"DIŞI PAMUK, İÇİ KOR ÇUKUROVA"
Ölümün kokusunu ilk kez on yaşımda, Çukurova’nın o genzi yakan narenciye bahçesinin, sulama kanalında aldım.
Küçük abimin kanı toprağa akıp da, canı kanaldan çekildiğinde, ölümün ne kadar korkunç bir şey olduğunu, sevdiklerimizi acımadan bizden nasıl aldığını öğrendim.
Ama o uğursuz sabahın ardından, kıyametimizin bizi bambaşka bir yere savuracağını nereden bilebilirdik ki...
Kendimizi cümbür cemaat o heybetli Karaarslan konağının kapısında bulduğumuzda, çocuk aklımla hatırladığım tek şey, babamın cebine konan, ucu bucağı görünmeyen o paralardı...
Annem hem beddua edip, hem parasını alırken, babam pavyon köşelerinde, kumar masalarında o paraları çarçur edip, Aladağ’dan serin umursamazlığıyla arkasına bile bakmadı.
En büyük abimin aklı noksandı, dünyadan habersiz masumiyetiyle dolanırken, arkamda kanat germem gereken iki küçük kardeşimle ben, o devasa taş duvarların arasında büyümeye, yürümeye başladık.
Zaman su gibi aktı, çocukluğum o konağın mutfağında, tarlasında silindi gitti.
Orta okulu bitirebilmek için annemin elinin altında bir köleden farksızdım.
Liseye gitmek istediğimde ise annemin dili daha da keskinleşti.
Beni her gördüğünde itip kalkan anam, karşıma dikilip;
"Kız kısmısı liseyi ne edecek? Otur oturduğun yerde, işin gücün başına geç!" diye haykırdığında dünyam başıma yıkılmıştı. Ama o gün, evin asıl hükümranı Zülfikar Ağa körüklü çizmeleriyle avluyu döverek mutfağın kapısında belirdi.
Sesindeki ağırlıkla anamın lafını ağzına tıkadı;
"Siz değil, ben okutacağım bu kızı! Karaarslan'ların himayesindedir, lafımı ikiletmeyin!" dedikten sonra arkasındaki genç adama, küçük oğluna döndü;
"Derslerine, eksiğine gediğine sen bakacaksın Sargan."
Sargan Karaarslan... Yirmi yedi yaşında, heybetiyle bastığı toprağı titreten, yosun yeşili gözlerinde Çukurova’nın hem gaddarlığını hem de elit, okumuş zekasını taşıyan küçük ağamız.
Üniversiteden dönüp işlerin başına geçtiğinde, gaddar ailesinin yanında sertleşen o çehresi, bana ders anlatırken bambaşka bir hal alırdı.
Liseyi okurken kafamın basmadığı, içinden çıkamadığım ne kadar zor konu varsa, konaktaki sinsi annesinin ve babasının gözünden uzakta, kütüphanede bana sabırla anlatırdı.
O kaslı, heybetli cüssesiyle masanın başına oturur, keskin yüz hatlarındaki o ciddi ifadeyle en karmaşık problemleri bile tek tek çözerdi.
Ben onun yosun gözlerine bakmaya çekinir, içimdeki o tarifsiz minnetle ezilirdim.
Ama lise sona geldiğimde içimdeki okuma hırsı kabına sığmadı. Anamdan, babamdan gizli, üniversite sınavına başvuru yaptım. Merhametsiz anam durumu bir şekilde öğrenip de odama daldığında, saçlarımdan tutup beni hırpalarken;
"Sen bizi rezil mi edeceksin, ağanın yüzüne nasıl bakacağız, okuyup da başımıza yeni yeni icatlar mı çıkaracaksın! Nerede görülmüş yirmisinden sonra bir kızın baba evinde kaldığı. Aklını başına al! Evlen git başımızdan!" diye bağırırken canımın acısından çok hayallerimin kırılmasına ağladım.
Ertesi gün, içimdeki o büyük can sıkıntısıyla narenciye bahçesine gidip, bir köşeye oturmuş, gözyaşlarımı portakal yapraklarının arasına saklamaya çalışırken, toprağı döven ağır postal seslerini duydum. Başımı kaldırdığımda Sargan tam karşımda duruyordu.
"Ne bu hal Yazgül?" dedi, sesi her zamanki gibi bana karşı yumuşaktı.
Gözlerimi ondan kaçırıp, elbisemin uçlarıyla oynayarak geçiştirmeye çalıştım.
"Bir şeyim yok ağam, yorgunum sadece."
İnanmadı. Adımını daha da yaklaştırıp o heybetli gölgesini üzerime düşürdü.
"Söyle hadi, seni yedi yıldır tanıyorum ben. Var sende bir şeyler, saklama."
Derin bir nefes alıp ela gözlerimi onun yosun yeşili gözlerine diktim.
"Üniversite sınavına girmek istiyorum ağam... Ama ne annem izin veriyor ne babam. Kız kısmısı okumaz, otur oturduğun yerde diyorlar. Evlen diyorlar."
Sargan başını yavaşça salladı, yüzüne o ciddi ifade geri gelmiş gibiydi.
"Doğru söylemişler." dedi soğuk bir sesle.
O an kalbime bir bıçak saplandı sandım. Kaşlarımı çatıp tek bir kelime etmeden, arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım. Meğer o da onlar gibiydi, meğer o sabırla ders anlatışları sadece bir kurmacaydı. O günden sonra aynı konakta, aynı avluda olduğumuz halde ondan köşe bucak kaçtım. Göz göze gelmemek için yolumu değiştirdim, gölgesini görsem arkamı döndüm.
Derken, o büyük sınav günü gelip çattı. Umutsuzdum, gidemeyeceğimi biliyordum. Ama sabahın köründe odamın kapısı tekmeyle açıldığında, anam içeri dalıp beni yataktan itip kalkarak doğrulttu.
"Kalk kız ne yatıyon! Bugün senin sınavın yok mu?" dedi, yüzünde o her zamanki menfaatçi ifadeyle.
Gözlerimi ovalayarak duvardaki saate baktım, şaşkınlıktan dilim tutulmuştu.
"Ne sınavı ana? Sen demedin mi kız kısmısı okumaz diye? Ne değiştirdi fikrini sabah sabah?"
Anam üstünü başını düzelterek homurdandı;
"Ağa söyledi işte kız, çok konuşma! Zülfikar Ağa’m dün gece babanla beni çağırdı. 'Yazgül o sınava girecek, ileride bizim işlerin başına geçecek' dedi. Ağanın lafının üstüne laf mı olur? Hadi acele et, geç kalacaksın!"
Demek Sargan o gün bahçede bana "Doğru söylemişler" derken, arkamdan bu planı yapmıştı.
Ailesini ve benimkileri ikna etmek, benim kendi işlerinde çalışmam için üniversite okumam gerektiğini mi söylemişti? Yani beni korumuştu. İçimi kaplayan o karmakarışık hislerle aceleyle üzerimi giyindim, saçlarımı iki yandan örüp kendimi konağın dışına attım.
Sınav merkezine giden minibüslerin kalktığı ana yola doğru deliler gibi koşuyordum. Saate baktım, geç kalmıştım. Minibüsün çoktan gitmiş olduğunu düşünüp yolun kenarında nefes nefese, çaresizlikle kalakaldığımda, arkamdan gelen o güçlü motor sesini duydum.
Siyah arazi aracı tam önümde, lastiklerini gıcırdatarak durdu. Cam yavaşça indi. Karşımda, yosun yeşili gözleriyle direksiyonu kavrayan Sargan Karaarslan duruyordu...