulunduğu odaya yönlendirdi. Odaya girdiklerinde Alparslan’ın başı hafifçe yana yaslanmış, uykulu bir şekilde yatmakta olduğunu gördüler. Komutan ona doğru bir adım attı sonra gülerek; “Vay, vay, vay adamın keyfe bak. Biz iki gündür bu adamı her yerde arıyoruz, meğerse o burada yatıp keyif yapıyormuş.” diye espri yaptı. Diğer askerler de gülerek birbirlerine bakarak; “Komutanım, rahatına düşkündür bizimki bilirsin.” diye takıldılar. Alparslan gözlerini hafifçe aralayarak; “Geldiniz mi? Gidiyor muyuz şimdi.” dedi yorgun bir sesle.” Tim komutanı; “Gidiyoruz aslanım, sen böyle sağlam bulmak...” diyerek elini omzuna koydu. Alparslan, komutanının ve diğer askerlerin desteğiyle yavaşça doğruldu. Yorgun ama şimdi biraz daha huzurlu görünüyordu. Arkadaşları, ona yardım ederken, Alparslan gözlerini öğretmene çevirdi ve hafifçe gülümseyerek; “Teşekkür ederim öğretmen.” dedi, sesi zayıf ama samimiydi. “Gerçekten çok teşekkür ederim. Yardımınız olmasaydı, buradan sağ salim çıkmam zor olurdu.” İlay i utangaç bir şekilde başını eğerek rahatlamış bir şekilde cevap verdi; “Ben sadece elimden geleni yaptım. Siz ve timiniz bu vatan için çok büyük bir mücadele veriyorsunuz, ben sadece bir köy öğretmeni olarak size yardımcı olmaya çalıştım. Kapım sizlere hep açık.” dedi. Alparslan, gözlerinde bir parıltı ile öğretmene baktı; “Ama o yardım etmek için uzattığın elin benim hayatımı kurtardı. O yüzden teşekkür ederim.” dedi. Komutanı; “Hadi, Alparslan. Artık gidelim. Dışarıda seni bekleyenler var.” dedi ve Alparslan’ı dışarıya yönlendirirken gözlerinde minnettarlıkla öğretmene döndü; “Teşekkür ederim,” dedi, sesi içten ve samimi. “Siz, Alparslan’ı evinize alıp yalnız bırakmadınız. Eğer siz olmasaydınız, durum çok farklı olabilirdi. Gerçekten çok sağ olun.” İlay mütevazı bir şekilde başını eğerek; “Ben sadece elimden geleni yaptım.” dedi, gülümsedi. “Onun şuan benim evimden sağ salim gitmesi önemliydi. Yardım etmek benim için bir onurdu.” Komutan, başını sallayarak gözleriyle teşekkür etti. Öğretmen, son bir kez daha gözleriyle Alparslan’a ve timine bakarak, kapıyı kapatırken derin bir nefes aldı. Askeri araçlar uzaklaştıkça o, Alparslan’a yardım etmenin verdiği huzuru hissetti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD