"Kamp Ateşi+18"

1365 Words
Velora: Elimdeki yanık, merhem sayesinde daha çabuk geçerken zaman benim için sanki yavaşlamıştı. Doğru düzgün uyuyamıyor ve yemek yiyemiyordum. Sürekli tetikte gibiydim nedenini bilmesem de. Miraya'ya göre ise tamamen eş bağı yüzündendi. Eşimden ayrı kaldığım sürece bu böyle devam edecek hatta daha da kötüleşecekmiş. Çünkü biz aynı ruhun birer parçasıydık. Nasıl olduğunu sormayın inanın ben de bilmiyordum yani biz bir kurt iki insan olarak aynı bütünün parçası mı oluyorduk şimdi. Açıklaması zor. Ama gerçek olan durum sürekli Sebastianı görmek istiyordum. O pislik için ise her şey normal gidiyordu sanki. Hayatına kaldığı yerden gayette güzel devam ediyordu. Sadece nedense sürekli onu görür olmuştum. Sanki Tanrıça bizimle dalga geçmeye devam etmek için sürekli yollarımızı kesiştiriyordu. Mesela bugün hiç yoktan Zale kralın kahvaltı sofrasına hazırlık için yardım etmemi söylemişti. Bir anda elim ayağım boşalmıştı sanki. Ama ne yapayım mecburdum. Bir tepsiyle kahvaltılık malzemeleri taşımaya çalışırken belki o kendi odasında yer falan diye düşündüm. Umarım servise yardım etmem gerekmezdi. Koca kahvaltı tepsisini kollarım zor taşıyordu. Burada hayatımda görmediğim kadar zengin sofralar görüyordum. Bunları bir kere de yemek şöyle dursun ömür boyu tek tek almaya paramız yetmezdi. Bizim tek lüksümüz çikolatalı kruvasandı. Yemek salonuna onun girdiğini daha dönmeden anlamıştım. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama hissetmiştim. Zaten bir süre sonra odaya dolan kokusunu almamak mümkün değildi. Onun gelmesiyle heyecandan titremeye başlayan ellerime söz geçirmemiştim. Tepsiyi düşürecek gibi olduğumda aniden gelip tuttu. "Dikkat et." dedi niyeyse sesi öfkeli çıkıyordu. "Kusura bakmayın efendim." dedim. Çünkü kraliyet ailesinden birkaç adam ve kapıda bekleyen birkaç savaşçı vardı. Durduk yere saygısızlık yapmam sadece beni daha da kötü bir duruma sokardı. "Zayıf yaratıklar." dedi. Sanki insan olmayı da senin eşin olmayı da ben seçtim. Git ne derdin varsa tanrıçaya söyle piç kurusu. Gözyaşımı belli etmeden tepsiyi yüklenip çıktım. Masa hazırdı sonuçta. Kimseye hesap vermem gerekmiyordu. Zale pisliği tekrar geldiğinde mutfağa yeni girmiş sakinleşmek için bir bardak su içiyordum. "Velora, kafandaki boneyi çıkar. Servise yardım edeceksin. Kızlar yetişemiyorlarmış." dediğinde ağlamak istedim. "Tamam." dedim kafamdaki boneyi söküp atarak. Kestane rengi saçlarım omuzlarıma döküldü. Hafifçe elimle düzelttim. Umarım kralın tersine gelip ömür boyu hapis cezası falan almazdım. Yemek salonuna girdiğimde masada neredeyde 20 kişi falan vardı. Kral masanın başında oturmuştu. Hemen solunda kraliçesi varken sağında pislik prens vardı. prensin yanı yani prensesin sandalyesi boştu. Sonra rütbelerine göre adamları ve kraliyet üyeleri dizilmişlerdi. Pisliğin betası geçen gün benimle konuşan Dragon ve beni bu lanet yere getiren danışman Dorian da masadaydı. Bu yemek salonu ana ziyafet salonundan daha küçüktü, anlaşılan biraz daha samimi ortam için yapılmıştı. Gerçi yine de benim bir zamanlar yaşadığım evimin on katı falan büyüklüğünde olduğu kesindir. Yemek masasının hemen üzerinde zarif kristallerle süslenmiş bir avize vardı. Akşam yemeklerinde ortamı sıcak loş ışığı ile ısıttığı kesindi. Ben servis yaparken masada haydut kurtadamlardan ve amaçlarından falan söz ediliyordu. Kendimi sakinleştirmiş ve sadece işime odaklanmıştım. Masaya çay ve portakal suyu servisi yapıyordum. İşim bittiğinde arkamı dönüp gidecekken danışman Dorian aniden konuştu. "Merak ediyorum, Velora." dediğinde aniden durdum. Herkes sus pus olmuştu. Normal şartlarda kral izin vermeden sofra da konuşulmazdı. Demekki danışman Dorian onun için çok değerliydiki böyle bir hakkı kendisinde görüyordu. Krala bir bakış attığında herhangi bir tepki görmediği için devam etti. "Evet efendim." "Merak ediyorum acaba kimseye boyun eğmeyen sana Kralımız boyun eğdirebilecek mi?" dedi aniden. Herkes şaşkınca nefeslerini tutarken sadece kral bunu bir hakaret olarak algılamamış ve gülmüştü. "Dorian zavallı kızdan ne istiyorsun?" Dedi gülerek. Danışmanın şaka yaptığını sanmıştı. " O zavallı dediğiniz kız benim gücüme karşı koydu." dediğinde bir kez daha nefesler tutuldu. Kral bu sefer kaşlarını çatmıştı. Pislik prens ise elindeki çatalı resmen bükmüştü. Kral bana doğrudan bakmaya başladığında aurasını hissettim. Gerçekten krala yakışan güçlü bir aurası vardı. Ama sadece o kadar. Gözlerine baktığımda kurdu da beni inceliyordu. Zeus bu dünyadaki en güçlü yaratık olarak kabul edilirdi. Ama Ares onu geçmişti. Hissettiğim aura arttı ancak ben bir tepki vermedim. Diğer hizmetçiler kaçarak odadan çıktılar. Masadaki diğer kurtlar hatta benim pislik bile boynunu eğmişti. "Kes şunu." diyerek sessizliği bozan kraliçe oldu. Sonra herkes rahat bir nefes aldı. "İlginç. Gözünü bile kırpmadı." dedi danışmana. "Sana demiştim." "Gidebilirsin." dediği anda çıktım. Ben göz önünden kaçmaya çalıştıkça nedense sürekli ön plana çıkıyordum. Şimdi Kralın da radarına girmiştim işte. Ya beni cadı falan ilan ederlerse. Suçum olmayan bir konuda ceza çekmek istemiyordum. Sonrasında mutfaktan çıkmadım. Neyseki gün çabuk bitmişti. Hem gerginlik ile geçmişti. Hem de sanki her an birileri gelip beni tutuklayacakmış gibi hissediyordum. Odaya girip duşumu aldım. "Bu akşam kamp ateşi var. Sen de gelsene!" dedi Miraya. "Kamp ateşi kurtlara özel değil mi? " "Burada biz ayrım yapmayız. Herkes birbiri ile arkadaş olabilir. Seks arkadaşı da olabilir. Belki yakışıklı birilerini bulup şu salağı aklından çıkarırsın." dedi. "Tamam." dedim benim de kafa dağıtmaya ihtiyacım vardı. Mirayanin nereden bulduğunu anlamadığım bir şekilde benim için bulduğu kıyafetlerden siyah bir elbise seçmiştim. Dizlerimin üzerinde bitiyordu. İlk geldiğim günün ertesi günü getirip vermişti. Sözde çalışanlar için ayrılmış bir eşya dolabı varmis ve oradan almış. Eş işaretini de kapatmak için bileğime kalın bir altın rengi bileklik takmıştım. Hafif bir makyaj ile bal rengi gözlerimi daha da güzelleştirmişti. Gözlerimi severdim. Aslında bence insanlar için gayet güzeldim ama kurtadamlar için sınıfta kaldığım kesindi. Ayağımdaki topuklu ayakkabılar ile Mirayanin boyuna ancak gelmiştim o ise düz ayakkabı giymeyi tercih etmişti. Kamp ateşi göle yakın bir yerde yakılırdı. Hafif esen rüzgar ile gerçekten çok güzel bir akşamdı. Kendi aralarında dans eden müzik dinleyen kurtadamlar ve insanlar vardı. Çalışan patron ilişkisi ya da ırk ayrımı burada şu an yoktu. İşte sarayın en çok da bu yönünü sevmiştim. Miraya beni birkaç arkadaşı ile tanıştırmıştı. Elime içkimi alıp ateşin başında kendime yer buldum. Dikkatim dağılsın diye gelmiştim ama yeni birilerini aramıyordum. Derken yine o geldi. Sanırım benim bu pislikten kurtuluşum yoktu. Artık yakın arkadaşları olduğunu anladığım üç erkek ile birlikte içki almaya yöneldi. Arkasına her zamanki gibi birkaç dişi takılmıştı. İçme dolan kıskançlık hissinden kurtulamıyordum bir türlü. Tam karşı tarafıma oturdu. Uzaktı ama net görüyordum. Dişilerden birisi gelip kucağına oturduğunda elimdeki bardağı sıktım. Sanki bilerek yapıyordu. Daha fazla görmemek için içkimi bir anda kafama diktim ve diğer yöne gittim. "Selam." dedi adının Eric olduğunu öğrendiğim bir kurtadam. "Selam." dedim. Sonra Eric ile koyu bir sohbete daldık. Kıvırcık sarı saçları ve çilleri ile yakışıklı adamdı. Ama ne yazıkki benim artık bir erkekten etkilenmem imkansız hale gelmişti. İçtiğim içkiler yüzünden sıkışınca gitme zamanımın geldiğini anladım. Yavaş yavaş saraya doğru ilerlerken sırtımı delip geçen bir çift göz beni izliyordu. Dayanamayıp ortak tuvaletlerden birisine girdim. Çok sayıda davetli için yapılan balolarda misafirler için özel yapılmış tek kişilik tuvaletlerdi. Küçük iki bölmeli bir oda gibiydiler. Bir tarafında tuvalet diğer tarafında makyaj masası, bir koltuk ve küçük bir buzdolabı vardı. Yani aslında küçük bir dinlenme yeriydi. Tam işimi halledip tuvaletten çıkmıştımki onu koltukta otururken gördüm. Buraya sessizce nasıl girmiştiki. Niye saçmalıyordumki. Onun işi buydu. Onu görmezden gelerek saçımı aynada düzelttim. Tam gidecekken konuştu. "Nereye küçük kurt?" "İnsan.. kurt değilim ben." dedim sinirle. "Benim için küçük bir kurtsun." dedi. Ne ara dibime girdiğini anlamamıştım. Ama resmen burun buruna kalmıştık ve beni kendisi ile makyaj masasına sıkıştırmıştı. Kokusunu derin derin içime çekerken onun da aynısını yaptığını anladım. Göz altında hafif koyuluklar oluşmuştu. Eş bağı onu daha da fazla zorluyor olmalıydı. "Ne işin vardı o adamla.?" "Senin o dişilerle ne işin varsa o." dememle sırıttı. "Kıskandın mı?" "Sen?" Ben cevap vermesini beklerken o dudaklarıma yapıştı. Beni ağırlığım yokmuş gibi kaldırıp makyaj masasına otururken bir eli kalçamı sıkarken diğer eli belimi okşuyordu. Daha önce de birkaç öpüşme denemem olmuştu. İlk öpücüğüm değildi. Ama bu bambaşka bir şeydi. Tahrik edici, alev gibi yakıcı. Bedenim ısınmış onun ilgisine muhtaçtı. Onun kalkan erkekliği ise benim kadınlığıma değiyor orayı hafif okşuyordu. Ağzımdan dökülen inilti ile daha da ileri gitti. Bir elinin parmağını iç çamaşırımdan içeri sokarak girişimden itti. Parmağı için bile çok dardım. Ama bu hiss çok güzeldi. "Bakiresin." demesiyle sadece başımı salladım. Parmağını daha da ittirerek beni kendimden geçirdi. Başımı geriye atmış boynumu açığa çıkarmıştım. O ise tek eliyle beni becerirken diğer elini sütyenimden içeri sokup bir mememi kavramıştı. "Şimdi küçük kurt sen bana aitsin." derken boynumdaki açık kalan yerlere diş atıyordu. Zevkten kendimi kaybetmiştim ne dediğini dinlemiyordum bile. Derken daha fazla dayanamayıp eline boşaldım. "Bir daha bir erkek sana yaklaşmayacak. Paylaşmayı sevmem." diyerek beni aniden bıraktı. Sonra çıkıp gitti. Aynadaki dağılmış görüntüm olmasa hayal kurduğumu düşünürdüm. Pislik herif. Paylaşmayı sevmezmiş. Umarım tanrıça buna da gülüyordur dedim kızgınlıkla.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD