Kimsesiz

1611 Words
Gıdım gıdım ilerleyen araçlara göz süzüp elinin tekiyle boynuna rüzgar yaptı. Bu bunaltıcı sıcakların başlamasından nefret ediyordu. Belki de nefret ettiği sıcakların arkasına gizli, kendisine bile itiraf edemediği nedenlerdi. Bilmiyordu. Etrafta cıvıl cıvıl dolaşan aileler, yeşil çimlere kurulu piknik malzemeleri, top oynayan çocuklar, uçurtma uçuran baba kızlar.. Ona hepsi çok zor geliyordu. Keşke gelmeseydi. Buna mecbur bırakılmasaydı. Hatay'a varmak üzreydi artık. Tabii bayram dönüşü olan bu kalabalık trafik biraz hızlı ilerleyebilse daha kısa sürede varabilirdi. Önündeki araçların usul usul durmasıyla o da frene basıp beklemeye başladı. Gözleri yan koltuktaki kavanoza kaydığında yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Anne ve babasının toprağının bulunduğu kavanoz.. Bayramdı değil mi? O hariç herkesin seviçle kutladığı bir bayram daha. Ciğerlerini yakan bir nefesle gözlerini kapattı. Ve radyoda çalan şarkıyı mırıldanmaya başladı. "Benmişim kendimden bir korkak yaratmışım, kendimi korurken en çok ben ürkütmüşüm. Benmişim kendimi savunurken en çok hançerleyen." Göz kapaklarını açtığında gri gözlerinden anlık geçen öfkeyi bastırdı. O güçlü bir kız olmak zorundaydı. Bunu istemese bile zorundaydı. Güneşin rahatsız edici parıltısıyla başının üzerinde duran gözlüğünü tutup gözlerine indirdi. Araçlar yavaştan kalkmaya başladığında bir iki saniye bekleyerek önünün açılmasını bekledi. En azından biraz olsun rahat ilerlemek istiyordu fakat hızlıca önüne giren araçla dişlerini birbirine bastırıp bir küfür savurdu. Elini kornasından çekmeden kuvvetle bastırdığında önündeki siyah jeep sinyal vererek sağa çekti. E artık mecbur o da kenara çekecekti. Pilavdan dönenin kaşığı kırılırdı. Dörtlüleri yakarak sinirle aşağıya indiğinde elini havada savurup söylenmeye başladı. "Körsen trafikte ne işin var lan?!" Yüksek arazi jeepten inen adamı gördüğünde bir küçük tırsmadı değildi. Bir doksanın üzerinde olmalıydı bu adam. Geniş omuzları, tabiri yerindeyse de hayvan gibi kaslı bedeni vardı. Simsiyah giyinmiş olsada tişörtünü patlatacak gibi duran kolları insan ürkütüyordu. Hele dağdan inmiş gibi ayaklarındaki postalları! Postal mı? İstemsizce yutkunarak çenesini dikti. Geri adım atamazdı! Kendisi gibi siyah gözlükleri olduğu için göz teması kuramıyordu. Lakin sivri dili şimdi onu alt edecekti. "Trafiğin ortasında pinekliyorsun, bir de bana kör mü diyorsun bücür?!" Ses tonu insan döver miydi? Bunun ki dövüyordu. Genç kızın kaşı kavisle havalandığında burnundan soludu. "Bana bak kalas herif.." "Kalas?" Karşısındaki adamın sözünü kesmesiyle zaten iyi gününde olmayan genç kız "Siktir git ama yaa!" Kendi kendine ağzının içinde söverek devam etti. "Nezaketsiz ve terbiyezsiz erkekler için kullanılır. Hani sende de yok ya!" İri yarı adamın boynunda atmaya başlayan damarı görsede geri adım atmayarak dibine kadar girdi. "Ya çarpsaydın bana? Maganda!" Hızlıca gözlüğünü çıkaran adam dibinde kendisine diklenmeye çalışan kıza üstten baktı. Gece kadar siyah saçları sıkı bir at kuyruğu yapılmıştı. Gördüğü nadir uzun kadınlar arasında sayılabilirdi. Kendisi gibi simsiyah giyinmişti. Siyah bir tişört ve kalçalarını sımsıkı saran siyah bir kot pantolon. Bakışları biraz daha aşağıya kaydığında ise ayağındaki postalları gördü. Postal mı? Gözlerini kısıp kafasını salladı. "Nerenin delisisin sen?!" Sesindeki tiksinmeyle konuşan adam gibi bir çırpıda gözündeki gözlüğü indiren genç kız yüzünü ekşiterek baktı kendisine yukarıdan bakan adama. "Senin yattığın hastaneden değilim kalas herif." Karşısındaki kız konuşuyordu ama o şuan tek bir şeye takılmıştı. Gri gözlerinin lens olup olmadığına. Nasıl bir renkti bu, nasıl bir hırçınlık vardı o harelerde böyle. Çattığı kaşları burnuna inmişti. "Bana bak bücür, ne kadar istiyorsan söyle beni uğraştırma. Un ufak ederim seni." Duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Yoksa iri miri demeyip üzerine atlayacaktı bu adamın. Yüzlerce aracın onları izlemesine aldırmadan hemde. Dişlerini birbirine bastırarak tısladı. "Ordan bakınca dilenciyemi benziyorum ulan ben Çam yarması! O arabanı dikkatli kullan kâfi. Ben sana yapacağımı bilirdim ama dua et ki acelem var. Şu lanet trafiği bitirmem lazım." Son sözlerini hırsla söylerken elleriyle açılmaya başlayan trafiği işaret edip arkasını dönerek aracına ilerledi. Biraz daha burada kalırsa bu insan kılıklı kaba adamı parçalara ayırabilirdi. Tamam biraz, yok yok baya iriydi. Zor olabilirdi ama elbet üstesinden gelmeyi bilirdi. Tuhaf ki arkasından tek laf etmemişti. Aracına binerken gözlüğünü tekrar takıp çaktırmadan adama baktığında hala bıraktığı yerde olduğunu gördü. Ellerini taktik pantolonun ceplerine sokmuş sert sert peşinden bakıyordu. Belli ki o da kendisini parçalara ayırmak istiyordu. Güzel! Sonunda açılan trafikte gazı kökleyip adamın yanından geçip gitti. Hatay'ın merkezi olan Antakya'ya girdiğinde sahiline baktı kısa bir an. Masmavi denizi çok güzel görünüyordu. Doğup büyüdüğü memleti Ankara'da deniz yoktu. Haliyle bu manzara çok hoşuna gitmişti. Saatlerdir kullandığı aracını durdurarak geldiği adresin doğruluğunu kontrol etti. Evet burasıydı. Güzel bir mahalleye benziyordu. Arabadan inip kafasını kaldırarak önünde durduğu apartmana baktı dikkatlice. Etrafı çevrili çiçeklerle süslenmiş, yeşilliklerin içinde bakımlı bir apartmandı. Bagajı açıp çantasını alıp sırtına geçirdikten sonra siyah orta boy valizini çıkarıp yere koydu. Tüm eşyaları bu kadardı. Oyalanmadan demir kapıdan içeriye, bahçeye adımladığında etrafındaki rengarenk çiçeklerin buram buram burnuna dolan taze kokusuyla dudaklarını kıvırdı. Fazla güzellerdi. İnternet üzerinden araştırıp kiralamıştı bu evi. Şansı baya yaver gitmişti. Apartmandan içeriye girmek için hareketlendiğinde kapıdan orta yaşlı bir adamın gülerek kendisine doğru geldiğini gördü. "Hanım kızım hoşgelmişsin." Yaklaşık bir hafta önce kendisiyle görüntülü konuşarak anlaştığı kapıcıydı bu. Mesafeli bir gülüşle kafasını salladığında adam elindeki valize uzandı. "Yok yok sağ olun. Ben anahtarımı alayım, gerisini hallederim." "Peki kızım, bu anahtarın. Konuşmuştuk, en üst kat on numaralı daire. Ev sahibinin söylediği her şeyi sana aktardım ekstra bir şey yok. İki yıllık sözleşmenin evraklarıda hemen şurada, imzalayıp çık istersen." Genç kız kafasını ağır ağır salladıktan sonra valizini merdivenlerden çıkarıp içeriye soktu. Para işlerini gelmeden önce hallettikleri için sadece bir imza atacaktı o kadar. Düşündüğü gibi de olmuştu. Kapıcıyla işini halleder halletmez asansörle beşinci kata çıkıp dairesinin önünde durdu. Yeni bir şehir, yeni bir hayat ve yeni bir ev.. Anahtarı çevirmeden karşı dairesine baktı. Önünde ne bir ayakkabılık ne de ayakkabılar vardı. Boş olmalı diye düşünerek anahtarı çevirip içeriye girdi. Ardında kalan kapıyı örtüp eve baktı. Temizlik kokusu burnuna dolduğunda memnuniyetle kafasını salladı. Gelmeden kapıcıdan rica etmişti tanıdığı varsa evi temizletmesi için. Eşyalı, her odası ışık alan güzel bir evdi. Fazla büyük değildi. Mutfağıyla birleşik salonu ve iki odası bulunuyordu. Ayağındaki postalları kenara çıkardığında evi dolaşmak yerine salondaki balkon kapısına ilerleyip dışarıya çıktı. Manzarası iç açıcıydı. Deniz görüyordu. Trabzanlara tutunarak kafasını gökyüzüne kaldırıp derince bir soluk çekti. Yıllarca uğraştığı time girmeyi sonunda başarmıştı. Şehit Tamer Kayar'ın yerine gelmiş olmasına elbetteki çok üzgündü. Hayat çok acımasızdı. "Üsteğmen Hüma Bozdağ, başaracaksın."Kendi kendine mırıldandıktan sonra yüzünü gökyüzünden indirip balkonuyla hemen hemen bitişik gibi duran yan balkona baktı. Kaşları istemsizce çatılırken bu kadar korunaksız olmasından hiç hoşlanmadı. Bedenini biraz sarkıp yan daireyi kolaçan etti. Perdeleri açıktı. Ayrıca kenarda da cam bir küllük vardı. Boş değildi demek ki. Buraya bir çare bulmayı kafasına not ederek içeriye girdi. Gözlerinden hiç bir detayın kaçmaması asker olmasından kaynaklanıyordu. Belki de işinde oldukça iyi bir keskin nişancı olmasındandı. Evin eşyalarını kim seçmişse kesinlikle zevkli birisiydi Hüma için. Oturma takımının bir koltuğu turuncu iken diğeri siyahtı. Siyah bir tv ünitesi ve büyükçe bir televizyonu vardı. Mutfağında ise yok yoktu. Kahve makinası, çay makinası ve birçok araç gereç. Evin sahibi bir kadın olmalıydı. Aksi halde bir erkeğin bu kadar zevkli olabileceğini düşünemiyordu. Adımları salondan çıkıp holün başındaki kapının önünde durduğunda beklemeden içeriye girdi. Ortada bej başlıklı büyükçe bir yatak vardı. Aynı renk dolabı ve komidinleriyle uyumluydu. Yuvarlak bir halı ve uzunca perdeleriyle her ne kadar itiraf etmek istemesede tam bir yeni gelin evi gibi duruyordu. Düşüncesiyle yüzü ekşidi. "Iyy, kendine gel kızım. Cillop gibi evi düşüncelerinle batırma." Yatak odasından çıkıp diğer odaya baktı. Orada tek kişilik bir yatak ve bir de dolap bulunuyordu. Eşyaları sıfırdı. Söylemişti ya, şansı baya yaver gitmişti. Her ne kadar evin yolunu bulamayacak olsa bile.. Evi dolaşmayı bırakıp kapı girişindeki portmantonun önündeki valizini yatak odasına getirerek açtı. Her şeyden önemli olan çerçevelerini çıkarıp üçüne de birden baktı. Parmak uçları annesinin yüzünde kaldığında "Öğretmen olmadım. Ama öğretmen kadar asil bir mesleğim var anne." Dedi. Küçükken evin içinde öğretmen olacağım ben diyerek koşturan o küçük kıza özlem duyuyordu. Buruk bakışları annesine belinden doğru sarılarak mutlulukla gülümseyen babasına kaydı. "Senin gibi şanlı bir Türk askeri oldum baba. Sana yakışır bir evlat oldum." Şehit Albay Hakan Bozdağ. Hain bir saldırıda şehit düşmüştü üç askeriyle birlikte. On iki yaşında olmasına rağmen her şeyi dün gibi taze taze hatırlıyor, yaşıyordu. Kızıyla bir başına kaldığı hayatta kocasının yokluğunun acısıyla kısa sürede kansere yakalanmıştı Elif Bozdağ. En fazla bir yıl.. O haberden sonra en fazla bir yıl yaşayabilmişti annesi. Hüma o bir yıl içinde hem yetim hem de öksüz kalmıştı. Sonrası mı? Sonrası tam bir cehennemdi. Keşke yetimhanede büyüseydim dedirtecek kadar kötü bir cehhennem.. Yapayalnız kaldığı bu bomboş dünyada mâna aramayı bırakmıştı. Kendisini sürekli itip kalkan lanet bir amcaya, evlatlarını gözüne soka soka seven bir yengeye maruz kalmıştı. Oysa o şehit çocuğuydu. Dünyanın onu daha çok bağrına basıp sevmesi gerekirken nedendi onca hırpalanışı ki! Lise yıllarında kafasına koyduğu gibi Kara Harp Okulunu kazanıp Ankara'da okudu ve sonrasında Batman'a atanıp iki yıl görev yaptı. O lanet amcasına kalsaydı tek kuruş boğazından geçiripte onu okutmazdı bile. Ama Hüma başarmıştı. Evet çok parası vardı. Babasından kalan, banka hesaplarında her ay artan parası vardı. Ama o bu paraya dokunamıyordu. Boğazından geçmiyordu. Sırf bu yüzden amcasının dayaklarını az yememişti ya! Ona bile rağmen yapamadı. Sadece okul masraflarını karşılamaya çalıştı. Ankara'nın Etlik semtinde bulunan bahçeli evine bile gitmiyordu yıllardır. Gidemiyordu. Babasından ona kalan bir arabasını kullanıyordu. Mutlu anılar beyninde canlanırken ne yalan söylesin kara şimşeğini kullanmayı seviyordu. Çöktüğü yerden ayağa kalkarak baş ucundaki komidinlere yerleştirdi iki çerçeveyi. Birisinde anne babası birbirine sarılıyorken diğerinde bebeklik fotoğrafı vardı. Anne ve babasının kucağında. Son çerçeveyi de salona geçip en baş köşeye yerleştirdi. Babası şehit düşmeden birkaç gün önceydi. Bahçede çimlere kurulmuş anne ve babasının ortasında oturuyordu elindeki pamuk şekeriyle. Parmak ucu küçük Hüma'nın gülen yanaklarını sevdi. "Anne babasız kaldın ama çok güçlü bir kız oldun Hüma. Karıncayı bile gören gözlerinle vurduğunu indiren başarılı bir asker oldun." Dudaklarının kenarı belirsiz bir kıvrılmayla kendisini gösterirken parmak ucu önce annesinin gülen, güzel yüzünü sevdi. Sonra da babasının annesi ve kendisini saran güçlü kollarına kaydı. Oradan yüzüne çıkıp gülen gözlerini sevdi. "Sonunda Gölgesizler timine girdim baba. Alacağım intikamını. Tüm ailesiz kalan çocuklar için alacağım bu intikamı. Bozdağ yemini."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD