İstanbul,
Mayıs 2012.
Genç adam yorgun argın adımlarla bisikletinden indi. Bahçeye kadar sürükledi. Demire bisikletin kilidine takarken yerinde sabit tutarak kilitledi. Ardından anahtarı paltosunun cebine atmıştı.
Dünün aksine bugün hava yağmurluydu. Güneşli havaları severdi genç adam. Çünkü ne zaman hava kara bulutlarla kapalı olup yağmurun habercisi olsa adamın içi buruk olurdu.
Gözleri posta kutusuna kaydı. Boştu. Yine...
Tam tamına bir haftadır Tarabya'dan mektup bekliyor, neden gelmediğini sorgulayıp duruyordu.
Yutkundu genç adam. Merak ediyordu. Acaba kötü bir şey mi olmuştu? Bunu düşünmek dahi istemiyordu.
Eve girdiğinde omzuna astığı bilgisayar çantasıyla, paltosunu vestiyere astı. Ayakkabılarını da çıkarıp ev terliklerini giymişti. Üzerinde bej pantolonu ve lacivert bahar gömleğiyle de salonda adeta ışık saçmıştı.
(Temsili)
"Dedem..." Cam kenarında tek koltukta oturan dedesine baktı genç adam. Üzerinde bordo pike vardı. Yanına ulaştığında çömelip bir elini kavradı dedesinin. Limon kolonyası kokuyordu. "Dedem... Nasılsın?"
Duymamıştı, dedesi biraz ağır işitiyordu.
"Dedem!" dedi genç adam daha yüksek sesle. Yaşlı adam kafasını irkilerek çevirdi. Biricik torununu görünce kahverengi lekeli buruşuk yüzü güneş gibi açıverdi, bir aydınlanıvermişti sanki. "Oğlum..." Titreyen elleriyle torunun başını okşadı yaşlı adam.
"Aç mısın?"
Yaşlı adam olumsuzca başını salladı. "Yok oğlum... Çorba içtim bi. Hadi git sen de iç bak hâlâ ocakta duruyor, sıcacıktır şimdi." Genç adam tebessüm etti. Dedesinin avucunu koklayarak öptü.
"Sen beni merak etme ben karnımı doyururum tamam mı..." Dedesi bir şey demeden boş bakışlarıyla yüzünü cama döndü. Sokağı izlemeye başladı.
Genç adam yerden kalkarak mutfağa girdi. Önce bir duş mu alsaydı acaba? Ancak fikri, boş buzdolabını ve ocakta dibi yanmış tencereyi görünce değişti. Yemek yapmalıydı. Gömleğinin kollarını sıvadığında bakışları sol bileğindeki bilekliğe kaydı.
Tarabya...
Tesadüfen yanlışıkla giden mektubunda doğum günü yazıyordu. Tarabya böyle öğrenmişti doğum gününü. Ve zamanı geldiğinde mektupla beraber bilekliği yollamıştı.
Sevgili İstinye,
Bu sana doğum günün hediyem. Umarım baktıkça beni hatırlasın. Beni anarsın.
Dudaklarındaki tebessüm hiç kaybolmadı genç adamın. "Seni daima hayatımda, anılarımda yaşatacağım Tarabya..." İç çekti. Onu çok merak ediyordu. Görmek bir kenara dursun kokusunu solumak bile yeterdi. Çünkü papatyaları seven kadın nasıl kokardı hiç bilmiyordu genç adam.
Ellerini yıkadıktan sonra el beziyle sildi. O sırada telefonun zilini işitti. Hızlıca mutfaktan çıkarken koridora girdi. Paltosunun cebinden telefonunu çıkardı. Annesi arıyordu. Tuşa bastı.
"Efendim anne?"
"Oğlum nasılsın geldin mi eve?"
"Evet," Genç adam koridorda yürüdü. "Yeni geldim."
"İşin nasıl geçti?"
"Her zamanki gibi anne, yoğun," Burun kemerini sıktı adam. Cidden bir kaç gündür yorgundu. Doğru düzgün de uyuyamıyordu.
"Tamam oğlum sen merak etme ben önümüzdeki hafta dönmeye çalışacağım." Ne? Önümüzdeki hafta mı dönecekti?
Derin soluk verdi adam. "Sen biraz daha dedenin yanında kalabilirsin değil mi oğlum?"
"O nasıl söz anne tabii kalırım..." Annesi araya girdi. "Biliyorum çok yoruluyorsun ama-" Annesini sözünü kesti direk. "Anne Allah Aşkına senden dedemden başka kimim var benim... Tabii size bakacağım. Deme bir daha böyle." Tarabya... Güzel papatyası yok muydu?
"Canım oğlum... Tamam olsun yoruluyorsun seni düşünürüm ben merak ederim."
"Tamam, fazla merak edip yorma kendini tamam mı canım anacığım..."
"Canım oğlum... Tamam... Seni tutmayayım telefonda işin vardır bir şey olursa ara tamam mı?"
"Tamam anne hadi öpüyorum ellerinden kendine dikkat et."
"Sen de oğlum." Telefonu kapattığında salonun girişindeydi. Dedesine bakıyordu. Dedesine geçen ay alzheimer başlangıcı tanısı konulmuştu. Doktorlar ne kadar başlangıç evresi dese de gün geçtikçe daha da kötüleşiyordu durumu. İlaçlar dahi etki edemiyordu.
İç çekti. Kendisi de doktordu ancak nörolog değildi. Onkologdu. Elinden bir şey gelmiyordu ki gelse ne yapabilirdi? En fazla dedesini rahat ettirmeye çalışıyordu.
Odasına çıktı. Çantasını kenara koyarken gözü masanın kenarında duran Tarabya'sının son mektubuna kaydı. Yavaşça masaya yaklaştı, kağıdı elini aldı. Yeniden okumuştu. Defalarca kez.
Gözlerini mektuptan çektiğinde pencereye baktı. Delicesine merak ediyordu. Telefon numarası da yoktu. Keşke isteseydim dedi ancak sorun şuydu ki... Daha adını bile bilmiyordu. Sadece İstinye'de yaşadığını, fotoğrafçılık okuduğunu ve yirmi iki yaşında olduğunu biliyordu güzel papatyasının.
Hoş bilse yine bir şey demeyecekti. Genç adam ona çoktan bir isim vermişti. Papatya...
Telefonu yine zırladığında cebinden çıkarıp ekrana baktı. Arkadaşı arıyordu.
Tuşa basarak yanıtladı. "Efendim Atıl?"
"Abi nerelerdesin sen ya?" Gözünü ovaladı. "Evdeyim. Dedemdeyim."
"Çekime de gitmemişsin?" Kaşlarını çattı. Yatağa oturduğunda, "Ne çekiminden bahsediyorsun?"
"Sen ciddi misin sana bir hafta önce mail attım bro?" Genç adam kaşlarını daha da çatarak telefonu kulağıyla omzunun arasına sıkıştırdı. Bilgisayarı çantasından çıkarırken ekranın açılmasını bekledi. "Biliyorum hoşuna gitmiyor ama hobilerini unutmasan keşke."
"Kusura bakma bu aralar yoğun işler. Dedem bir yandan annem bir yandan..." Tarabya bir yandan.
"Kafanı dağıtırdın be oğlum..." Açılan masaüstünden görev çubuğundaki postaya tıkladı. Gerçekten birikmişti mailleri. Bir çekim prodüksiyonundan gelen maile bakınca iç çekti. "Şimdi gördüm, bir programa davet ediyorlar."
"Eh senin için ayarladım, tüm İstanbul senin nasıl namı değer bir doktor olduğunu biliyor? Nasıl ama?"
Genç adam güldü. "Geçmiş doğum günü hediyesi mi?" Gözleri o an bilekliğine kaydı.
"Evet beğenemediniz mi bayım?" Gözleri bileklikteydi. "Çok beğendim papatya..."
"Ne?"
İrkildi genç adam. "Ha sana demedim," Yutkundu. Sakallı yanağını kaşırken, "Senin nasıl geçti çekimin? Ne zaman oldu?"
"Geçen cuma işte, öğleden sonra, Çamlıca'da." Genç adam donakaldı. Geçen cuma. Çamlıca.
"Hatta çatlak bir kız üzerime çay dökülmesine vesile oldu." diye güldü arkadaşı. "Elinde de fotoğraf makinesi papatyaları çekiyor deli." Pa-patyaları mı çekiyordu?
Kaşları çatıldı genç adamın. "Sonra?"
"Sonrası ne işte oğlum. Özür diledi falan ama neyse. Bir şey demedim. Sonra başladık zaten."
Acaba... acaba diyordu genç adam, o olabilir miydi?
"Kızı tanıyor muydun?"
"Yok be oğlum," Hattan hışırtılı, parazitli sesler geldi. "Gerçi nerede böyle bir içim su bir kız görsem unutmam ama... tanımıyorum bu kızı. Zaten delinin teki. Onca şey varken sen git papatyaları çek. Hasta herhalde." Genç adam arkadaşının ithamını hiç beğenmemişti yine de sesini çıkarmadı. "Sen dışarıdasın galiba Atıl, sonra yine görüşürüz."
"Tamamdır bro," Durdu devam etti. "Karar verdiğinde ara muhakkak."
"Tamam. Hadi görüşürüz."
"Görüşürüz." Kapattıktan sonra telefonu yatağın üzerine attı, kağıdı yeniden eline aldığında artık ezberlemiş olduğu satırları bir daha okudu.
Acaba... arkadaşına çarpan kız, papatyası mıydı?
Okulca fotoğraf sergisi gibi bir sergimiz olacak kırda. Çamlıca'da sanırım. Önümüzdeki cuma saat 1 ile 3 arası. Eğer gelebilme şansın olursa diye söylüyorum İstinye. Orada papatyalarımı sergileyeceğim.
Artık acaba yoktu. Emindi.
O Tarabya'ydı.
Tarabya'nın neden yazmadığını o gece anladı...