Bölüm 1: Askerin Sessiz Adımları
Alparslan, iki gündür açtı, susuzdu. Vücudunda şarapnel parçaları, patlamanın etkisiyle her hareket ettiğinde daha da derinleşen acılar vardı. O an, ne olduğunu, nerede olduğunu bile bilmiyordu. Sadece tek bir şey vardı zihninde: Hayatta kalmak. Ama artık bir noktada, hayatta kalmak bile bir yük olmuştu.
Yaralarından akan kan, her adımda biraz daha tükenmesine yol açıyordu. Fakat bir şey vardı, belki de son bir umut: Bayrak.
O an, iki gün süren yalnızlık, korku ve acının ardından, gözleri ufukta dalgalanan Türk bayrağını fark etti. Gözleri bulanık, vücudu bir ölü gibi hissediyordu ama bayrağı gördü. O bayrak, yaşamın, kimliğin, toprağın ve bir halkın simgesiydi. Vücudu her ne kadar ona karşıysa da, bayrağa doğru bir adım attı. O bayrak, Türk topraklarının, güvenliğinin, bir yardımın simgesiydi.
İçindeki gücü son bir kez daha hissetti. Acı, kanama, açlık, susuzluk… Bütün bunları bastırarak, her adımda biraz daha bayrağa yaklaşıyordu. Ancak bayrağın dalgalandığı yerin, bir okulun yakınında olduğunu fark etti. Zihni berraklaştı. Okul… Bir öğretmen olabilir. Yardım alabileceği bir yer.
Vücudu, her geçen adımda onunla savaşırken, gözleri okulun yanındaki lojmanı gördü. “İçeride biri olabilir,” diye düşündü. “Bir öğretmen… Yardım edebilir.” Dikkatlice etrafına baktı. Teröristler takip etmiş olabilirdi. Onlara izini kaybettirmişti ama yinede onu bulmuş olabilirlerdi. Fakat çevrede kimse görünmüyordu.
Son bir güçle, yavaşça ama kararlı bir şekilde lojmanın kapısına yöneldi. O kadar bitkin ve kan içinde olmasına rağmen, tek bir düşüncesi vardı: Yardım. O kapıyı çalmak için bir saniye bile durmadı. Kapıyı çaldı. Her şeyin son noktasıydı, ama aynı zamanda bir başlangıçtı.
——————-
Gece yarısıydı. İlay uykusunun derinliklerinden bir anlık sarsıntı ile uyandı. Kapı, gecenin sessizliğini bozarak bir kez daha çalındı. Kalbi bir anda hızla çarpmaya başladı. Kafasında binbir düşünce uçuştu. “Kimdi bu saatte?” diye geçiriyordu. Teröristlerin gelip gelmediğini düşündü. Bu uzak köyde, sınırın hemen yanı başında, her an her şey olabilirdi. Gözleri karanlıkta hızla odanın etrafına kaydı, içini bir korku sardı. Birçok kez böyle şeyler yaşamış bu köyde, ama bu kez farklıydı.
Yavaşça yataktan kalktı. Adımları tedirgindi, her şey ona yabancı gibiydi. Göğsündeki korku, bir an önce kapıyı açıp ne olduğunu öğrenme isteğiyle karışıyordu. Kapıya yaklaştı ama içindeki endişeyi bir türlü bastıramıyordu.
“Kim o?” diye seslendi, sesi titrek, ancak kararlıydı.
Kapının arkasındaki adam, zayıf bir sesle yanıt verdi: “Ben Türk askeriyim… Yardıma ihtiyacım var.”
İlay kısa bir tereddütün ardından kapıyı araladı ama gördüğü manzara karşısında bir kaç saniye donakaldı. Adam, kanlar içinde ve yırtık üniformasıyla karşındaydı. Alparslan’ın gözleri bulanık, vücudu sanki her an yere düşecek gibi duruyordu.
İlay’in içindeki korku, bir anda yerini endişeye bırakmıştı. Hızla kapıyı tam açtı, Alparslan adım atmaya çalışırken vücudunu dengelemek için elini kapıya yasladı. Ama dayanamayarak, yere düşecekken, İlay onu yakalayarak yere doğru savrulmasını engelledi.
Alparslan’ın üzerinde, kanla boyanmış bir asker üniforması vardı. Yırtık ve parçalanmıştı. O kadar çok kan vardı ki, vücudunun her bir bölgesi neredeyse görünmeyen bir şekilde kanla kaplanmıştı.
İlay’in gözleri, o an sadece kanı ve acıyı gördü. Ama bir şey daha vardı, bu adam, bir askerin ötesinde, bir hayatın, bir umudun son kırıntısıydı.
İlay, Alparslan’ı yerden kaldırmaya çalıştı. Ancak her hamlesi, adamın uzun boylu ve güçlü vücudunu yerden kaldırmanın ne kadar zor olduğunu fark etmesine yol açıyordu. Alparslan, vücudundaki yaralardan dolayı titreyerek bir adım bile atamıyordu.
“Lütfen uyuma… Seni içeriye taşımam lazım, bana yardımcı olman gerekiyor,” dedi İlay, zorlanarak da olsa Alparslan’ın kolunu kavrayıp kaldırmaya çalışırken.
Alparslan, gözleri bulanık bir şekilde, hafifçe gülümsedi. “Zaten sen bu bedenle beni taşıyamazsın,” dedi, sesindeki alaycı ton bir an bile kaybolmadan.
İlay, bir saniyeliğine duraksadı, Alparslan’ın söyledikleri karşısında hafifçe gülümsedi. Ancak gülüşü, bir şüphenin ötesinde kararlı bir şekilde yankılandı. “Bunu başaracağım,” dedi ve Alparslan’ın kolunu omzuna atarak onu desteklemeye çalıştı.
Zorlukla da olsa, Alparslan’ı odasına kadar taşıdı. Her adımda, Alparslan’ın vücudu ona ağır gelirken, İlay’ın gözlerindeki kararlılık ve yardımseverlik her şeyin önündeydi. Odaya ulaşırken, nihayet Alparslan’ı yatak odasının yatağına uzandırdı.
Alparslan, yere yığılmaktan kurtulmuş, ama yine de çok yorgun görünüyordu. İlay, nefesini toparlayarak başını kaldırıp ona bir kez daha bakmadan edemedi.
“Sana yardım edeceğim, korkma.”
Alparslan, gözlerinde beliren derin teşekkürle onu izledi, ama sessizdi. Sadece, bu yardımın gerçekten ne kadar kıymetli olduğunu düşündü.
“Telsiz kodunu ve kod adını söyleyebilir misin?” dedi, Alparslan’a bakarak.
Alparslan, bir an için gözlerini kıstı, şaşkınlıkla İlay’a bakarken, “Sen bunları nereden biliyorsun?” diye sordu, sesi güçsüz ama sorgulayıcı ve meraklıydı.
İlay, hafifçe gülümsedi ve Alparslan’a yaklaşırken, “Benim dedem vali… Telsizlerin içinde büyüdüm,” dedi, sesinde hafif bir gurur vardı. “Yani, telsiz kodlarını çok iyi bilirim.”
Alparslan bir an sessiz kaldı, ardından gözlerini hafifçe açarak, “Telsiz kodu 3755… Kod adım da Yıldırım,” dedi, gücü tükenmişti ama yine de anons vermeyi hatırlıyordu. “Böyle anons geçebilirsin,” diye ekledi.
İlay telsizi alırken, elinin titremesiyle düğmelere doğru yöneldi. Derin bir nefes aldı, ne yapacağını bilmeden düğmelere dokundu. Cihazın sesi, odada yankılandı ve İlay, karşısındaki sessizliğe odaklanarak kendini toparlamaya çalıştı.
Sonunda cesaretini topladı ve elini mikrofona koyarak, sesi titrek bir şekilde duvara yasladı.
“3755 burası Yıldırım… kod adı Yıldırım… Burada yardım gerekiyor,” dedi, sesi neredeyse kısık bir fısıldamaya dönüşmüştü. Kendi sesinden bile emin değildi.
Bir anlık sessizlikten sonra, telsizden gelen yanıt, onu sıçratacak kadar sert oldu.
“Sen bu kod adını nereden biliyorsun?” diyen sert, ama dikkatli bir ses yükseldi. “Kimsin?”
İlay, kalbi hızla çarparken bir an için ne diyeceğini bilemedi. Sesini biraz daha titretmeden kontrol etmeye çalışarak, “Ben… Yardıma ihtiyacımız var. Sınır köyünde öğretmenim… Burada Türk askeri var ağır yaralı…” dedi, sesi hala korkulu ama biraz daha kararlı bir şekilde yankılandı.
Telsizdeki asker bir süre sessiz kaldı, sonra sesin içinde belirgin bir şüphe vardı. “Bekle,” dedi ve bağlantıyı kesmeden sinyalin arkasında bir şeyler yazmaya başladı.
İlay, gözlerini kapatarak bir an için rahatlamaya çalıştı, ama zihninde Alparslan’ın yaralarından akmaya devam eden kan ve kendi korkusunun yansıması vardı. Yardım gelmeliydi. Zamanları yoktu.
Telsizdeki asker, birkaç saniye daha sessiz kaldıktan sonra, sesi daha ciddi ve otoriter bir şekilde yankılandı.
“Sakın konum ve koordinat bildirme,” dedi asker, sesindeki aciliyet hemen fark ediliyordu. “En kısa zamanda yardım gelecek, ama şu an için kesinlikle yerinizi ifşa etmeyin. Yardım gelene kadar telsizi kapat.”
İlay, askerin sözlerini duyduğunda, başını sert bir şekilde sallayarak anladı. Bu, her şeyin güvenliği ve planın bir parçasıydı. Telsizi hala ellerinde tutarken, kendi güvensizliğini bir kenara bırakmaya çalıştı. “Anladım,” dedi, sesindeki korkuyu bastırarak. “Teşekkür ederim.”
İlay, hemen mikrofona dokunarak konuşmayı sonlandırıp telsizi kapattı.
O an, yalnızca Alparslan’ın yaralarını tedavi etmek ve ona yardım edebilmek için her şeyin hazır olması gerektiğini düşündü. İlay, hızla odanın köşesindeki ilk yardım çantasına yöneldi. İçindeki malzemeler, belki de sadece bir süreliğine hayat kurtaracak kadar basitti, ama o an her şeyin yeterli olması gerekiyordu. Hızla çantayı açtı ve Alparslan’ın yanında geri döndü.
Alparslan, gözlerini hafifçe aralık tutuyor, her anını zorlukla yaşıyordu. Vücudundaki kanamalar, şarapnel parçalarının açtığı derin yaralar her geçen dakika daha da kötüleşiyordu.
İlay, ilk yardım çantasını hızla açarken, Alparslan’ın vücudundaki kanı ve şarapnel parçalarını görmek, her geçen saniyede onu daha da zor durumda bırakıyordu. Söz verdiği gibi yardımı yapmalıydı, başka hiçbir şey yoktu.
Alparslan İlay’ın tereddüt ettiğini görünce ona tebessüm etmeye çalışarak “Bunu yapabilecek misin?” Diye sordu
İlay ise hafif tebessüm ederek”Deneyeceğim… ama bu biraz zorlayacak,” dedi, gözleri titreyerek Alparslan’a bakarken. Elindeki malzemeleri hızla kullanarak şarapnel parçalarını çıkarmaya başladı.
Alparslan, acıyı hissettikçe dudaklarını sıkıyor, tüm gücüyle sessizce güçlü olmaya çalışıyordu. “Devam et… devam et…” diyerek, İlay’ı cesaretlendiriyordu.
İlay, her bir şarapnel parçasını dikkatle yerinden çıkarmaya çalışırken, Alparslan’ın her hareketiyle titrediğini gördü. Ama yine de mücadele ediyordu; bir askerin özüdür bu, vazgeçmek yoktu.
Nihayet, tedavi sona erdi. İlay, elini yavaşça Alparslan’ın üzerine koyarak yaraların bir kısmını tedavi etmeyi başardı. Ama bir şey vardı, Alparslan’ın gözleri yavaşça kapanmaya başlıyordu.
İlay, tedavi bittikten sonra bir an sessiz kaldı. Alparslan’ın yorgun, ama yakışıklı yüzüne bakarak derin bir nefes aldı. Ardından dudaklarından tek bir cümle döküldü:
“Ne kadar da yakışıklı bir adam…”
Ve ardından, Alparslan’ın gözleri tamamen kapandı.
İlay, gözlerinde ağır bir hüzünle, ama bir şekilde bilinçli bir boşlukla, Alparslan’a son bir bakış attı. Bir yandan yardım gelmesini beklerken, diğer yandan bu anı sonsuz kılmak istiyordu. Ölüm, hayatta kalmaya dair her şeyin sonuydu. Ancak, İlay Alparslan’ı düşündüğünde, o hayatta kalma mücadelesi, yüreğinde bir iz bırakmıştı.