Sebastian:
Ben Prens Sebastian. Tüm kurtadamların gelecekteki kralı. Veliaht prens. Kimisine göre züppenin önde gideni, kimisine göre imrenilecek kadar varlıklı ve yakışıklı adam, kimisine göre ise Tanrıça Selene tarafından lanetlenmiş bir zavallı.
Babam bu topraklarda 500 yıldır hüküm sürmekteydi. Söylenene göre annemi yani kader eşini bulana kadar acımasız herifin tekiymiş. Hainlere ya da haydutlara asla acımazdı. Belki bizim dünyamızda acımasızlık olağan bir şeydi. Ancak halkını katı kurallar ile yönetmek bir krala bağlılık için iyi değildi. Her ne kadar korkuyla hükmetme bir seçenek olsa da sadakat ve bağlılık ile yönetmek bambaşkaydı.
Sanırım tanrıça bizim ailemizi lanetlenmişti ya da babamın söylediğine göre Tanrıçanın sevdiği birisine zarar vermişti ki onu bir insan eşle kader eşi yapmıştı. Kader eşi kurtadamlar için sadece basit bir anlam taşımıyordu. Eşler bizim ruhunuzun bir parçasıydı. Diğer yarımız bizi tamamlayan daha iyi bir hale getiren kişidir.
Babam annemi gördüğünde anında vurulmuş. Ormanda bir peri gibi dolaştığını söylerdi. Sarı saçları ve mavi gözleri ile annem Helen bir tanrıça kadar güzeldi. Babam annemin insan olduğunu anlasa da onu görür görmez anında işaretlemiş. Yıllar sonra bile annem iznimi almadı diye şikayet ederdi.
Annem sanılanın aksine hayli uzun yıllar hüküm sürmüş. Ama benim olmam gecikmiş. Nedeni bilinmez. Çünkü bizler yani kraliyet ailesi bizzat ilk kurtadam olan Eva'nın soyundan gelirdik. İlk dönüşen oydu. Varislerimizin ne zaman doğacağını ise Tanrıça belirlerdi. Çünkü kurtlarımızı bizzat tanrı ve tanrıçalar kutsardı.
Babamın kurdu Zeus benimkisi ise savaş tanrısı Ares'in kutsamasına sahip. Kimi efsaneler derlerki aslında tanrılar bizzat kendi ruhlarını verirlermiş bize. Bizim ailemiz bu nedenle çok güçlüydü.
Ares ise önü alınamayacak kadar acımasız bir kurttu. Altın rengi gözleri kraliyet soyuna işaret etse de siyah ve gecedenn bile parlak kürkü Tanrı Ares'in imzasını taşıyordu. O nedenle babam baş kurt savaşçı ünvanını babn devretmişti. 100 yıldır. Tüm kurtadamların baş komunatanı bendim.
Annem beni doğurduktan sonra ara ara babama gitme zamanının geldiğini söylermiş. Zamanın dolduğunu belirtilmiş. Öldüğü günü dün gibi hatırlıyorum. Hastalığı ilerlemişti. Benimse tanrıçaya ettiğim dualar kabul olmamış olacakki daha 10 yaşında küçük bir çocukken onu kaybetmiştim.
Bu nedenle tanrıçaya küfür ettiğim doğrudur. Ona isyan ettiğim hala daha iyi anlaşamayız. Sanırım o gün ettiğim lafları hala unutmamış olacakki bana bir kader eşi vermedi. Kindar kaltak.
"Daha ne kadar yolumuz var?" diye sordum betam Dragon'a.
"Üçüncü vampir krallığının sınırındayız. Bizi buraya getirdi izler. Ancak vampirlerin işi olduğunu sanmıyorum."
"Neden olmasın? Haydutları kullanıyor olamaz mı?"
"Orası vampir şövalyelerinin krallığı Sebastian. Onlar barışı tercih ediyorlar. Anlaşmalarımız var. Durduk yere sınırı geçip savaş başlatamayız."
Bu doğruydu. Vampir Krallığı üç ana krallıktan oluşuyordu artık. Kraliçe Aya'nın ölümünden sonra o pislik Vladimir tüm insanlara, kurtlara ve cadılara hatta kendi ırkından ona karşı gelenlere saldırı düzenlemişti. Çok fazla kayıp verse de gene de devam etmişti.
En sonunda kendi krallığını ilan etmişti ve oldukça çokta taraftarı vardı. Kuzey Vampir Krallığı olarak bilinirdi ve hain pisliğin tekiydi. Ondan her şey beklenirdi. Orta vampir Krallığını ise Prens Akhilleus'un soyundan gelen Dimitri yönetirdi.
Ama asıl Vampir Krallığının hak sahibi olan Vampir Şövalye Alexander ise sessizce geri çekilmiş ve sadece kendi topraklarını korumuştu. Nedenini bugün bile bilmiyorduk. Efsaneye göre Kraliçe Aya'nın ona bir emanet bıraktığı ve onj korumak ile görevlendirilmiş olduğunu söylerlerdi. Ama ne doğru ne yanlış bilinmezdi.
Ama Vampir Şövalyeler bizim gibi ırkının güçlüleriydi. Çünkü onlar da bizzat ilk vampir Lilithin soyundan gelmektedirler. Öyle ki Vladimir hepsini katletmeye çalışmıştı ancak hala daha 10 vampir şövalye olduğu bilinmektedir. Asla görmemiş olsak bile. Alexanderin krallığı ise Güney vampir Krallığı olarak biliniyordu. Biz ise haydut kurtların izini buraya kadar sürdük.
Aniden gelen hışırtı sesine doğru yöneldiğimizde önümüze kadın bir vampir çıktı.
"Prens Alaric sınırı geçmenize izin vermiyor kurtlar. Aradığınız biz de değil. Topraklarımızdan çıkın."
"Size neden güvenelim.?" diye sordum.
"Ukalalık yapmaya gerek yok yavru kurt. İzleri sizi bize düşman etmek için Vlad yaptırıyor."
"Sen kime ne dediğini farkında mısın? Dişi vampir."
"Evet. Senden 800 yaş daha yaşlıyım. Şimdi toprakları terk edin. Burası ziyarete açık değil."
"Prensle görüşmek istiyorum."
"Prens Sebastian çok yakında tanışacaksınız." diyerek arkasını dönüp gitti.
"Ne yapacağız?" diye sordu adamlarımdan Jonas.
"Geri dönmekten başka bir şansımız yok."
İki gün daha yolda geçirmiştik. Kurtlarımız ile yol alıyorduk çoğu zaman.
"Prens biraz eğleniriz değil mi?" dedi Dragon. Eğlenmek derken kadın becermeyi kast ettiğini biliyordum. Piç piç güldüm. Saraya dönüş yolunda dişilere haber salmıştık. Bize katılan hayli seksi dişiler ile birlikte saraya giriş yapmıştık.
Kurtadamlar kader eşlerini bulana kadar asla yalnız kalamazlardı çünkü çiftleşmek bizim doğamızda vardı. Benim kader eşim olmadığını bilen dişiler ise sürekli altıma yatıp bana yeterince zevk verir iseler kraliçem olacaklarına inanıyorlardı.
Bense gün sonunda ateşli hatunların keyfini çıkarmış oluyordum. Saraya daha girer girmez Elena beni karşıladı. Üvey annemin benim için seçtiği gelin. Kendisinden nefret etmekle kalmıyor üstelik tiksindirici de buluyordum. Hele o sıktığı şekerli parfümleri midemi bulandırıyordu.
Üvey annem saltanatını benim üzerimden devam ettirmek için böyle bir yol bulmuştu bulmasına ama hayal dünyasında yaşadığının farkında bile değildi.
"Prensim odalarınız hazır." dedi. Bir kadının kendini taht için böyle komik durumlara düşürmesine anlam veremiyordum.
Cevap verme tenezzülunde bile bulunmamıştım. O ise arkamızdan gelen adamlarıma ve dişilere kıskançlık içinde bakıyordu. Umrumda bile değildi.
Daireye girdiğimde hafif bir koku burnuma doldu. Hoş cezbedici. Vanilya ve ıhlamur ağacının o taze çiçeklerinin kokusu. Ares hemen öne çıkarak araştırmaya başlasa da koku diğer temizlik malzemeleri ile karışmıştı ve izini sürmemiştim.
Gece boyunca adamlarım eğlenirken benim aklım ara ara o kokuya gidiyordu. Bana yaklaşmaya cesaret eden birkaç dişiyi de atlatıp odama çıkmıştım. Uzun zamandır boş seks yapmıyordum. Ares'in ve benim aletimiz bizi çok zorladığı zamanlarda bazı dişilere kendimi boşaltırdığım oluyordu ama artık bu şekilde olmaktan sıkılmıştım.
Benim özel odama ise temizlikçiler dışında asla kimse giremezdi. Ertesi gün önce babama yani krala yolculuk ile raporu Dragon ile sunduk. Dragon benim en yakın arkadaşımdı ve kardeşim gibiydi. Babamdan vampir kralı ile de görüşmesini istedim. Babam ise geri dönerek iyi yaptığımızı söyledi.
Dediğine göre Alexander kızdırmayı isteyeceğim son kişiymiş. Ama oğlu Alaric ondan daha acımasızmış. Veliaht prens Alaric. Aslında tüm vampirlerin kralı olması gerekirken zamanını beklediğini söyledi babam.
Ben de hıncımı antrenman yaparak çıkarmak istemiştim. Bünyemden o kokuyu atmamıştım bir türlü. Adamları bir bir yere sermem de sinirli halimi geçirmemişti. İ kokunun kaynağını bulmam gerekiyordu.
Duş almak için daireye geri döndüğümde herkes çoktan odalarına çekilmiş dinleniyordu. Ancak burnuma dolan aynı kokular ile bu sefer Ares çıldırdı. Hayır hayal etmiyordum. Bu kokuya ihtiyacım vardı.
"Bugün odayı kim temizledi Zale?" diye zihin bağından sormamla Zale yerinden sıçradı. Eve biz kurtlar sürü içinde zihin bağı kurabilirdik. Zavallı Zale ömründe benim yakınımdan bile geçmemiştir eminim.
"Prensim." dedi telaşla ama korkudan tir tir titriyordu.
"Bir sorun mu var prensim?"
"Kimse bana onu gönder hemen?"
"Peki prensim. " dediğinde zihin bağını kopardım. Sinirle biraz fazla baskı uygulamıştım sanırım.
Dakikalar geçmek bilmiyorken küçük ayak seslerini daha kanada adım atmadan duydum. Sessiz ama bir tık hızlı. Ayak seslerinden sonra kokusu burnuma doldu. Bunca yıl sonra beklediğim o muydu?
Elinde tabakla odaya girdiğinde biraz titriyor gibiydi. Nemli saçlarımı karıştırdım. Onun saçları da nemliydi. Uzun yolu yürümüş olması içimde öfkeye neden oldu. Beni fark bile etmemişti. Elindeki tabağı bıraktığında bileğinden yakaladım.
"Prens Sebastian." dedi korkarak.
Hayır yanlış bir durum yoktu. Gözleri gözlerime değdiğinde zaman durdu. Ruhum ona çekildi. Sonunda Ares huzurla uludu.
"Eşim." dedim koklayarak. Vanilya ve ıhlamurun bir tende bu kadar güzel kokacağını kim bilebilirdi ki.
"Prensim." dedi ama sesi korkuyla dolmuştu. Aynı anda sol bileğimde bir yanma hissettim. Eş işaretinin ilk noktası. Sol bilekte küçük bir izle başlardı. O da irkildi ve bileğine baktı. Hataya yer yoktu. O benim kader eşimdi.
Ama lanet kaltağın benimle alay etmesi bitmemişti demekki. Bana eş olarak bir insanı mı layık görmüştü.
"Bir insan." dedim biraz tiksinerek söylemiştim sanırım. Bunca yıl beklediğim eş bir insan mıydı?