Yüzbaşının hırslı harelerinden inatla çekmedi gözlerini. Onun üstüydü ve hareketlerine dikkat etmek zorundaydı ama ne demekti seni burada barındırmayacağım! İki yıldır bu time girmek için babasının arkadaşı olan Tuğgeneralin yakasında kalmıştı.
Birinci derece yakınlığından ötürü bunu hep reddeden adam sonunda kabul etmişken bu Yüzbaşına da ne oluyordu?
Karşısında ki kızın kesin ve sertçe sarf ettiği sözleri kabul etmediğini gözlerinden görüyordu Mahir. O ne kadar inatla gözlerine bakarsa baksın kendiside geri adım atmadan ruhu çekilmiş göz bebeklerini ayırmadı gözlerinden.
"Ben barınmaya değil, görevimi yapmaya geldim komutanım."
Mahir'in dudakları alaylı bir halle kıvrılırken Hüma'ya yaklaştırdı kafasını ve adeta yüzüne doğru tısladı. "Kalasa ne oldu Üsteğmen?"
Hüma derince bir soluk çekti ciğerlerine. Amacı biraz temiz hava iken adamın kokusu doldu genzine. Tıraş losyonuyla karışık kokusu cazip bir şekilde yutkunmasını sağlarken Mahir'in gözleri daha da kısıldı.
"Özel hayatımla iş hayatımı birbirine karıştırmam komutanım."
Kızın inadına dişlerini bileyen adam aniden geri çekilip Binbaşına döndü. "Bana bula bula bunu mu buldunuz? Çenesinden başka işlevi olmayan küçük bir kızı mı!"
Beni sana değil time buldular demeyi ne çok istedi o an. Ama çenesini tutmak zorundaydı. Sıkıntılı bir nefes vererek hemen kapı girişinde duran Binbaşıya çevirdi bakışlarını.
"Ben asker istiyorum Binbaşım. Saha da güveneceğim, tecrübeli, işi bilen bir asker istiyorum."
Binbaşının yapma der gibi bakışlarını es geçerek omzunun üzerinden tereddütle kendisini izleyen kıza döndü. "Benim timime öyle her yoldan geçen giremez! Fazla heveslenme, gidicisin Üsteğmen!"
Konuşmasına fırsat vermeden toplantı odasından çıkıp giden Yüzbaşından sonra Hüma kirpiklerini kırptı üst üste. O işe yaramaz değildi. Henüz küçük bir şans dahi verilmeden nasıl böyle yargılanırdı. Ağlamayacaktı! O ağlamazdı.
Küçük bir sessizliğin ardından Binbaşı ellerini ceplerine sokarak kendisine bakan Hüma'ya konuştu. "Öğleden sonra mühim bir sorgulamaya girecek. Bu gerginliği ondan. Aramıza hoşgeldin Üsteğmen."
"Sağ olun komutanım."
Ahmet Binbaşı toplantı salonunu terk etmeden kafasını çevirip diğer askerlere baktı. "İzninizin bitmesine iki gün daha var. Silah bakımlarınızı yapıp kaybolun!" Diyerek arkasını dönüp gittiğinde Giray kendi kendine kafasını salladı.
"Bu sefer komutanımı baya zorlayacaklar."
Akın arkadaşının ensesine vurup yanından geçti. "Ortaya çıkmasa iyiydi. Kanı bozuklar için sorgulanmak..ne biliyim, adaletsizlik gibi geliyor."
Kıdemli üsteğmen oturduğu yerden ayağa kalkarken time baktı. "Emre itaatsizliğin kabul görmediği yerdesiniz. Mahir Yüzbaşım bu işten sıyrılacaktır. Şimdi herkes oylanmadan silah bakımına."
Her biri komutanlarının sözüyle hareketlenirken Aslı, Hüma'nın yanına yaklaştı. "Size eşlik edeyim komutanım. İsterseniz kışlayıda gezdirebilirim çıkmadan."
Hüma hala sinirliydi. Ama Aslı'nın gülen yüzüne nazikçe gülümseyerek kafasını salladı. "Çok mutlu olurum."
Gölgesizler timine ait depoya geçip silah bakımlarına başladıklarında herkesin gözü Hüma'nın elinde tuttuğu silahtaydı. Şehit düşen arkadaşlarının keskiniydi o. İstemsizce bakışlar atıyorlardı ona.
Her ne kadar tüm dikkati elindeki silahta olsa da üzerindeki bakışların farkındaydı genç kız. Ustaca silahı temizlerken kafasını kaldırmadan soludu. "Emin ellerde, güvenin bana."
Yakalanmanın verdiği hisle hepsi birden işine dönerken depoda sessizlik devam etti. "Ulan hay amınakoya..." Giray'ın homurdanarak sövmesi yarıda kesilirken bakışları Hüma Üsteğmene döndü.
Levent komutanı artık alışıktı bu hallerine. Yıllardır birlikte çalıştığı Aslı'dan bile çekinmiyorlardı. Ama yeni gelen komutanı henüz tanımıyordu. Hüma kafasını temizliği biten silahından kaldırıp Giray'la göz göze geldiğinde dudağının kenarını ufaktan kıvırdı. Sonrada omuzlarını silkip malzemelerini toparlamaya başladı.
Giray yere düşen iğne ve yayı alıp silahına takarken genişçe sırıttı. Allah'a şükrederek işine devam edereken kıl bir komutan olmadığını gösteren Üsteğmenin o kadar da fena olmayacağına karar verdi.
İşini bitiren genç kız tim arkadaşlarını izlemeye başladığında kendisi gibi çoğunun da işini bitirdiğini gördü. Herkes kendi arasında gırgır yapıyorken Erdem'in hiç konuşmaması gözünden kaçmadı.
Ağır taramalı tüfeğini titizlikle temizlerken iç sızlatan bir türkünün melodisini ağzının içinde sessiz sessiz mırıldanmaktan başka bir şey yapmamıştı. Asker tıraşı kısa saçları, gergin yüzünü daha da öne çıkarmıştı.
Herkes işini bitirdikten sonra baş selamıyla tek tek ayrılırken Aslı yanına yaklaşıp "Komutanım, ordu evlerine mi yerleştiniz?" Dedi.
Hüma ayağa kalkarak tebessüm etti Aslı'ya. Kafasını sağa sola sallarken baldırındaki silah kılıfını sıkıp tabancasını oraya yerleştirdi. "Hayır lojmanlarda değilim ama çok yakında güzel bir apartmana yerleştim. Ordu evlerini sorgulattığımda boş ev yok demişlerdi."
Aslı dudaklarını birbirine bastırarak kafasını salladı. "Doğrudur. Tayin zamanı olmadığı için boş ev bulmak zordur burda. "
"Sen ordu evlerindesin o halde."
"Evet komutanım, buradayım ben."
Depodan çıktıklarında büyük yeşil ağaçların altında yürümeye başladılar. " Ailenizle mi geldiniz ?" Aslı'nın sözleriyle yüreği sızladı.
Hiç biri onun kim olduğunu bilmiyordu. Bilmelerine gerekte duymuyordu.
"Ailem, on üç yıl önce vefat etti."
Aslı'nın adımları anında duraksadı. Ne yapacağını bilemez bir halde alt dudağını ısırarak "Ben..özür dilerim komutanım. Başınız sağ olsun." Dediğinde Hüma anlayışla kafasını Asteğmen'e çevirip gülümsedi. "Eee sen, sen ailen mi yaşıyorsun?"
Genç kız omuzlarını silkip kafasını salladı. "Hayır yalnız yaşıyorum komutanım." Dediğinde Hüma "Seni özlüyor olmalılar." Dedi. Fakat Aslı'nın yüzü hiçte dediğini doğrularmış gibi bakmıyordu. "Beni evlatlıktan reddettiler. Bu durumda ne demem gerekir bilmiyorum."
Hüma Üsteğmen kafasını eğdi açıklaması için. "Onlar doktor olmam için tıpı bitirir bitirmez işe girmemi beklerken ben mesleği bırakıp asker olmaya karar verdim. Onlarda vazgeçmezsen bir ailen yok dediler. "
"Dik duruşuna hayran kaldım. Bu yüzden kafasına koyduğunu yapan güçlü kadınlar her yerde olmalı."
Kafasını eğen Aslı'yla beraber tekrar yürümeye başladığında sakince soludu. "Yaşını merak ettim. Aslına bakarsan tim hakkında küçük küçük bilgiler verirsen mutlu olurum. Aranıza sonradan katıldığım için beni kabullenmeleri biraz zor olacak gibi."
"Mahir Yüzbaşımı kast ediyorsanız..."
"Etmiyorum. Tam anlamıyla onu hedef gösteriyorum. Yüzbaşı başıma bela olacak!"
Aslı kışladaki binaların önlerinden geçerken birkaç dakika sessizliğe gömüldü. Sonra da başındaki beresini düzelterek konuşmaya başladı.
"Benim hikayemi az çok billiyorsunuz komutanım. Gösterişli soylarına mesleğimi yakıştıramadıkları için ailemle bağlarımı kopardım koparalı asker olarak vatan uğruna hizmet veriyorum. Timde sağlıkçıyım ve yirmi altı yaşındayım. Çok uzun zamandır yurt dışında olan terör ele başının Türkiye'ye dönmesiyle kurulan bu özel tim de iki yıldır görev alıyorum."
Hüma kafasını çevirerek "Kendinle gurur duymalısın. Herkese, her şeye inat kendi yolunu çizmişsin."
"Sağ olun komutanım." Dedikten sonra eliyle önlerine çıkan büyük araziyi ve evleri gösterdi. "Şu alan komple ordu evleri. Ailelere özel alanlar mevcut. Parklar, piknik alanları gibi." Derin bir nefesle kafasını salladı Hüma. Sevmediği şeylerdir bunlar.
Ordu evlerine girmekten kaçınarak arka tarafa askerlere ait spor alanına doğru adımladılar. "Ben size kısa kısa timden bahsedeyim."
Gözleri etrafta dolanırken Aslı'ya bakıp kafasını salladı. "Tim komutanımız Yüzbaşı Mahir Atmaca. Gölgesizler timi daha ortada yokken Suriye taraflarında bu işin üzerinde çalışan birkaç askerden birisi. Orada ismini kim duysa arkasına bakmaz kaçarmış. Özellikle bu timinde başında onun olmasını istediler. Otuzbeş yaşında görmediği işkence kalmamış. Tabi bizde bunları Ahmet Binbaşımdan öğrendik."
"Huysuzluklarının sebebi belli oldu."
"Öyle göründüğüne bakmayın.." Hüma kafasını Aslı'ya çevirip yalandan gülümsedi. "Kıdemli Üsteğmen peki?" Konuyu değiştirerek tekrar kışlanın içeriside dolandı gözleri.
Aslı belli etmemeye çalışarak yutkundu. Tabii ona kalırsa belli etmemişti. Lakin Hüma ona bakmasa bile dudaklarının arasından sızan heycanlı nefesini duyabiliyordu.
Göz ucuyla yanında yürüyen kıza baktığında Aslı boğazını temizleyerek "Levent Üsteğmen otuz bir yaşında. Mahir Yüzbaşından sonra gelen tim komutanımız. Yakın dövüşte herkesle o ilgilenir. Eğitimleri onunla alırız."
"Hmm." Diyerek Aslı'nın gözlerine yarım bir gülüşle baktığında Aslı hemen kafasını çevirerek devam etti. "Giray Koral otuz yaşında ve timin delisidir. Her yerden çıkma potansiyeli vardır. Aynı zamanda tim de tahrip uzmanı olarak yerini alıyor. Bizimkiler ona bombacı mülayim derler."
Nizamiyeye doğru yürüyen Erdem Kılıç'ı gördüklerinde Hüma kafasını çevirerek Aslı'ya baktı. "Dünyadan kopmuş gibi duruyor ama işinide bir o kadar titizlikle yapıyor." Dediğinde Asteğmenin yüzü sıkıntılı bir ifadeye büründü.
"Erdem, çok uzun zamandır böyle. Çok bir şey bilmiyoruz ama sanırım sevgilisi onu en yakın arkadaşıyla aldatmış. "
Hüma duyduğu şeyle kaşlarını kaldırıp kafasını salladı. "Piksi kullanıyor. Ağır silahta üstüne yok. Her ne kadar yirmi dokuz yaşında olsa da sessizliği bir alzheimer hastalığı gibi tüm hücrelerine işledi."
"Hayat çok acımasız. Sevgiyi hak etmeyen birisi için belli ki kalbini çok yormuş."
Aralarında geçen birkaç saniye sessizlikten sonra Aslı tekrar devam etti. "Akın Soylu'da ağır silah yardımcısı. Yani Erdem'in sağ kolu. Mühimmat sorumlusuda diyebiliriz. O da yirmi sekiz yaşında." Dedikten sonra kendi kendine gülen kıza dönüp baktı Hüma.
"Kusura bakmayın komutanım. Akın'ın annesi sürekli ona kız bulmaya çalışıyorda. Görev falan demeyip adamı darlıyor. Haliyle Akın'ın içler acısı halide hepimizin dilinde."
"Ana kuzusu yani." Hüma'nın da dudakları kıvrıldığında önüne dönüp yürüyecekti ki karşısındaki idari binanın ikinci katındaki adamla göz göze geldi. Ne zamandan beri ordan kendisini izlediğini bilmiyordu ama gözlerindeki öfkeyi yanı başında hissetti.
İnatla çekmedi gözlerini gözlerinden. Çok fazla erkekle baş etmişti. Harbiyede ya da dışarıda. Ama hiç birinin bakışları böyle zor gelmemişti. Hepsiyle başa çıkmanın bir yolunu bulmuştu. Lakin Yüzbaşının kin dolu bakışlarının altında kalıyor gibi hissediyordu.
Neden inatla yerinden kıpırdamadan ona baktığını bile bilmiyordu. Buraya layık görülmüş ve alınmıştı. Onun iznine gerek yoktu ki!
Yirmi beş yaşında başarılı bir askerdi. Ama bu lanet adam ona işe yaramaz muamelesi yapmıştı. Bakışlarıyla da hala bunu sürdürüyordu.
"Serttir. Fazla disiplinlidir ama alayda herkesin imrendiği bir komutandır. Bizim tim komutanımız olduğu için bizleri şanslı görenler bile var. "
Adamın göz kırpmadan donuk bakışlarını daha fazla kaldıramadı. Kafasını usulca Aslı'ya çevirdi. O adam öldüren bakışlı Yüzbaşıyı konuşmak istemiyordu.
"Peki Emre?" Dediğinde Aslı omuzlarını dikleştirip yürümeye devam eden Üsteğmene eşlik etti. "Otuz yaşında Kürtçe'yi ve Arapça'yı ana dili gibi konuşan bir istihbaratçıdır. Bilmediği, girmediği in yoktur. Kestirme yolları, güvenli yolları bilir. Timi o götürür getirir. Bu yüzden de ona yöncü deriz komutanım."
Aslı'nın sözlerinden sonra ona dönerek içtenlikle gülümsedi. "Herkes işinin ehli yani."
"Öyle komutanım. Her ne kadar belli alanlarımız olsa da tüm eğitimleri büyük bir titizlikle aldık, almaya da devam ediyoruz. İki gün sonra zaten bizzat görürsünüz."
"Teşekkür ederim Aslı."
Aslı, Hüma'ya bakıp gülümseyerek cebinden çıkardığı telefonunu uzattı. "Numaranızı yazarsanız sizi gruba ekleyeyim. Tüm haberleşmeyi, detayları orada konuşuyoruz."
"Tabi." Diyerek telefonu alıp numarasını yazdı. Geri verdiğinde Aslı'nın yanından ayrılmadan konuştu. "Benim halletmem gereken bazı işler var. Göreve başlamadan onları halledeyim. Görüşmek üzre."
Daha kışlanın yarısını bile dolaşmamışlardı. Fakat şimdilik gitmeliydi. "Görüşürüz komutanım. Telefonum her zaman açık. Herhangi bir yardıma ihtiyacınız olursa gelebilirim."
Hüma elini karşısındaki kızın omzuna dokundurarak samimiyetle gülümsedi. "Çok sağ ol, teşekkür ederim. Sende aynı şekilde." Diyerek yanından ayrıldığında üniformasını değiştirmeden aracına yöneldi.
Nizamiyeden çıkarken nöbet tutan askerlerin selamını baş işaretiyle alırken keskin gözleriyle üzerlerini süzdü. Hepsi gayet tertipliydi.
Araçların bulunduğu park alanına geldiğinde beklemeden aracına binip alaydan çıktı. Hiç bir işi yoktu. Yüzbaşının o donuk bakışlarına daha fazla maruz kalmamak için Aslı'ya yalan söyleyerek bir an evvel topuklamıştı.
"Şimdi kaçtın. Güzel. Peki ne kadar kaçabileceksin Hüma? Adam her saniye burnunun dibinde olacak!"
Yanaklarını şişirip ofladığında başındaki bordo beresini çıkarıp yan koltuğun üzerine koydu. "Resmen sı..Ahh! Neden bende hiç şans yok neden?!"
Arabasında kendi kendine söylenirken Antakya'nın sokaklarını turladı. Araba sürmek her zaman stresini almıştı.
"Sen nelerle baş ettin be kızım. Trafikte tartışıp hakaret ettiğin adam komutanın çıkmışsa ve bu adam aynı zamanda Yüzbaşıysa, sana kafayı takmışsa ne olmuş! Off! Derken bile yoruldum. Yok yok ben ciddi ciddi sıçtım!"
Sonunda insanların cıvıl cıvıl dolaştıkları sahil kenarına park etti aracını. Denizin huzur veren manzarasını izledi uzunca bir süre. Hayat ona çok kolaymış gibi bir de o ruh gibi bakan komutanla uğraşacaktı!
"Voldemort suratlı!"
Gözlerini devirip daha da yayıldı koltuğuna. Üniformasıyla dışarıya çıkmak, dikkat çekmek istemiyordu. Cebindeki sigara paketini çıkarıp içinden bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi.
Babasının modeli eskimiş aracında rastgele bir radyo kanalı açtı. Sigaranın dumanı ahenkle havaya süzülürken kulaklarına Müslüm Gürses'in Affet şarkısı doldu. "Hhh! Bugün evren benim melankolik damarımı bırakmıyor!"
İçine çektiği yoğun duman ciğerlerine sızarken göz kapaklarını kapatıp solunumunu kesmesini zevkle bekledi. Kafasını kaldırıp dumanı üflediğinde ise yılların içicisi olarak ciğerlerinin hızlı değişimine gülümsedi.
Yirmi altı yaşına aylar kalmıştı ama ruhu ellilerde dolaşıyordu. O da çıtı pıtı dolaşan tiplerden olmak isterdi. Nazlanmak, kahkaha atmak, sevilmek..
"Affet beni akşam üstü, gölgen uzarken. Sabaha kalmadan affet, tam ayrıldık derken."
Mırıldandığı sözler dudaklarının arasından çıkarken neden kalbi acıyordu? Neden yüreğini yorgun hissediyordu? Sigarası bittiğinde hemen elinin altındaki küllüğe söndürüp kısa bir an daha denize daldırdı bakışlarını.
Bilinçsizce kollarını doladı birbirine. Sımsıkı. Kaşları anlamsızca çatılırken bakışları içine gömmek zorunda kaldığı küçük kız gibi bakıyordu.
"Ne kadar kendime sarılıp kollarımı sımsıkı dolarsam dolayım, adaletimi ben sağlayacağım! Benden aldığınızın mislini sizden alacağım."
Kin dolu ettiği yemininden sonra kollarını çözerek aracını çalıştırdı. Apartmanın önüne geldiğinde Mahir komutanının aracıyla burun buruna geldi.
İkisinde gözlerini kısarak avını kollayan avcının dikkatliliğiyle birbirine bakıyordu. Hüma, gözlerini çekmek zorunda kaldı. Nedenini bilmiyordu ama o an uzatamadı. Yan koltuktaki beresini alıp aşağıya indiğinde Mahir Yüzbaşının sertçe kapattığı jeepinin kapısıyla kafasını ona çevirdi.
Kesinlikle adamı dibinde beklemiyordu. Kendisine yukarıdan aşağıya bakan adamın usul usul kafasını önüne eğişini izledi sakince.
"Askerdin değil mi?"
Sorduğu sorunun garipliğiyle gözlerini çıkardı o hırçın gözlere. "Doğuda üniformayla dolaşmak yasaktır Üsteğmen! Sen daha bunu bilmezken gelip benim timime girmeye nasıl cesaret ediyorsun?"
Göğüs kafesini şişirerek derin bir nefes aldı Hüma. "Biliyorum komutanım."
Mahir Yüzbaşı kafasını omzunun üzerine eğerek "Biliyorsun demek? Bu sorumsuzluğunun sebebi ne o halde?"
Sen..sen diyemedi Hüma. Sen öyle nefret dolu bakışlarını bana dikince ben kaçtım diyemedi. Ne çok isterdi ya demeyi..
"Acil çıkmam gerekti komutanım. Bundan so..."
"Bundan sonrasına yeni tayin yerinde dikkat edersin."
Bu adamın dili neden her saniye yılan gibi sokuyordu anlayamıyordu. Sözleri sanki iğnenin ucu etine batıyormuş gibi can yakıyordu. Amacını bilse, bu timde neden olmak için uğraştığını bilse belkide böyle konuşmazdı. Burnunu havaya dikip aynı onun gibi kafasını omzunun üzerine eğdi. "Hayat bana hiçte tolerans tanımadı Yüzbaşım. Savaş istiyorsanız, savaşırım."
Son sözlerini dudaklarını birbirine bastırıp omuzlarını silkerek soluduğunda Mahir alttan alttan kendisine diklenen kıza daha da dikkatli baktı. İşi vardı bununla.
Genç kız bu bakışmaya hızlıca son vererek arkasını dönüp demir kapıdan içeriye girdi. Bacağındaki silahını çekip vurmak istiyordu onu. Hemde gözünü dahi kırpmadan! Yeşil çimlerin arasındaki taşlı yoldan yürürken duvarın dibinde oynayan iki çocuğu fark etti.
Erkek olan çocuk kendisinden birkaç yaş küçük olan kızı itip oyunu kendisi yönetmek istiyordu. Kaşlarını çattı Hüma. Yönünü değiştirip duvarın dibine serili örtünün yanına gitti. Kızın arkası kendisine dönüktü ama erkek çocuğun gözleri hemen bulmuştu gözlerini.
"Asker abla..."
En fazla yedi yaşında olan çocuğun ince sesiyle kıvırdı dudaklarını. Sonra da yannına çöküp kafasıyla şaşkın şaşkın bakan kızı işaret etti. "Kardeşin mi?"
Hüma otoriter tuttuğu sesiyle bir askerle konuşuyormuş gibi konuştuğunda küçük çocuk korkarak kafasını aşağı yukarı salladı. Peşine onu taklit ederek kafasını sallayan Hüma idi.
"Hmm. Pekii sen şimdiden kardeşini böyle itip kalkarsan, ileride onu nasıl koruyacaksın? İlk sevene koşar gider."
Hızlıca kafasını kardeşine çeviren çocuk olmaz anlamında salladı bu sefer kafasını. "Önce bunları dizmemiz gerekiyordu ama." Kendisini haklı çıkarmak için savunmaya geçtiğinde Hüma dudaklarını kıvırdı. Suçluluk psikolojisi..
Elini çocuğun omzuna yerleştirip "Öğretebilirsin. Anlatarak, şakalaşarak. Ama kızarak ya da itip kalkarak değil. Sen onun ilk koşacağı adam olmalısın, abim kızar diyip kaçacağı adam değil." dedi.
Küçük çocuğun gözlerine çöken üzüntüyle kız kardeşine yanaşıp sarılışını aynı kıvrık dudaklarla izledi. Bunu neden yaptığını bilmiyordu ama kız çocuklarının itilip kakılmasına katlanamıyordu. Belkide çocukluğunda çok itilip kakıldığındandı..
Kardeşi yoktu. Olmasını ne çok isterdi. O lanet amcasından kaçıp sarılacağı bir kardeş.. Onları izlerken gözlerinin buğulandığını hissetti ve hemen kendini toplayarak kafasını salladı. "Asker abla, teşekkür ederim."
Hala kolları birbirine dolalı olan çocuklara gülümsedi ve "Sen çok akıllı bir çocuksun ben bir şey yapmadım." dediğinde küçük çocuk yerden kopardığı sarı çiçeği ona uzattı.
"Bana kızmadan anlattığın için teşekkür ederim." Mecburen çiçeği çocuğun elinden alıp hafifçe üzerine eğildi. Ve göz kırparak mırıldandı. "Ben de teşekkür ederim küçük. " Çocuğun anlamsız bakışlarıyla devam etti. "Hayatımda ilk defa bir erkekten çiçek alıyorum."
Küçük çocuğun yüzü hızlıca aydınlanırken ela gözleri ışıl ışıl oldu. Hüma kafasını sallayarak gülümseyerek arkasını dönüp apartmanın girişine adımladı. Gözleri hala elinde tuttuğu çiçekteydi.
Basamaklara geldiğinde kafasını kaldırdı. Merdivenlerin başında kendisine bakan adamla göz göze geldi. Yine mi! Orada durup kendisini mi izlemişti yani!
Hemen kafasını önüne eğip basamakları çıktı. Yanında geçerken "İyi günler komutanım." Dedi. Ve hızlı adımlarla apartmana girip asansörü beklemeden merdivenlere yöneldi. O adamla küçücük bir kabinde beş kat çıkamazdı. Ya o çekip Yüzbaşını vuracaktı ya da Yüzbaşı bakışlarıyla onu öldürecekti.
Birinci katı çıkarken peşindeki adım sesleriyle irileşti gözleri. Merdivenleri dönerken çaktırmadan geriye baktığında Mahir Yüzbaşıyla yine göz göze geldi. Bu adamın gözleriyle her an karşılaşmak zorunda mıydı!
"Asansör mü bozuk komutanım?"
Ardına bakmadan merdivenleri tırmanırken solumasına hızlıca cevap geldi. "Bozukmuş demek ki merdiven çıkıyorsun."
Kaşlarını çatarak durduğunda arkasını döndü. Yüzbaşı da hemen dibindeki alt basamakta durup kendisine baktı. "Ben çıkıyorum size ne oluyor?"
Fazla yakındı. Çok, çok fazla yakın. Kalın omuzlarına bakmaktan alamadı kendisini. Her ne kadar bir üst basamakta olsa da adam hala ondan uzundu.
"Spor diyelim." Resmen dalga geçiyordu kendisiyle. Kaçtığını anlamış ve daha da rahatsız etmeye çalışıyordu.
Kısa bir an daha bakıştıktan sonra Hüma derin nefes vererek tekrar önüne döndü. Ayakları daha hızlı adımları atmaya başladığında Yüzbaşının sert sesini işitti.
"Gölgesizler, sana göre bir yer değil!"
Hüma öfkeyle soluyan adama bakmadan merdivenleri tırmanmaya devam etti. Dönmeyecekti. Cevap vermeyecekti. "Öyle yıllarca alayda yatarak burda dağa tırmanamazsın! Tırnağın kırılır üzülürsün Üsteğmen!"
Son kata çıkmak için basamağa adımını atmıştı ki durup hızlıca arkasını döndü. Mahir Yüzbaşıyla yüz yüze kaldığında başta afallasada biraz geri çekilip çenesini kaldırdı. "Neden aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsunuz ki? Saha da beni görmediniz. Çatışmada şahit olmadınız!"
Sesindeki inat öfkeliydi. Mahir alayla dudağını kıvırdığında Hüma dişlerini sıkarak mırıldandı. "Benimle böyle dalga geçemezsiniz! Yıllarca uğraştığım bu tim için bana bu muameleyi yapamazsınız!"
Mahir Yüzbaşının alaylı dudakları dümdüz olurken kaşlarının arasını derince çattı. "Bu timin varlığı bile kanıtlanamazken nasıl buraya girmek için uğraşmışsın? Kimi kandırıyorsun sen Üsteğmen! Eline geçen fırsatın farkındasın sadece o kadar."
Neydi ki fırsat? Şehit olmak mı? He bir de dolgun, çok dolgun olan bir maaşı da vardı.
Hüma ciğerini sıkan büyük bir sıkıntıyla "Değil Yüzbaşım. Ben buraya hak ederek geldim. Şimdi siz bu hakkımı elimden alamazsınız!"
Son basamakları hızlıca çıkıp kapısının önüne geldiğinde peşindeki adamda merdivenleri hızlıca çıkıp kendi kapısına gitmek yerine dibinde durdu. "Hhh! Öyle bir de alırım ki. Torpilin bana geçmez Üsteğmen!"
Hüma'nın gözleri doldu bir an da. Tek torpili şehit olan babasıydı. Yutkunamadı. Boğazına oturan büyük bir yumruyla bedenini çevirip baktı Yüzbaşına.
Mahir Atmaca ise kızı böyle görmeyi asla beklemiyordu. Üstüne gidiyordu, çünkü gerçekten onun bu görev için uygun olmadığını düşünüyordu. Fazla mı ileri gitmişti. Onun için mi gri gözleri dolu dolu cam gibi parlıyordu.
"On üç yıl önce, Burada, Hatay'da Amanos Dağında teröristlerin kurduğu o büyük ini yerle bir eden, taş taş üstünde bırakmayan komutanın, o piç kurusu Maho denen itin şehit ettiği Albay Hakan Bozdağ'ın kızıyım ben Yüzbaşı!"
Buz dolu kovanın başından aşağıya döküldüğünü hissetti Mahir. Gerçek olabilir miydi? Gözleri kızın titreyen göz bebeklerinden yakasındaki soyada kaydı. Bozdağ..
Hızlıca bakışlarını geri, Hüma'nın yüzüne çıkardığında aynı ifadeyle kendisine bakıyor olduğunu gördü. İkiside nefeslerini tutup birbirine bakarken Mahir'in dudaklarının arasından çıkan kelimeler bilinçsizceydi.
"Pamuk şekeri?"