Aynadaki yansımasına baktığında tek odaklandığı gözlerinin içindeki parıltıydı. Usul usul yanaştığı intikamın parıltısıydı bu. Dudağının kenarında ki kıvrılmaya indirdi bakışlarını ve sıkı sıkıya topladığı saçlarının ucundan tutup sırtına savurdu.
Her zamanki gibi simsiyah giyinmişti. Beline yerleştirdiği silahını biraz daha sağlamlaştırıp gömleğini üzerine indirdi. Girdiği tim şehit verdiği için bir müddet izne çıkarılmıştı lakin bugün hepsi karargahta olacaktı. Albayın emriyle küçük bir toplantı yapılacaktı.
Hızlıca kenardaki postallarını giyip kapıyı açtığında aynı anda karşı daireninde kapısı açıldı. Göz göze geldiği adamla kaşları istemsizce havalanırken yüzündeki şaşkın ifadeye engel olamadı.
Adamın kaşları da tıpkı kendisi gibi havalanmıştı fakat yüzündeki alaylı sırıtışı görmemek için kör olmak lazımdı. "Sen..."
Gerisini getiremedi. Ne diyecekti ki, bilmiyordu.
"Kör, kalas, çam yarması, maganda. Seçemedin mi sivri dil?"
Adam konuştukça boğazında sinirden belirginleşen damarla bakıştı Hüma. Tamam biraz fazla hakaret etmiş olabilirdi. Ama onun yaptığı da kabul edilir bir şey değildi. Hemde onca kalabalık bir trafikte.
Karşısındaki adamı taklit ederek omzunu hafifçe kapı girişine yasladı. "Ne o, özür mü bekliyorsun bir de?"
Bakışlarındaki ifade kaşlarının çatılmasıyla değişirken devam etti Hüma. "Baya alınmışa benziyorsun da."
"Sen benim sınavım mısın kızım her yerden fırlıyorsun? Bir de gelmiş karşıma yerleşmişsin!"
Adamı germiş olmanın zevkiyle yalandan gülümseyen genç kız omzunu kapı girişinden çekip diklendi. Yüzündeki gülüşle arkasını dönüp kapıyı güzelce örttü. Sonra tekrar adama döndüğünde hala gözlerini kısarak kendisini izlediğini gördü.
"Sabah sabah şeytanla karşılaşmayı kim ister ki! Senin yüzünden tüm günüm kötü geçecek! Allah'tan kaldırabilirim." Diyerek asansöre ilerlemeye başladığında ardında ağzının içinde geveleyen adama gözlerini devirdi. Bunun gerçek olduğuna inanamıyordu!
Yüzlerce insan vardı o trafikte! Ama o resmen kapı komşusuyla karşılaşmış bir de adama hakaretler etmişti. "O da hak etmeseydi canım."
İç sesine karşı gelip cevap verdiğinde bir an durup delirdiğini düşündü. Gelen asansöre binmeden karşı daireye baktı. Gergin ifadesiyle kendisini izleyen adamın içeriye girip kapıyı sertçe kapatmasıyla tekrar gözlerini devirdi.
"Hah! Bir de ergen!"
Kendince haklı sebepleriyle apartmandan çıkıp arabasına bindi. Gözleri birkaç saniye apartmanın kapısında oylandı. Neden bunu yaptığını bilmiyordu ama o tuhaf kehribar gözleri sinirlendirmeyi baya sevmişti. Hele kızınca boynunda belirginleşerek atan damarı düşününce kahkahası arabanın içine yayıldı.
Çok uzun zamandır gülmeyen yüzünün gülümseyişiyle hızlıca kendisini toparladı. "Dengemi bozdu iyi mi!" Söylenerek kol saatine baktı. Hızlı olmalıydı. Daha ilk günden geç kalmak istemiyordu.
Göz bebekleri tekrar apartmanın girişinde sabitlenirken "Sen şükret işim var. Yoksa zevkle ezerdim seni trafik magandası!" Daha fazla orada oyalanmadan arabasını çalıştırıp Antakya'da bulunan Hudut Kışlasına sürmeye başladı.
Bir saate yakın süren işlemlerden sonra üniforasını giyerek hazırlandı. Timinin bulunduğu toplantı salonuna girdiğinde tüm gözler üstüne çevrildi.
Hepsi yeni gelecek askeri bekliyordu. Erkek bir askeri.. Özel tim oldukları için gelecek askerin bilgileri de gizli tutulmuştu. Erkeklerin kaşları istemsizce çatılırken Aslı'nın yüzü sevinçle aydınlandı. Ayağa kalkarken samimiyetle Hüma'ya gülümsedi.
"Üsteğmen Hüma Bozdağ."
Asker selamını vererek içeriye girdiğinde yanına ilk gelen Aslı oldu. "Ben Asteğmen Aslı Çetin. Sıhhiyeci derler. Hoşgeldiniz komutanım."
Kumral, açık tenli kızın samimiyetini seven Hüma aynı samimiyetle gülümsediğinde yanına gelen diğer askerlere baktı. "Uzman Çavuş Giray Koral. Hoşgeldiniz komutanım."
Yaşı her ne kadar bu adamlardan küçük görünse de Kara Harp Okulundan mezun olan bir askerle lise mezunu olan bir askerin rütbesi aynı değildi.
"Uzan Çavuş Akın Soylu. Hoşgeldiniz komutanım."
"Uzman Çavuş Erdem Kılıç. Hoşgeldiniz komutanım."
Kafasını eğerek "Hoşbuldum." Dediğinde yanına gelen sarışın adama baktı. "Emre Yıldırım. İstihbarat. Yöncü derler. Hoşgeldiniz."
Havalı bir tipe benzediğine emin olarak aynı şekilde kafasını salladı Hüma. Keskin ve sert yüzüyle kendisine bakan adama döndü. Belliydi burdakilerin en rütbelisi olduğu.
"Kıdemli Üsteğmen Levent Yücesoy. Unsur komutanıyım."
"Memnun oldum komutanım."
Eliyle işaret ettiği sandalyeye otururken bordo beresini düzeltti. "Demek yeni arkadaşımız sensin. Nerden tayin gördün?"
"Kara Harp Okulundan hemen sonra Batman'a çıktı görev yerim. İki yıldır oradaydım komutanım."
Ağır ağır kafasını sallayan Levent, Yüzbaşının tepkisini merak etti istemsizce. Onun ne kadar zor bir adam olduğunu bilmeyen yoktu. Söz konusu timinde yer alacak olması ise işleri biraz daha zorlaştıracak gibiydi.
"Umarım atış konusunda iyisindir. Burada pek anlayış göstermez direkt ipini çekerler."
Adamın rahat tavrı yerinde kıpırdanmasına neden oldu. Kadın olmasından bu kadar mı korkuyorlardı. Oysa timde bir kadın daha vardı.
Omuzlarını dikleştirip kendinden emin sesiyle soludu. "Nerede olduğumun farkındayım komutanım. Buraya çiçek toplayarak gelmedim."
Sözlerinin hemen ardından Kıdemlı Üsteğmen gözlerini Hüma'nın gözlerine dikerek dudaklarını kıvırdı. "Güzel."
Neye güzel dediğini çözemedi Hüma. Sözünün ardında bir şeyler gizli gibiydi. Yüzündeki ifadeden geri atmayarak diğer arkadaşlarına çevirdi başını. Hepsinin dudakları kıvrılıydı.
Onlar toplantı salonunda tanışa dururken hemen yan tarafta, Ahmet Binbaşının odasında hararetli bir konuşma gerçekleşiyordu.
"Ben sana git kafanı topla, dinlen diye izin verdim Yüzbaşı! Teröristlerin boğazına çök diye değil!"
"Onlar benim askerimi şehit etmişken ben izne mi çıkacaktım komutanım?!"
Binbaşı Ahmet bu akıllanmaz adama uzun uzun baktı. Ellerini önündeki masasına dayayarak Yüzbaşıya eğildi. "Ne hesap vereceksin mareşale? Deli adam, az söz dinle söz! Tuğgeneralle sıcak bir görüşme içindeler. Seni görevinden menedebilirler!"
İkisi kardeş gibiydiler. Aralarında sadece iki yaş vardı. Ve aylar sonra bu arkadaşının da rütbesi yükselecekti. Ama otuzbeş yaşındaki bu arkadaşı hala serseri bir çocuk gibi başına buyruk davranıyordu.
"Biz onca ay dağda susuz kaldığımızda bitmesin diye Tamer'le su şişesinin kapağından su içtik. Karda yattığımızda onunla sırt sırta idim. Ben kardeşimin daha doğmamış çocuğunun intikamını aldım. Bunun için mi men edileceğim Binbaşı?!"
Ahmet Binbaşı dişlerini sıktı sertçe. Yüzbaşıya hak veriyordu. Fakat emre itaatsizlik yapabileceği bir yer değildi burası.
"Emir demiri keser Atmaca! O öldürdüğün teröristler bize lazımdı. Maho'nun yakın adamlarıydı onlar. Evet sen askerinin intikamını aldın ama o kancıklardan alınacak çok intikam var. Hepsi askerlerimizin, Albay'ımızın intikamı! Ne çabuk unuttun sen bunları!"
"Unutmadım. Unutursam göğsümün altında atan kalp kurusun."
"Ne kadar büyük bir terörle karşı karşıya olduğumuzu iyi biliyorsun. Bu sansarlar Hakan Albay'ı öldürür öldüremez yurt dışına sığındılar. Yıllarca başkalarının bir taraflarını yalayarak güç toplamadılar mı? Şimdi de iplerini teslim ettikleri o kansızlar tekrar onları Türkiye'ye soktu. Alınacak intikam çok büyük Atmaca! Ayrı gidemezsin!"
Ahmet Binbaşı ayağa diklenerek kafasını salladı olacakları bilir bir şekilde. "Öğleden sonra Tuğgeneralle görüşeceksin. Her şeye hazırlıklı ol. Görevden alınabil..."
"Benim burda kafama sık ama üniformamı çıkarmamı isteme. İstemeyin! İzin vermem! Benim sorumlu olduğum askerlerim, arkadaşlarım var. Bir timim var!"
Ahmet Binbaşı önündeki masaya avcunun içiyle sertçe vurdu. "Evet, var! Peki senin bu deliliklerinle onca askeri nasıl sana emanet edecekler?! Aklını başına devşirmezsen bunu düşünmek için sana bol bol zaman tanıyabilirler. Unutma ki acımazlar Atmaca, belki senin kadar iyisini bulamazlar ama gözünün yaşına da bakmazlar."
Yüzbaşı sinirle boynunu kütletirken Binbaşı arkasını dönüp kapıya ilerledi. "Tamer'in görevini alacak asker geldi, toplantı odasında."
Yüzbaşı duyduğu şeyle göz kapaklarını sımsıkı kapatarak hızlıca ayağa kalktı.
"Öncesinden bana bu bilgiyi verecektin. Özel kurulan bu time kim getirildi ben önceden bilecektim! Timime kimi soktunuz!"
Sinirden dişlerini bastırarak konuşan adama omzunun üzerinden göz ucuyla baktı Ahmet Binbaşı. "İki yıl önce, şu toplantı odasında hepiniz toplanana kadar kimin kimden haberi vardı? Her biriniz burda tanıştınız. Timinin gizliliği kadar personellerinde gizliliği var. Bilmiyormuş gibi konuşma."
Odasından çıkan adamı takip eden Atmaca toplantı salonuna girmeden durarak sabır dilercesine konuştu. "Bize ayak uyduramayacağını anlarsam bir dakika bile düşünmem onu bezdiririm. Gerisini bunun sorumlusu düşünsün!"
Huysuz huysuz homurdanmalarıyla açılan kapıdan içeriye girdiğinde kalabalık masa hızlıca ayağa kalkarak hazır vaziyete geçti.
Yüzbaşının gözleri yeni askeri ararken kesinlikle gri gözlerle karşılaşmayı beklemiyordu. Kaşları çatıldıkça çatıldı. Tam karşısında duran kızın irileşen grilerinden çektiği bakışları usul usul üniformasına kayarken zorlukla yutkunduğunu gördü.
Hüma için ise durum şaşırmaktan çok daha öteydi. Sorun iki gündür burnunun dibinde biten bu adamı görmesi değildi. Sorun karşısında ki adamın giydiği üniformanın tam omzunda duruyordu.
Bir yıldız, iki yıldız, üç yıldız..Yüzbaşı!
Doğru görüp görmediğinden emin olmak için tekrar ve tekrar saydı yıldızları. Kahretsin! Her şeyi doğru görüyordu. İki gündür hakaret ettiği adam komutanı çıkmıştı. Bu nasıl bir şanstı böyle!
Ciğerlerine yetmeyen nefesi dudaklarının arasından alıp verdiği sırada Yüzbaşı tam önünde durarak kafasını yana eğdi. Fazla korkutucu duruyordu! Göz bebekleri..cansız gibiydi.
Elini kaldırarak askeri selamını verip güçlü tutmaya çalıştığı sesiyle konuşacaktı ki Yüzbaşının adeta kendisini döven sesiyle gözleri gözlerine mıhlandı.
"Ben Yüzbaşı Mahir Atmaca. Seni burda barındırmayacağım!"