İstanbul,
Mayıs 2012.
Sevgili Tarabya,
Çamlıca tepeleri İstanbul'un eşsizleridir. Ya da eşsizlerinden sadece bir tanesidir. Ne zaman canım sıkkın olsa, kafa dinlemek istesem o tepelere çıkarım. İstanbul'un yedi tepesinden biri olmasa benim için sekizinci tepedir Çamlıca.
Bisikletim ve ben Çamlıca tepelerinde tur atmayı, baharın gelişiyle papatya lale tarlaları arasında mis gibi taze çiçek kokularını içimize çekmeyi seviyoruz.
Tarabya, bir gün de seninle beraber tur atmak Çamlıca'da hayalim.
Ama sadece sen ve ben. Bir de bisikletim.
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Omuzlarım geri çöktü. Bir bu reddediliş miydi? Mektubu katladığımda gözüm tek dikdörtgen şeklinde penceremden sokağa, çıplak gökyüzüne kaydı. Bu gece dolunay vardı ve ışığı pırıl pırıl parlıyordu.
"Neden istemedin ki... Sergiye gelecektin, seni papatyalarımla tanıştıracaktım..." Yüreğimde oluşan kırgınlık zor bela yataktan kalkarak masama yöneldim. Mektubu sandığa koyarken demet demet birikmiş zarflara baktım. Kaçıncı olmuştu cidden bilmiyordum. Bir yerden sonra saymayı unutmuştum.
Sandığımı raflara kaldırdım. Yarın gece annemler geliyordu. Onlar gelmeden evvelse benim sergiye gidip gelmem gerekliydi. Ablamın bu defalarca kez uyarısı kulaklarımda çınlıyordu.
Notlarımın arasında duran beyaz a4 kağıdına ve temiz zarfa baktım. İçim yine acımıştı. Neden gelmek istememişti ki...
Seninle başbaşa gitmek hayali Oya, reddediliş değil bu.
Sorun bu değildi belki de... Ben, onu görmek istiyordum. Oflayarak elimi yüzüme kapattım. Evet onunla gerçekte tanışmak istiyordum. Neredeyse 9 ay olmuştu, görmeyi bırak sesini dahi duymamıştım.
Keşke mektupların sesleri, görüntüleri hatta kokuları dahi taşıma özelliği olsaydı...
Mavi pilot kalemi bembeyaz a4 kağıdının üzerine bırakırken çekmecemin üstünde duran digital saatime baktım. Sergiye yetişmeliydim. Aslında direk Üsküdar'a geçebilirdim ancak okul bana yakın olduğu için okulla gitme kararı almıştım.
Ablamı zar zor ikna ettikten sonra okula da varabilmiştim. Nil beni yol boyunca arayıp durmuş, geç kalmakla korkutmuştu beni. Kampüsten içeri girdiğimde kalabalığın arasında Nil'i aradı gözlerim.
"Oya? Oya!" Başımı sesin geldiği yere çevirirken bana el sallayan Nil'le göz göze geldim, ona aynı karşılığı verirken kalabalığı yarıyordum. "Affedersiniz, affedersiniz..." Yanına vardığımda, "Nihayet kızım ya sonunda!"
"Sen de olmasan hiç bir güç beni buraya yetiştiremezdi." dedim alayla.
"Eee orası biraz öyle," dedi saçlarını geriye savurarak. Kıkırdadım. Ah deli Nil.
"Oya?" Başımı arkaya çevirdim. "Gelmene çok sevindim. Yani, gelmenize..." Barış'ın bir tek bana odaklanan gözlerini görmezden gelmeye çalışırken Nil içten içe imalı bakışlar atıyordu. "Ne demek Barışçım..." dedi imalı imalı.
Bak ya.
"Asıl biz teşekkür ederiz değil mi Oya?" Benden teyit etmemi beklerken kaçak göçek Barış'a baktım. "Öyle tabii, teşekkür ederiz."
"Rica ederim Oya. Her zaman." Sesinin tınısı sonda değişirken yutkundum. Biri seslendi. "Barış! Gelmiyor musun abi?" Bu arkadaşlarıydı.
Eliyle işaret yaptı. "Bir saniye," ardından bana döndü. "Sergi yerinde görüşürüz."
Başımla onayladım. "Görüşürüz." Aramızdan ayrılınca Nil koluma yapıştı. "Kızımmm bu var yaaa sana yanık yanık!"
"Of Nil ya," hayıflanırken diğer yandan da gülüyordum. Haksız değildi. E ben de kör değildim ama kör olmak istiyordum.
İstinye... ve kalbimin kırık sesi.
Sonunda hazır olup Çamlıca Tepesi'ne geldiğimizde girişte herkes indi. Parkın içeresine girdik. Küçük Çamlıca'daydık. Sergi neredeyse bir saate yakın sürecekti ardından dileyen aşağıdaki çay bahçelerinde çay veya kahve içebilirmiş.
Nil kolumu dürttü. "Baksana şu tuvallere!" Hevesle işaret ettiği yere bakarken sayısız fotoğrafların tuvallara resmedildiğini yer yer dizildiğini görmüştüm. Beraber gezerken hem tuvalleri inceliyor hem de fotoğraf çekiyordum.
İleride küçük bir papatya tarlası görünce dudaklarımdaki tebessüm filizlendi adeta. Boynuma asılı makinemi elime alarak orayı çektim, her açıdan.
"Nil baksana, papatyalar!" Lakin arkama döndüğüm an çarptığım biri Nil değildi! Sendelerken rezil olmadan ayakta durabildim zira adamın çayını dökmüştüm. Bembeyaz gömleğe dökülmüş çay lekesine bakarken, içimden olamaz dedim. Allah'ım bu da mı gelecekti başıma!
"Ben... ben çok özür dilerim!" Kendimi klişe gibi hissediyordum. Sonra ne olacak adam sorun yok önemli değil diyecek yoluna mı bakacak?
"Biraz dikkatli olmaz mısınız siz?!" Hırçın ve sert sesi işittiğimde kafamı kaldırdım ve göz göze geldik. Kalın siyah kaşlarını çatmış, kaşlarının ortasında bir yarık oluşmuştu. "Ben... bilerek olmadı... kusura bakmayın." Adam sinirle sabır dilenerek cebinden çıkardığı peçeteyle üzerini hırsla silmeye devam etti.
O kadar çok bastırıyordu ki beyazın gitgide cam rengi alacağını hayal ettim.
"Ah Atıl Bey efendim çok üzgünüm sizi bulamayınca," Atıl denen adamdan bir boy kısa, gözlüklü olan bu adam gözlüklerini ittirdi. "Aman Allah'ım!" diye bağırdı resmen. Gömleğe inanamıyormuşçasına bakışlar atıyordu. "Gömleğiniz mi mahvoldu? Ay allah, tam da çekim yapacaktık!" Kaşlarımı çattım. Ne çekiminden bahsediyordu?
Adam gözlerini bana dikti, üzerini silmeyi keserek. "Önemli değil küçük aksilikler işte... Her zaman olabilir." Makinemi sıkıca tuttum. Ardından bakışlarını koparak adamla bana sırtını döndü ve beraber önümden yürüyüp gittiler.
Gözlerim yerdeki boşalmış çay kutusuna kaydı. Yutkundum. "Hep senin yüzünden!" diye fısıldayarak bağırmıştım. Allah'ım boş karton bardağın ne suçu vardı!
Resmen delirmiştim!
Aradan zaman geçtikten sonra ablam arayıp artık eve gelmemi haber verince fotoğraf çekmeyi bırakmış, Nil'i aramaya koyulmuştum. Neredeyse hava kararacaktı sergi çoktan bitmişti.
Elimi üşüyen kollarıma sürttüğümde, "Üşüyorsun istersen ceketimi vereyim," diyen Barış'ın sesini işittim. Afallayarak, "Ha yok sağ ol,"
"Alabilirsin Oya."
"Yok gerçekten," dedim yumuşacık çıkan sesimle. "Teşekkür ederim ama inan gerek yok."
Ceketini geri çekti. "Pekâlâ, teklif var ısrar yok." Tebessüm etmekle yetindim. Nil arayıp geleceğini söylediğinde ise ona parkın girişinde beklediğimi söylemiştim. Kısa süren bir sessizlikten sonra gözlerim uzaktaki karavana kaydı. Bir takım çekim aletlerini topluyorlardı.
"Barış?" Hemen bana baktı. Yutkundum. Umut da vermek istemiyorum ki sana. "Burada bir çekim oldu sanırım, neyle ilgili olduğunu biliyor musun?"
Barış baktığım yere baktı. "Aaa evet," ardından bana döndü. "Ünlü fotoğrafçı Atıl Bergan." Kaşlarımı çattım. Daha bir kaç saat önce üzerine çay dökülmesine neden olduğum adamdan mı bahsediyordu? "Bir dergi ve program için çekimleri vardı."
"Yaa..." dedim. Kahretsin ya sen git koskoca adamın üzerine çay dök Oya.
"Sen neden sordun ki?"
"Hiiç," dedim. "Merak." Tebessüm ettim. "Kendisiyle bizzat konuştum, ve bizim okula konferans bile ayarlamış olabilirim." Dudaklarımı dişledim. Ne diyorsuunnn...
Nil nefes nefese yanımıza gelince dikkatimiz dağıldı. "Oya kusura bakma ya Sümeyra gecikince anca geldik."
"Yok önemli değil... de gidelim artık."
Nefesini düzene sokmaya çalıştı. "Tamam gidelim," Barış'a baktı. "Görüşürüz Barış."
"Görüşürüz Nil," Ardından bana döndü gözleri. "Görüşürüz Oya." Tebessüm ettim. "Görüşürüz."
Parktan çıktığımızda aşağıya kadar yürüdük. Tolga alacaktı bizi. "Kızım keşke pas versen çocuğa..." dedi koluma aniden girerken. Cevap vermedim sadece omuz silktim.
"Of Oya ya..."
O gece İstinye'ye cevap yazmadım...