7. Bölüm: “Gecenin Getirdiği Sürpriz”

1585 Words
7. Bölüm: “Gecenin Getirdiği Sürpriz” Hanzade Toprak kokusu, üzerime sinmiş en asil parfümdü benim için. Gün boyu güneşin altında, tarlalarda ve çiftlikteki işlerin başında durmuştum. Babamın apar topar şirkete gitmesi, sesindeki o alışılmadık titreme ve gözlerindeki tedirginlik içimdeki alarm zillerini çalmıştı bir kere. Rıza Ulubey kolay kolay sarsılmazdı; eğer o sarsılıyorsa, yer yerinden oynayacak demekti. ​ Babamın haberi olmayan, sadece bana bağlı çalışan "Gölge ekibi" adını verdiğim korumalarımın sayısını iki katına çıkardım. Emekli özel harekatçılardan seçtiğim bu adamlar, babamın geleneksel koruma ordusundan bağımsızdı. Krallığımı sessizce inşa ediyordum; çünkü biliyordum ki, bu dev çınar bir gün devrildiğinde, etraftaki sırtlanları ancak kendi kurduğum bu duvarlarla durdurabilirdim. Güvenlik protokollerini güncelledikten sonra, tozlu çizmelerimi çiftliğin girişinde bırakıp konağa adımımı attım. ​Konakta ise bambaşka bir hava vardı. Annem, sanki bir bayram sabahına uyanmış gibi hummalı bir hazırlığın içindeydi. Mutfaktan yükselen baharat kokuları, salondaki gümüşlerin parlatılma sesi... ​“Ne oldu hayırdır anne? Bu hazırlık kime? Kasabanın tüm ordusunu mu doyuracağız?” dedim, ceketimi portmantoya asarken. ​Annem heyecanla yanıma geldi, ellerini önde birleştirip. “Bilmiyorum ki kızım! Baban aradı, ‘Akşam misafirlerimiz var, Hanzade çok iyi hazırlansın, bu gece onunla alakalı’ dedi. Kesin yeni bir yatırım planı var, seni mühim insanlarla tanıştıracak. Yemeğe Tahir ve avukat Hakan da gelecekmiş.Haydi, çabuk yukarı çık da hazırlan!” ​Gözlerimi devirdim. Yatırım mı? Babamın bu kadar telaşla döndüğü bir günde "yatırım" bana pek inandırıcı gelmemişti ama itiraz etmedim. Yeri geldiğinde tarlalarda reşber gibi tozun toprağın içinde devleşen Hanzade, yeri geldiğinde kraliçeler gibi kuşanıp o masanın başına oturmasını da bilirdi. … ​Odama çıktığımda kendimi sıcak suyun kollarına bıraktım. Tenimdeki yorgunluğu ve toprak kokusunu atarken aklımda tek bir isim vardı: Yılmaz. O göl kenarındaki bakışları, cüretkar tavrı... Düşüncesi bile karnımda tarif edemediğim bir boşluk yaratıyordu. ​Gardrobumun kapağını açtım. Bu gece sıradan bir gece olmayacaktı, hissediyordum. Askıdan, gece mavisi, ipek saten, yere kadar uzanan o elbiseyi çıkardım. Elbise, vücuduma bir su gibi akıyordu; sağ bacağımdaki derin yırtmaç, her adımımda otoritemi ve zarafetimi simgeliyordu. Belimi sımsıkı saran gümüş işlemeli kemer, annemin hediyesi olan antika yakut gerdanlıkla kusursuz bir uyum yakalamıştı. Saçlarımı ensemde sıkı, asil bir topuz yaptım. Makyajımda ise tek bir odak noktası vardı: Kan kırmızısı dudaklarım ve keskin bir sürme ile belirginleştirilmiş, avını izleyen bir kartal kadar sert bakan gözlerim. ​ Tam makyaj masasında son rötuşları yapıyordum ki, Mahinur içeri daldı. Elinde bir tepsi, yüzünde ise o her zamanki "bende ne sırlar var" ifadesi... ​ “Yine taze dedikodular var hanımım! Yarın kızı istemeye gidiyor muyuz?” dedi kıkırdayarak. ​Aynadaki aksime bakarken gülümsedim. “Ne o, karar verdi mi bizim delikanlı?” ​“Evet, verdi! Kızla da ben bizzat konuştum. Ailesi zaten dünden razı. ‘Hanzade Hanım ne zaman isterse buyursun gelsin, başımızın üstünde yeri var’ dediler.” ​“Tabii ki öyle diyecekler Mahinur, başka şansları mı var?” dedim otoriter bir sesle. Ama Mahinur’un gözleri üzerimde geziniyordu. Bir şey söyleyecekti, dilinin ucundaydı. ​“Hanımım... Sizde bu aralar bir değişiklik var,” dedi, sesi biraz kısılarak. ​“Ne gibi bir değişiklik?” ​“Işıl ışılısınız... Gözlerinizin içi resmen parlıyor. Bunun sebebi... Acaba o günkü Yılmaz Bey olabilir mi?” ​Elimdeki sürme kalemini masanın üzerine bıraktım. O an oda buz kesti. Yavaşça, sadece başımı çevirerek Mahinur’un gözlerinin içine baktım. Mahinur, o meşhur bakışımı görünce yutkundu, elleri önünde birleştiğinde hafifçe titredi. ​“Sen... Sen nerden duydun o ismi?” dedim, sesim bir bıçak kadar keskindi. ​Mahinur bir adım geri kaçtı, hani neredeyse odadan tüyecekti. “Hanımım... Benim bu çiftlikte duyamayacağım şey mi var? O gün siz piknik için hazırlandığınızda, bizim çobanlardan biri tesadüf eseri sürüyü sizin o meşhur gölün kenarına indirmiş. Yani tamamen tesadüf! Vallahi takip ettirmedim!” ​ Makyaj masasının üzerindeki gümüş sürmeliği yavaşça kapattım. Ayağa kalktım, ellerimi arkamda bağlayıp Mahinur’un üzerine doğru yürüdüm. Mahinur korkudan gözlerini yumdu, "Eyvah, şimdi fırtına kopacak" der gibi büzüldü. Karşısında dikildim. ​“Sen beni mi takip ettiriyorsun Mahinur?” dedim fısıltıyla. ​“Yok... Estağfurullah hanımım! Ne münasebet! Ama hani... Başınıza bir iş gelmesin diye, belki birazcık... Önlem amaçlı...” ​Beklenmedik bir hamle yaptım. Onu azarlamak yerine kollarımı boynuna doladım ve ona sıkıca sarıldım. Mahinur taş kesildi. Hayatı boyunca benden böyle bir sıcaklık görmemişti; ben Hanzade Ulubey’dim, ben sarılmazdım, ben emrederdim. Geri çekilip omuzlarından tuttum. Gözlerim parlıyordu. ​“Gerçekten çok yakışıklı Mahinur... Ama bilmiyorum işte. Bakacağız. Henüz tanışma aşamasındayız.” ​Mahinur iki eliyle ağzını kapattı, gözleri fal taşı gibi açıldı. “Aman Allah’ım! Hanımım, siz resmen aşık olmuşsunuz ama farkında değilsiniz!” ​“Abartma Mahinur, abart! İstersen köye ilan da ver, tüm dünya duysun!” dedim gülerek ama yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum. ​“Hayır!” dedi Mahinur, ağzına hayali bir fermuar çekerek. “Şimdilik kimse duymasın. Hele babanız buradayken... Ne olur ne olmaz.” ​“Akıllı kızsın,” dedim ciddiyetle. “Hadi şimdi aşağı in, misafirler gelince bana haber ver. Ben şu balkonda biraz yalnız kalmak istiyorum. Akşam hilal bu gece bir başka güzel gözüküyor.” ​… ​Mahinur odadan çıkınca kendimi balkona attım. Bursa'nın o ılık akşam rüzgarı yüzüme çarparken, gökyüzündeki dolunayı izlemeye başladım. İçimde tuhaf bir his vardı. Sanki bu gece, hayatımın geri kalanını belirleyecek o büyük kırılma yaşanacaktı. Aşağıda, konağın bahçesine giren siyah lüks aracın ışıklarını gördüm. Kalbim, alışık olmadığım bir ritimle çarpmaya başladı. ​Gelenler Akyüreklerdi. Tahir Amca ve oğlu Hakan... ​Hakan’ın bana olan bakışlarını yıllardır biliyordum. O sessiz hayranlığını, o "ağabeylik" maskesinin altındaki derin tutkusunu fark etmemek için kör olmak lazımdı. Ama benim kalbimde ona dair tek bir kıvılcım bile yoktu. ​Derin bir nefes aldım. Üzerimdeki gece mavisi elbiseyi düzelttim, yakut gerdanlığımın soğukluğunu tenimde hissettim. Bu gece, Rıza Ulubey’in masasında sadece bir evlat olarak değil, bu toprakların gelecekteki tek hâkimi olarak oturacaktım. ​Ama babamın o masada bana hazırladığı "pazarlıktan" henüz haberim yoktu. ​“Hadi Hanzade,” dedim kendi kendime. “Zaman, aslanın inine inme zamanı.” … Hakan Hanzade merdivenlerin başında belirdiğinde, zamanın çarkları benim için durdu. ​ Salonda babamla birlikte Rıza Bey’in karşısında, adeta bir mahkeme heyeti gibi dizilmiştik. Kapıdan giren o ılık rüzgarla birlikte, yukarıdan bir ışık hüzmesi değil, bir fırtına indi aşağıya. Gece mavisi elbisesiyle merdivenleri ağır ağır inerken, kumaşın her hışırtısı kalbime bir darbe gibi iniyordu. O elbiseye bürünen sadece bir kadın değildi; asaletin, gücün ve ulaşılamazlığın vücut bulmuş haliydi. ​Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Boğazım düğümlendi, az önce Rıza Bey’le konuştuğum o profesyonel avukat edasından eser kalmadı. Hanzade, sağ bacağındaki o derin yırtmaçla her adım attığında, sadece mermer zemin değil, benim iradem de sarsılıyordu. Boynundaki yakut gerdanlık, beyaz teninde adeta bir kan damlası gibi parlıyordu. ​Yanımıza ulaştığında, o keskin bakışlarını üzerimizde gezdirdi. Kokusu beni ona hapsetmeye yeterdi.Bana baktığında içimde bir yerlerde bir cam kırıldı. O bana "babasının avukatı" ya da "babasının sadık bendesi" olarak bakıyordu. Oysa ben, o an diz çöküp bu güzelliğin önünde teslim olmamak için kendimi zor tutuyordum. ​"Hoş geldiniz Tahir Amca, Hakan," dedi sesiyle. Sesi, en sevdiğim şarkının nakaratı gibiydi ama buz gibiydi. ​"Hoş bulduk kızım," dedi babam, sesi gururla titreyerek. ​Yemek masasına geçtik. Gümüş şamdanların ışığı Hanzade’nin yüzüne vurdukça, ona olan açlığım katlanıyordu. Ama bu açlık mideyle ilgili değildi; bu, bir ömür boyu süren o sessiz bekleyişin feryadıydı. Rıza Bey, masanın baş köşesinde bir imparator gibi oturuyordu. Bir süre havadan sudan, şirketten konuştuk. Hanzade her zamanki gibi zekasıyla ve hakimiyetiyle masadaki her cümleyi yönetiyordu. ​ Derken, Rıza Bey kadehini masaya hafifçe vurdu. Bu, fırtınanın kopacağının işaretiydi. ​ "Hanzade," dedi babası, sesi alışılmadık bir şefkat ama sarsılmaz bir otoriteyle doluydu. "Hastalığımın seyrini biliyorsun. Bu dağ gibi imparatorluğu bir gün birine emanet etmem gerekecek. Seni, bu kurtlar sofrasında yalnız bırakmaya gönlüm razı değil." ​Hanzade kaşlarını hafifçe çattı. Elindeki çatalı tabağının kenarına bıraktı. "Baba, ben kendimi koruyabilirim. Bunu biliyorsun. Kendi düzenimi kurdum, kendime güveniyorum." ​Rıza Bey hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme hüzün doluydu. "Mesele sadece korunmak değil kızım. Mesele, bu soyadını ve bu toprakları seninle birlikte omuzlayacak, sırtını yaslayabileceğin bir kale olması. Ben kararımı verdim." ​Masada ölüm sessizliği oldu. Kalbimin atışını kulaklarımda duyuyordum. Rıza Bey bakışlarını benden çekip kızına dikti. ​"Hakan’la evleneceksin. Düğün hazırlıklarına en kısa sürede başlanacak. Benim son arzum budur." ​Hanzade’nin yüzündeki ifade o an dondu. O ışıl ışıl parlayan gözleri önce babasına, sonra bana, en son da babama çevrildi. Birkaç saniye boyunca odadaki oksijenin bittiğini hissettim. Hanzade yavaşça ayağa kalktı. Omuzları dikti ama gözlerinden geçen o dehşet ve hayal kırıklığı kalbime bir hançer gibi saplandı. ​"Evlenmek mi?" dedi, sesi titriyordu ama bu korkudan değil, safi öfkedendi. "Baba, sen az önce beni bir 'yatırım aracı' olarak mı masaya sürdün?" ​"Hanzade, haddini bil!" diye gürledi Rıza Bey ama Hanzade geri adım atmadı. ​Bana döndü. O an yerin dibine girmek istedim. "Sen Hakan... Sen buna nasıl razı olursun? Çocukluğumdan beri yanımda olan adam, şimdi babamın vasiyetiyle mi hayatıma gireceksin? Sen benim için bir dosttun, bir ağabeydin... Şimdi ise sadece babamın bir piyonu musun?" ​"Hanzade, ben..." diyecek oldum ama kelimeler boğazıma dizildi. Ona "Sana aşığım" diyemedim. "Seni korumak istiyorum" diyemedim. ​Hanzade masadaki su bardağını eline aldı ama içmedi. Bardağı sertçe masaya bıraktı, su etrafa saçıldı. ​"Bu masada benim hayatım pazarlık konusu edilemez!" diye bağırdı. "Ben senin krallığının bir parçası değilim baba! Ben Hanzade Ulubey'im! Kendi kaderimi kendim yazarım. Ve o kaderin içinde, babasımın emriyle bana sahip olmaya çalışan bir adam asla olmayacak!" ​Hanzade, o muhteşem gece mavisi elbisesinin eteklerini savurarak masadan kalktı. Merdivenlere doğru sert adımlarla ilerlerken arkasında bıraktığı o ağır sessizlik, yaklaşan felaketin habercisiydi. Rıza Bey’in yüzü mosmor kesilmişti. ​Ben ise olduğum yere çakılmıştım. Hayalimdeki kadınla evlenmek üzereydim ama o benden, belki de hayatı boyunca nefret edeceği kadar iğrenmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD