İstanbul, Nisan 2012.
Sevgili Tarabya,
İnsanı gerçek yapan nedir? Ruhu mu? Yoksa bir takım alışılagelmiş basmakalıplar mı? Eğer senin kalbin benim gerçek olduğuma inanıyorsa, buna eminsen, ben gerçeğimdir Tarabya.
Ki inanıyorsun, ki gerçeğim. Hiç bir şeyin seni üzmesine izin verme olur mu?
Geçen mektubunda beni ağlatan, duygulandıran ilk adamsın İstinye demişsin. Ama ben seni mutluluktan bile ağlatan ilk adam olmak istemedim Tarabya. Ben senin gözyaşlarını idam eden yargıç değil, dudaklarına yerleşen tebessümlerin sahibi olmak istiyorum Tarabya.
Ve seninle Gülhane Parkı'nda Müslüm Gürses dinleyerek dondurma yemek isterdim...
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Ve seninle Gülhane Parkı'nda Müslüm Gürses dinleyerek dondurma yemek isterdim...
Ah, İstinye...
Yani demek istiyor ki, elbet bir gün buluşacağız.
İstinye öylesine naif bir adamdı ki, dokunuyordu sözleri, o sussa bile o duyabilirdim, sonsuza kadar bıkmadan dinleyebilirdim.
İç çektim. Benim gözyaşlarımın değil, tebessümlerim olmak istemişti. Ama bilmiyordu ki tüm tebessümlerim ona aitti. Tüm tebessümlerim oydu.
Sandığımı geri yerine koyduktan sonra yatağıma dönerek üzerinden çantamı aldım, kitaplarımı kavrayarak odamdan çıktım. Aşağı indiğimde ablam mutfakta bir şeyler kızartıyordu. Kapıdan kafamı uzattı. Mis gibi de kokmuştu. "Hayrola Günay Hanım bakıyorum da bugün hamaratlığınız üstünde?" Elinde spatulayla bana döndü, yüzünde gülümsemesi aydınlandı. "Pişi kızartıyorum, sen seversin."
"Yaaa! Güzel olurdu yemek de," Kol saatime baktım. "Okula geç kalıyorum. Bugün Tolga da yok ya, otobüsle gideceğim."
Ellerini beze sildi. "E trafiğe kaldın desene, nasıl yetişeceksin?"
"Umarım yetişebilirim abla," dediğimdr vestiyerin önüne geldim. Sandalyeye kitaplarımı koyarken spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. "Al şu parayı," deyip kitabın arasına sıkıştırdı. "Lazım olur."
Bağcıklarımı bağlayıp doğruldum. "Abla ne gerek vardı?"
"Olsun olsun," deyip kafa salladı. "Kalma sonra bir yerlerde." Bir şey demedim. "İyi tamam bari," Kitaplarımı kucağıma alıp yanaklarından öptüm.
Kapıdan çıkarken, "Akşama geç kalma." diye bağırdı.
"Tamam!"
Sokağa çıktığımda birden kara bulutları gördüm. Hayır. Bugün yağmur yağmasın. Böyle dilesem de yağacaktı biliyordum. Şemsiyem yoktu geri dönüp almak da istiyordum ama okula da geç kalacaktım.
Oflayarak durağa kadar koştum. Durağın altına girer girmez otobüs de gelmişti şansıma. Önceliğimi benden önce bekleyen insanlara verirken sırayla bindik otobüse.
Sıkışıktı.
İçimde oflamak istiyordum çünkü ben kalabalık yerlerde nefes alamayan biriydim ne tezat ama değil mi, kalabalık yerleri sevmiyorum ama İstanbul'da yaşıyorum.
Arkaya ilerledim. Köşede boşluk bulunca hemen orayı kaptım. Sırtımı cama yasladım. Kitaplarımı daha sıkı kavrarken soluk verdim. Rahatlamıştım.
Okulum uzak değildi. Daha doğrusu ben okula yakın yaşıyordum. Bu da bir lükstü bana göre.
Yerimde sarsılmamla kitaplarımın sayfaları açıldı. Ablamın verdiği yüz lira yere düştü. Yere çömelip tam alacakken biri ayağını bastı. Kaşlarım çatılırken kafamı kaldırdım. Orta yaşlarında neredeyse babam yaşında siyahlarına ak düşmüş saç sakalı birbirine girmiş bir adamdı gördüğüm.
"Affedersiniz, ayağınızı çekebilir misiniz?" Duymadı. Doğruldum. "Size diyorum beyefendi ayağınızı çeker misiniz?"
O esnada fark etti. "Ne diyorsun sen be?"
Bana yakışmayacak hareketle bağırdım. Ancak bu sesimi yükseltmekti. "Ayağınızı çeker misiniz diyorum parama basıyorsunuz?"
Sanki gözlerine kara perde inmişti. "İstersen başka yerine basayım ha güzelim!" deyip resmen üzerime geldiğinde otobüstekiler nolduğunu anlarcasına bize bakıyorlardı.
Ne iğrençti Allah'ım!
"Bir de taciz mi ediyorsun şerefsiz!" diye bağırdığımda, "Sen kime şerefsiz diyorsun kaltak!" Aniden boğazıma yapıştı, sıktı, beni boğmaya çalışırken diğerleri durumu fark etmişçesine adama engel oldular. Hatta adama saldırdılar bile.
Bense boğazımı tutmuş, öksürüklere boğulmuştum. Bir kadın bana su şisesi uzattı. "Helal helal, al su iç." O kadar ihtiyacım vardı ki güvenip aldım içtim. Yarısına kadar içip ona baktığımda kibarca gülümsedi. "Merak etme, daha yeni, açılmamıştı."
"Teşekkür ederim." İster istemez suyunu almıştım, belki onun da ihtiyacı vardı, belki su içmesi gereken biriydi, kendimi kötü hissetmiştim. "Teşekkür etme lütfen ihtiyacın vardı," ardından doğrulup kalktı. "Galiba bu para senin?"
Başımı sallayarak onayladım. Uzattığı paraya bakarken, "Evet." Aldım. "Teşekkür ederim." Bir şey demedi. Gülümsemekle yetindi.
Otobüs durmuştu. O şerefsizi polisler son durakta alıp götürmüşlerdi. Diğer şahıslar da yanıma gelip, "İyi misin kızım, bir şey yaptılar mı size hanımefendi?" tarzında soru sormuşlardı. İyi olduğumu söylerek teşekkür etmiştim ve otobüs inmiştim.
Resmen bir para için tacize, saldırıya uğramıştım.
Dünya kötü yerdi. Yanlış. Dünya kötü değildi, içindekiler kötüydü. Ah zavallı dünya, onun suçu neydi?
Duraktan ayrılırken önümden yürüyen az önceki kadına ilerledim, koluna hafifçe dokunarak durmasını sağladım. "Şey affedersiniz..." Avucumda duran bozuk parayı ona uzattım. "Az önceki yardımınız için teşekkür etmek istedim, buyrun."
Gülümsedim. "Paraya gerek yok, ihtiyacın vardı ben de yardım ettim."
"Ama almazsanız ben kendimi kötü hissederim, yani, böyle olunca huzursuz hissediyorum kendimi, borçlu hissediyorum." Duraksadı. "Bende de yaptığım yardımlardan karşılık beklemek yoktur ama madem kendini iyi hissedeceksin o zaman alayım." Aldığında gülümsedim.
Ardından elini uzattı. "Ben Güzin. Güzin Akil." Bir an kalakaldım. "A şey ben de..." Elimi uzattım. "Oya. Oya Tanay."
"Memnun oldum."
"Ben de." Yürümeye devam ettik.
"Kadın olmak zor." Yüzüne baktım. "Az önceki yaşanan tatsızlıktan sonra," Bundan tatsızlık olarak bahsetmesi... Beni gülümsetmişti. Sanki karşımda İstinye vardı.
Biliyordum o şu an yanımda cümlelerini aynen böyle söylerdi. Kötü olay demezdi, taciz demezdi, tatsızlık derdi.
"Maalesef ki kadınlar olarak elimizden geleninin fazlasını yapsak, direnişe dahi geçsek... nafile. Durum değişmiyor."
Sessiz kaldı. Bu hak verdiğinin göstergesiydi.
Neredeyse benim kampüsün oraya gelmiştik. Durdum. Nasıl da fark edememiştim yürürken? "Şey, burada okuyorum da... Tanıştığımıza yeniden memnun oldum."
Sıcak gülümsemesini yüzünden eksik etmedi. "Ben de Oya." Okula baktı. "Ancak ben de burada okuyorum."
Afalladım. "Gerçekten mi?" Başını salladı. "Hangi bölüm?" diye soruverdim hevesle.
"Hukuk."
"Yaa demek adil bir avukat veya savcı olacaksın," dedim yumuşak sesimle. Mütevazı şekilde başını eğdi. "Aslında hakim olmak istiyorum. Ne kadar zor olursa olsun en büyük hayalim o."
"O zaman sana bir klişeden bahsedeyim mi?" Merakla bana baktı. "Hayallerinden asla vazgeçme."
Güldü. Devam ettim. "Çünkü hayaller pes etmeyenlerindir. Sen onları bırakmazsan onlar da seni bırakmıyor."
"Haklısın..." Sessiz kaldık. Vakit geçiyordu. Dersim neredeyse on dakikaya başlayacaktı. "O halde senin bölüm de edebiyat?"
"Eh sayılır ama sayılmaz da..." Şaşırdı. "Nasıl yani?"
"Aram var ama bölümüm iletişim ve tasarım."
"Hııı," dediğini anladığını belirtir şekilde. "Şimdi çözüldü mesele."
"Ve şey benim derse yetişmem gerekiyor?"
"Ha tamam tamam ben buradayım zaten bir şekilde karşılaşırız, görüşürüz." dedi gülümseyerek. Ben de aynı karşılığı verdim. "Görüşürüz, kendine iyi bak."
"Sen de."
Vedalaştıktan sonra fakülteye girdim. Sınıfı ararken içimden ne kadar iyi tatlı bir kıza benziyor dedim. Yeni tanışmıştım. Bilmiyorum hemen güvenmek saçma geliyordu ama ilk izlenimi bende böyleydi. Tatlı birine benziyordu.
İstinye'de olduğu gibi... Ona güvendiğim gibi...
Sevgili İstinye,
Beni ağlatan ilk adamsın artık, bunu değiştiremezsin. Ama bundan sonra beni gülümseten hep adam olabilirsin. Beni gülümseten sadece sen olabilirsin İstinye.
Okulca fotoğraf sergisi gibi bir sergimiz olacak kırda. Çamlıca'da sanırım. Önümüzdeki cuma saat 1 ile 3 arası. Eğer gelebilme şansın olursa diye söylüyorum İstinye. Orada papatyalarımı sergileyeceğim.
Seni hissetmek yetiyordu bir yerde ama artık seni görmek istiyorum İstinye.
Sen de beni görmek istemez misin?
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.