İstanbul,
Mayıs 2012.
O gün de mektup gelmedi.
Yağmur damlacıkları sertçe cama çarpıyor, ardından kayarak iniyordu gözlerimin önünde. Elimi çeneme koymuş, bahar yağmurunu izliyordum.
Bahar yağmuru diyordum çünkü kara bulutlar gitgide açılıyordu. Güneş çıkacaktı. Yağmur yavaşlarken gözüm sokağa kaydı. Kimseler yoktu. Köşedeki bakkal Remzi Amca'ya baktım. Algida markalı brandasını çeviriyordu.
"Oya!"
Ablamın sesiyle kapıya baktığımda onun yorgun gözleriyle karşı karşıya geldim. "Annemler gelmek üzereler, bir salata yapar mısın?"
Başımla onayladım. "Tamam abla." Ablam kapımın eşiğinden çekildiğinde gözlerim bahçemizin sokak kapısına kaydı. Bir dakika! Postacı Aydın Abi! Postama zarf atmıştı!
Ne ara yataktan kalkmış, aşağı inmiş, dışarıya çıkmıştım bilmiyordum. Terliklerimi giydim. Su damlacıklarına basarak posta kutusuna gittim. Gerçekten de bir zarf vardı!
Hemen üstten zarfı alıp baktığımda ilk kez bir papatya resmi çizildiğini gördüm. Allah'ım! Pul yerine papatya çizmiş bana!
Gözlerim yanlış mı görüyordu acaba?
Gönderen: İstinye Postahanesi.
Hayır, yanlış değildi!
Yanılmıştım!
Mektup gelmişti.
Odama fırladığımda hemen kapımı kapatarak yatağımda bağdaş kurdum. Allah'ım ellerim titriyordu! Umarım yırtmadan açabilirdim zarfı.
Sevgili Tarabya,
Bugün İstanbul soğuk. Kapalı. Yalnız... Benim gibi. Hem yorgunum hem yalnızım.
Halbuki çevrem insan dolu... Doğa capcanlı. Kendinde. Mis gibi hava var. Peki neden yalnızım?
Bunun cevabını bulmak zor olmadı ama uzun sürdü. Yüreğime baskı yapan bir elmiş içimdeki sıkıntının nedeni. Neden yüreğimi avuçlarının arasına alıp sıkıyordu bu el bilmiyordum...
Ta ki senin yüreğinin sesini işittiğimde. Kırık kaburga seslerinden. Anladım ki kırılmış, içerlenmiş bana. Ruhun ruhuma denk Tarabya, girmesin bir kırgınlık aramıza.
Senden mektup alamadığım her an öldüm sandım ancak ölmedim. Her günüm seni düşünmekle geçti Tarabya. O kadar merak ediyordum ki seni başına bir şey geldi sandım. O kadar korktum ki başına kötü bir şey geldi diye.
Özür dilesem silinir mi tüm kırgınlıkların? Bilmiyorum ama dileyeceğim. Özür dilerim Tarabya. Çamlıca'ya gelemediğim için.
Sana hayatımdan pek bahsetmiyordum. Sanırım bahsedebilirim. Ben bir doktorum Tarabya. Onkoloğum. Tek başıma yaşıyordum ta ki annemin bir iş nedeniyle memlekete gitmesiyle dedemle yaşamaya başladım. Halbuki tek neden bu değil... Dedeme geçen ay alzheimer başlangıcı tedavisi konuldu. Bu süreç hızlanacak biliyorum. Hiç bir şey fayda etmiyor çünkü. Bir doktordan ziyade torunu olarak huzur içinde yaşaması kalan ömrünü....
Hayal edebilmişsindir şimdi sevgili Tarabya. Meşgul bir hayatım var. Buna rağmen, sana yazmaktan hiç bir zaman vaz geçmedim. Bir gün vaz geçer miyim... Bana bir daha bu soruyu sorma olur mu? Çünkü papatyaları seven kadını kırmaktan büyük suçluluk duyarken bırakmak, vaz geçmek beni mahveder, öldürür...
O halde... Sana kendimi affettirmek için hoş bir şarkı önereceğim.
Pinhani - Ne güzel güldün...
Öyle papatyaları seven kadın, ne güzel güldün...
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Gözlerimden mektuba damlayan yaşlarıma engel olamadım, birer birer akmışlardı.
Nasıl hissetmişti ama... Nasıl bilebilmişti... Biliyorum, kırılmıştım. Çocukça bir nedendi belki de ama hevesim kırıldığımda mutlu olamıyordum ne yazık ki.
Hem bu gece de gelmeseydi mektup, ben yazacaktım ona... Dayanamayıp masamın başına geçecek, pilot kalemimden akan mürekkeple yaşlarım karışacaktı ama yine de yazacaktım. Eğer bilmeseydi ona kırgınlığımdan bahsedecektim.
Ben bunun aksine olgun biriydim. Ama insandım. Kırılabilirdim... Alınabilirdim.
Hassassın Oya.
Öyleydi. İç çektim. Bir yerde okumuştum. Beni yansıtan bir sözdü bu. Dünya hassas kalpler için cehennem gibidir. Goethe.
"Oya! Yaptın mı salatayı?" Ablamın sesiyle gözlerimin altındaki nemi sildim. Mektubumu zarfa koyup masamın üzerine bıraktım. "Yapıyorum şimdi!"
🌚
Annemler geç saatte gelmişlerdi. Ona rağmen yemek yemiş, salonda oturuyorduk. Saat on biri geçmişti. Normalde bu saate kalmazlar, odalarına çekilirlerdi ama onların gelişine böyle bir tolerans göstermiştik.
Babam, "Ee kızım nasıl gidiyor okul?" diye sorduğunda meyve soyan annemi izliyordum. Elmayı bu kadar güzel nasıl soyabiliyor?
"Güzel gidiyor baba." diyerek tebessüm ettim. Babam sıcacık gülümsediğinde, "İyi hadi bakalım."
Başlarda fotoğrafçılık okumama karşı çıkmıştı çünkü ona göre fotoğrafçılık bir meslek değil, hobiydi.
Benim herkes gibi doktor, öğretmen veya mühendis olmamı istemişti. Ama bu hayatta sevdiğimiz işi yapmayacaksak ne anlamı vardı doktorluk okumanın ya da öğretmenlik okumanın?
Buna her zaman karşıydım. Bir insan kendini bilmeliydi. Tanımalıydı. Nelerden hoşlanıyorum? Neler yapınca kendimi mutlu hissediyorum? Ben de bu soruların cevabını yanıtladım ve kendimi fotoğrafçılıkta buldum. Bir günde hayalim İstinye'nin Galata'daki işletmecisinde fotoğrafçı açmaktı.
İş çıkışı buluşmuşuz Galata'da. Çıkmaya karar veriyoruz. Ve çıkıyoruz, bu demektir ki evleneceğiz. Gökyüzünü izliyoruz. Güneş batmak üzere. Hoş bir kızıllık var semada. Gülümsüyorum. O da gülümsüyor. Ona bakarken buluyorum kendimi. Ona bakmadan edemiyorum. Elim hemen boynuma asılı makineme gidiyor. Onun fotoğrafını çekiyorum ve deklanşör sesi.
Bir dakika! Ben İstinye'yi hiç görmemiştim ki.
Olsun olmayan yüzünün hayali bile güzeldi. Galata hayali bile güzeldi.
"Dur anne ben peçete getireyim," diyen ablamın sesiyle bulutların üstünden düşüp yere çakıldım. Televizyona dalmıştım. Ablam geri döndüğünde annemin yanına oturdu. "Ver sen bana ben halledeyim."
"Oy benim hamarat kızım," diyerek ablamın saçlarını sevdi. Ardından bana döndü. "Hanimiş benim prensesim?" diyerek yanını işaret ettiğinde koşarak yanına gittim, bağrına sığındım. Annem hem ablamı hem beni kollarının arasına alırken onun görünmez taçlı melek olduğunu düşünüyordum.
Babam bize bakıp güldü. Elinde de kumanda vardı. Kanalları zaplıyordu. "Hiç büyümeyeceksiniz hiç!" dediğinde annem, "Büyümesin benim yavrularım."
Güldüm. "Ama anne ben yirmi iki yaşındayım."
"Sus bakayım!" Burnuma yalancı bir fiske yedim. "Sen benim gözüm iki yaşımdasın."
"Bu durumda ben altı oluyorum?" diyen ablama hep beraber gülüştük.
O gece ilk defa bir aile saadeti yaşanmıştı.
Annem ve babamla doyasıya vakit geçirdikten sonra ablam onlara üst katta odalarına yerleştirdi. Daha gelmeden temizlik yapmış, havalandırmıştık odayı. Dışarıyı seyrediyordum. Odamdaydım. Işığı açmamıştım. Ayın ışığı yetiyordu.
Biz aslen Konya'lıydık. Selçuklu ilçesinden. Ancak yıllar önce ablamın İstanbul'da iş teklifi almasıyla İstanbul'a taşınmıştı ablam. Babam yine her zamanki gibi karşı gelmişti. Sen oralarda yapamazsın, orası Konya değil İstanbul ve böyle nice cümleler...
Ama ve lâkin babamın korktuğu gibi olmamış anneannemin eski evine yerleşmişti. Tarabya'da. İşini yola koymuş. İstanbul'daki hayatına alışmıştı. Ben de İstanbul'da okul kazanınca onun yanına yerleşmiştim. Ailemizden yaşamak ne kadar zor olsa da alışıyordu insan bir yerden sonra.
Kapım aralandı. "Oya yatmadın mı daha sen?"
"Yatıyorum şimdi abla." Gitmesini bekliyordum aksine içeriye girdi. Yorganımın altına girdiğimde üstümü sıkıca örterek yanıma oturdu. "Güzel bir akşamdı değil mi?" dediğinde belli belirsizce başımı salladım. "Uzun zaman olmuştu. Özlemişim onları."
"Bana da iyi geldi." dedim.
"Annem yarın pazara gidelim diyor." Güldüm. O da benim gülmemle güldü. Tavana bakıp ablama döndüm. "Hiç değişmeyecek desene."
Orası öyle der gibi kafasını salladı. "Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Unutma bunu," Yatağımdan kalktı. "Hadi. Geçe kalma. Uyu."
Tebessüm ettim. "İyi geceler abla."
"İyi geceler canımın içi." Ve kapım kapandı ama ben uyuyamadım.
Ve İstinye'ye mektup yazmadan da uyumamakta kararlıydım.
Sevgili İstinye,
Sana kırgın olduğumu nasıl anladığını sormayacağım. Teşekkür edeceğim. Çünkü ben hevesi kırıldığında mutsuz bir kalbe sahip olan bir insanım. İster istemez bunu dışa vuran bir insanım. Belki çocukca belki saçma. Bilemeyiz.
Sana böyle açık olmamın sebebi hak ettiğin değerinin kıymetini bilmen. Sadece bunun değil hayatında ne varsa o güzelliklerinin kıymetini bilebiliyor olman... beni mest etti İstinye.
Sen gerçekten de sevginin, saygının değerini bilen bir adamsın. Sen gerçekten sevmek nedir bilen adamsın. Sen hoşlandın diye çiçeği koparan değil, sevdin diye büyüten adamsın.
Senin bu yönünü seviyorum İstinye.
Doktor olduğunu bilmiyordum. Ki nereden bilebilirdim ki? Ama işinin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Allah'tan sana sabır ve kolaylık diliyorum İstinye. Çünkü sen kıymet bilen kıymetli bir doktorsun.
Çamlıca faslına gelince... Bu meseleyi bana verdiğin sözü düşünerek unutabiliriz. Bir gün. Sen, ben ve bisikletin.
Bir gün papatyaları seven kadının papatyalarıyla tanışma dileğimle.
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.